.

.

Diğer

E-posta Yazdır PDF

MÜSLÜMAN ASLA KAFİRLE BİR DEĞİLDİR.....

Müslim ile Gayrimüslim Eşit Değildir.

Bir Müslüman ile Gayrimüslim elbette eşit değildir. Müslüman önceliklidir. Bir Gayrimüslim'e, Müslüman'a itaat ve boyun eğdiği müddetçe dünyada korku yoktur. Birlikte yaşamak, ancak ve ancak Müslüman'ın sözünün geçmesi ve Gayrimüslimin Müslüman'a itaat etmesi ile olur.
Önüne gelen Medine Vesikası'ndan bahsediyor. Tevil ederek, yorumlayarak, günümüze yontarak, yamultarak, işine getirerek, konjonktüre uyarlayarak, tevil ederek, tefsir ederek, neşrederek, şerh ederek…

Bir Müslüman ile Gayrimüslim elbette eşit değildir. Müslüman önceliklidir. Bir Gayrimüslim'e, Müslüman'a itaat ve boyun eğdiği müddetçe dünyada korku yoktur. Birlikte yaşamak, ancak ve ancak Müslüman'ın sözünün geçmesi ve Gayrimüslimin Müslüman'a itaat etmesi ile olur.

Kuralları koyan, şer'-i şerîfi uygulayan Müslüman, Gayrimüslim'in güvenliğinden sorumludur. Ona karşı adil olur. Yoksa Müslüman ile Gayrimüslim asla bir değildir. Tıpkı İslam ile diğer dinlerin bir olmadığı gibi. İslam, diğer bütün dinleri geçersiz kılmıştır.

Şimdilerde Müslüman olarak bilinenlerin birçok sıfatı var: Liberal (liboş) Müslüman, kapitalist Müslüman, komünist (veya sosyalist) Müslüman, sofi Müslüman, çağdaş Müslüman, İslamcı Müslüman, Gayriislamî Müslüman, diyalogcu Müslüman, demokrat Müslüman, özgürlükçü Müslüman, insan hakları savunucusu Müslüman...

Oysa insanlar üç kısımda değerlendirilir. Müslim, Gayrimüslim, Münafık.

Müslim, hakikî yol üzeredir. Dolayısıyla başka sıfata muhtaç değildir. Diğerleri hüsranda ve zulmettedir. Onlar için başka mansıplar da niteliklerine paha katar.

Müslüman olarak bilinen muharrirlerin birçoğu; özgürlük, insan hakları, kardeşçe yaşama, ehlikitap ile dostane yaşama, zulme karşı beraber olma, ateizme karşı birlikte mücadele etme, diyalog kültürü geliştirme gibi anlamı ve mezhebi geniş teranelerle Müslümanları gerçek davalarından soğutup onların insanlıklarını ifsat etmekteler.

Bu gerçeği her babayiğit söyleyemez. Marjinal ilan edilmekten korkarlar.

Adı meşhur, dilleri İslamcı, yaşantıları laik olan pek çok muharrir, edip vs. tanırım. Sorun onlara bakalım. "Müslüman ile Ehlikitap eşit mi? Cihad gerekli mi?" diye. Elbette cihadın soyut anlamını öne çıkartacaklar ve günümüzde cihadın başka türlü olduğunu söyleyecekler. Birlikte yaşamanın kadrükıymetinden bahsedecekler. "Ben sokakta Papaz elbiseli adamlar görmek istiyorum, Ayasofya ortak kullanılabilir, Ehlikitap'la birlikte adil bir toplum yaratabiliriz." diyenlerden başka ne beklenir ki?

Müslümanlar Allah'ın dostları olduğuna göre, Gayrimüslimler de İblis'in dostlarıdır. Haydi inkar edin bu hakikati bakalım!..

Müslüman, alenen zina yapılmasına göz yummaz. Zina yapan ve içki içen şer'î ve örfî kanunlarla cezalandırır.

İslam'da kısas vardır. Müslüman bir kötülük gördüğü zaman onu düzeltir. İslam'da namaz kılmak ve tesettüre girmek mecburidir.

Gayrimüslimler ise bu konularda demokrattır. Yani isteyen meyhane açar, genelevi işletir; isteyen zina eder, eşcinsellerle evlenir. Karşı gelenler cezalandırılır.

Tam tersi bir durum anlayacağınız. Ateş ile barut gibi. Kar ile yağmur gibi. Gündüz ile karanlık gibi. Dün ile gün gibi.

Nasıl beraber, tek toplum olacaklar? Kimin dediği olacak?

Müslümanlar ile Gayrimüslimler asla tek toplum olmayacaklar. Küfür tek millettir. Onda şüphe yok. Müslümanlar ne zaman tek millet olacak, biz hasretle, dua ve alkışla onu bekliyoruz.

Biliyorum, birileri bu yazıyı da kulağından, eteğinden, sağından solundan anlayacak; tıpkı birkaç hafta önce yazdığım bir yazı gibi.”

Mustafa Durdu

Pazartesi, 30 Temmuz 2012 10:51 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

YENİ DİN TÜRÜYOR.....

Yeni bir din türetilmek isteniyor!

Eygi'ye göre Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam bir kazanda kaynatılarak yeni bir din türetilmek isteniyor.

9 Mayıs 2012, Çarşamba - 10:14

Mili Gazete Yazarı Mehmet şevket Eygi'ye göre Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam bir kazanda kaynatılarak yeni bir din türetilmek isteniyor.

Yeni bir din türetilmek isteniyor!

"Vaktiyle Hindistan'da Ekber Şah ismindeki sultan İslam'ı, Mecusiliği ve Hıristiyanlığı karıştırarak yeni bir din çıkartmıştı. Bu dine "Din-i İlahî" adını vermiş, "İbadet-hâne" denilen tapınaklar kurmuş, İslam selamını kaldırmış, onun yerine "Allahu Ekber" denilmesini emr etmiş, bunlara benzer temel değişiklikler ve yenilikler yapmıştı. .

Bugün Türkiye'de buna benzer bir hareket başlatılmıştır.

Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam bir kazanda kaynatılarak yeni bir din türetilmek isteniyor.

Bu dinin bazı özellikleri ve temel inançları şunlardır:

1. Kelime-i Tevhid'in ilk kısmını söylemek, gerektiğinde ikinci kısmını (Yahudileri ve Hıristiyanları üzmemek için) söylememek.

2. Kur'andaki "Allah katında (hak ve geçerli) din İslam'dır" temel inancını kaldırıp, onun yerine "Üç hak ibrahimî din vardır. Bunların üçünün mensupları da ehl-i necat ve ehl-i Cennet'tir" inancını getirmek.

3. Kur'anın Yahudileri İslam'a çağırmadığını kabul etmek.

4. Yine Kur'anın Hıristiyanları İslam'a çağırmadığına inanmak.

5. İslam kadınlarının Yahudi ve Hıristiyan erkeklerle evlenmesini meşru görmek.

6. Muharref Tevrat ve İncil'i dinî referans olarak kabul etmek.

7. İslam'ın camilerini, kilise ve sinagoglara benzetmek için sıralar, tabureler, sandalyalarla doldurmak.

8. Yahudi ve Hıristiyan din adamlarıyla toplantılar tertip etmek, ezanlar okunurken çanlar çalarken, müşterek âyinler yapmak.

9. Yahudi, Katolik, Süryanî, Gregoryen, çeşit çeşit Protestan temsilcilerle; patrikler, papazlar, monsenyörler, pastörler ile birlikte mübarek Ramazan aylarında beş yıldızlı içkili otellerde iftar ziyafetlerinde buluşmak.

10. İslam'ın tek hak din olduğu inancını kaldırıp, onun yerine üç İbrahimî hak din vardır inancını ikame etmek.

11. Yahudilerin ve Hıristiyanların, Hz. Muhammed aleyhissalatü vesselamın son Peygamber olduğunu inkar etmelerine önem vermemek.

12. Tevhid ile Teslis inancını, âmentü bakımından bir görmek.

13. Yahudi ve Hıristiyanların ellerindeki kutsal metinleri muteber kabul etmek.

14. Onların şeriatlarının nesh edilmiş olduğunu kabul etmeyip, yürürlükte ve muteber olduğuna inanmak.

15. Yahudi ve Hıristiyanları dost ve veli kabul etmek. Bu ise, açık ve muhkem Kur'an ayetlerine aykırıdır.

Bilindiği gibi 1925'ten bu yana İslam'ın tasavvuf tarikatları yasak ve kapalıdır. Yukarıda bahs ettiğim yeni dinin müzikli âyinleri ise serbestçe yapılabilmektedir.

Ankara Diyanet'inin bu yeni dine cephe alması ve Müslümanları bu konuda uyarması gerekirken maalesef bu yapılmamaktadır. Mardin'in tarihî Kasımiye medresesinde yapılan papazlarla karışık ayin ve törenlere Diyanet, büyük bir il müftüsünü göndererek katılmıştır.

Nâçizane talebim:

Bir Ehl-i Sünnet ve cemaat Müslümanı olarak, ülkemizdeki bütün sünnî cemaat, tarikat, grup, hizip, fırka ve toplulukların bir araya gelerek bir ulema meclisi kurmalarını, türetilmek istenen yeni dinin incelenmesini ve bu konuda halkın uyarılmasını candan temenni etmekteyim."

NOT: Bu işi kim başlatacak, etkili kişiler nerde... Önce ümmetin selametini düşünen bir heyet oluşturulmalı.... "Allahın ipine sımsıkı sarılın" ayeti kerimesinin emrine tabi olmak için bu mesele en kısa yoldan halledilmeli ki ümmet başı boşluktan bir nebze kurtulsun.....

 

Pazartesi, 30 Temmuz 2012 10:27 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

REFORMİSTLERE REDDİYE – AHLAK-DİN – AKIL KARMAŞASI PROF. Şaban Ali Düzgün’e Reddiye

30 Ocak 2012 Pazartesi, habertürk menşeli bir söyleşi mailimize gönderildi.
<<>>

Önce şunu aktaralım, yazıya girerken sayın prof. un  “dinde revizyon istediğini”, “dinin geleneğinin tortulardan kurtulması gerektiğini” düşündüğünü zikretmişler.

İlk sorusu şöyle: Dinsiz ahlâk olmuyor mu? Ahlâk ve din birbirinden ayrılmaz iki parça mıdır? Ve ayrılmaması sakıncalı mı?
Prof’un cevabı: Ahlâk bir değerler sistemi öneriyor size. Köken itibarıyla bakarsanız, Yunanca 'ethos' ya da Latince 'moral' aynı terimler.
Toplu halde yaşarken sizden bana bir zarar gelmeyeceğine dair, alışveriş yaparken bir haksızlığa ya da yönetilirken bir kayırmacılığa uğramayacağınıza dair bir değerler sistemini size mutlaka birileri önerir. Bunu siyaset önerirse siyasetin ahlâkı olur, din önerirse dinin ahlâkı. Yani aslında ahlâk, bir ruh gibi. Dinin içine girebilir, dinin ruhu olur; siyasetin içine girebilir, siyasetin ruhu olur, ekonominin içine girerse ekonominin ruhu olur. Mesela "bırakınız geçsinler bırakınız yapsınlar" diyen liberal şunu söylüyor aslında: İnsanı tek başına bıraktığınız zaman ahlâklı davranabilir. Neden? Çünkü doğuştan bu yeteneğe sahiptir.,

Biz de şunu hatırlatalım:
Evvela bu gibileri, yetişme tarzlarından olacak herhalde hemen işe başlarken avrupa ve avrupalı bilim adamlarından misal verirler, bu çok yanlış. Gerçek müslümana yakışmaz, bizim her hususta örneğimiz artık Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem ve tabileridir. Bunların her yönü bizim için misaldir örnektir tâbi olunması gereken numunelerdir.
Diğer dinlerden bizde bulunan hususlar ise, zaten Allahu tealanın bizlere emri ve tavsiyesidir ki bu da islamın emri ve hükmüdür, o dinin adına yapılmaz, İslam adına yapılabilir.
Meselenin iyi anlaşılması için (şöyle demiş ya: İnsanı tek başına bıraktığınız zaman ahlâklı davranabilir. Neden? Çünkü doğuştan bu yeteneğe sahiptir.,) şu hadisi şerifi bilmek lazım sayın prof ve benzerleri:
“Her doğan çocuk islam fıtratı üzere doğar. …..anne babası onu yahudi yapar veya hıristiyan veya mecusi yapar.”
Bu hasid-i şerif bize meselenin özünü bildirmektedir, daha ne işimiz var elin avrupalısında??? Oraya gitmeden evvel sen kendi peygamberine kitabına baksana! İslam fıtratı –islam  kabiliyyeti- demektir, bu da ilk yaratılışta verildiği gibi korunması için de eğitim şarttır. Bu eğitim ilk evvela anne babadan başlıyor, o halde aile fertlerinin din eğitiminin ve yaşantılarının mükemmel olması lazım.

Sayın Prof devamında şöyle demiş:
Bunun adı doğal ahlâk teorisidir. İnsana din veya bir ahlâk teorisi herhangi bir şey söylemeden de insan neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilir. Doğal ahlâk teorisi aynı zamanda benim de şahsi kanaatimdir. İnsan doğuştan bunu bilir.

Deriz ki:
İnsanın doğruyu eğriyi güzeli çirkini bilmesi meselesi usulü fıkhın önemli bir konusudur ve üzerinde bir çok alim çok ciddi münazaralar yapmıştır, bir iki felsefe ve mantıki sözle bunu halledemezsiniz. Ciddi ilmi konuları, basit söyleşilerle hafife indiremezsiniz.
Molla Husrev’in (rahmetullahi aleyh) meşhur eseri Mirâtul Usul’de bu konu etraflı işlenmiştir.
Mutezile (akılcılık) yolunu takip eden bid’at ehline göre “güzel ve çirkini bilmek aklın işidir, şeriat gelmese de akıl doğruyu güzeli çirkini bilir.” Yani delileri akıldır.
Ehli sünnetten olan Eş’arilere göre ise “Akıl bu meselede hiçbir şeye tesir edemez, doğruyu eğriyi güzeli şeriat beyan eder, akıl alettir” derler.
Biz Maturidiler ise, “şeriat iyiyi güzeli beyan eder. Şeriat beyan etmeseydi akıl bunların hepsini anlayamazdı, belki bazı hususları anlar ama ahıret sevabının tahakkuku için şeriat tarafından bildirilmesi gerekir.”  Deriz.,
Yani akıl hucceti baliğa (kati delil) değildir. Peygamber gelmekle delil tamam olmuş, insanların özür kapısı kapanmıştır. Artık akıllarını, gelen peygamberin getirdiği hükümleri anlamakta kullanarak iyi güzel hayırlı olanı tercih etme durumundadır ki mükellefiyyetinin neticesine ulaşsın, iradesini kullanarak Allah katında makbul medh edilmiş razı olunmuş olsun, aksi durumda şerli olup cezayı hak eder.
Akıl mutlak olarak doğruyu bilseydi (Prof. un dediği gibi olsaydı), Allahu teala “akıl sahipleri ibret alın… akıl sahipleri düşünmeyecekmisiniz” ..v.s.  şeklinde hitap etmezdi. Yani akıllarınızı benim razı olduğum şeyi anlamakta kullanın, muradımı anlayın ve tatbik edin. Sadece anlamak ta yetmez. İş sadece akla kalsaydı Âdem a.s neden hata yapsın ki?
Ayrıca bir çok şeyi aklın anlaması asla mümkün değildir, ibadetlerin şekli, miktarları zamanları, nikah alışveriş vasıyyet miras ile ilgili muameleler ve akitler, zekat miktarları v.s. bir çok muamele dinen beyan edilmeseydi akıl bunları nerden anlayacak?  Hâ! Sizin hayatınız sadece dünyevi birkaç husus (yemek-evlenmek-eğlence) gibi şeylerle sınırlıysa, yani Allahu tealaya kulluk yoksa, o zaman sizin aklınız size delil olur  ve sizi bir yerlere sürükler……
Şeytanın aklı ve mantığı onu kaydırmadı mı?
Aslında kelamcılara şunu demek lazım “Kelamcının değil de kömürcünün imanı bize lazım” Bazıları da “kocakarı imanı” derler, evet, teslimiyyet böyle olmalıdır.
“din olarak keşfettiğiniz şeyler aklınızla keşfedebileceğiniz şeylerdir.”” Sözü, prof. un dediği gibi mutlak değildir, belki bazı maddelerde öyledir ama bunlar sayılıdır, asıl genel hususlarda dinin beyanı olmasaydı, Allahu teala kulları sorumlu tutmazdı…. Dinin beyan ettiği hangi ibadeti akıl keşfedebilir? Budist’in, yıldızlara tapınanın, mecusinin v.s. dinlerin ibadetleri neden şirktir? Akılları ve nefislerinin anlayışına, ahlaklarının gereğine göre bu usulleri tayin etmişler, Allah ve resulünden almamışlar….
Ayrıca aklın ikiye ayrıldığını söyleyelim: Akl-ı meaş,  aklı mead. Aklı meaş geçim ve dünyalık aklıdır. Hayvanlarda bulunan hal buna daha iyi misaldir. Sade hedefi dünya olanların aklı ne kadar mükemmel gibi olsa da aklı meaş tan öteye gitmez, Allahu tealanın buyurduğu gibi onlar yerin bir metre altından haberleri olmaz.
Aklı mead ise iman sahibi olan mü’minlerih ahıret aklıdır, derdi ilahi rıza olanların aklıdır. Bu akıl zahidlerde en ileri derecededir.
Aslında aklın, meseleleri anlamasında, maturidilerin tafsilli görüşünü zikretmek lazım, ancak biz yine başka bir prof’un 1964 te ön sözünü yazdığı Fıkıh Usulü isimli eserinde 178. sayfada yazdığı tafsili hatırlatalım:
Maturidiye göre fiillerin kısımları:
1- Aklın muhakemeye luzum görmeden idrak edebileceği kısım. Allahın varlık ve birliğini bilmek ve inanmak, adalet, iyilik etmek, iyilik edene karşı şükran, hayat kurtarmak gibi. Bunların güzelliğini akıl, şeriat gelemeden evvelde kavrar ve bulşur.
2- istidlal ve akli  muhakeme yoluyla idrak edebileceği kısım: Hakkı üstün kılmak için cihadın, caninin elinden masumu kurtarmak amacıyla yalanın iyi olduğu da bu kısma girer. Bu iki maddede geçen örneklerin zıtlarını da akıl aynı yollarla çirkin ve kötü olarak idrak eder.
3- Şeriatın beyanı olmadan kavrayamayacağı, hüsün (güzellik) veya kubhunu (çirkinliğini) bulamayacağı kısım: İbadetin şekil ve sayıları, insanlar arasında geçerli olan türlü akitlere dair bir çok şekil ve kaideler de buraya girer.
O halde, aklın bu kısımlarda meseleleri kavraması ve mükemmel ahlakı elde etmesi, ancak şeriat ile olduğu anlaşılmıştır her halde …..  Şeriat yani din olmadan, mücerred aklın hidayet bulması imkansızdır…

Şaban bey şöyle demiş:  
"iman insana kötü şeyler de emreder"; ayet-i kerimedir.,
Bu ayet hangi meselede ne sebeble inmiştir? Sebebi nuzülü bilmeden ayeti, kelime manasıyla zikrederseniz, sizi de yanıltır. Allahın ayetleri kiminin imanını artırır kiminin de küfrünü.  Orda bahsedilen iman, ehli kitabın yamulmuş imanı dır ki aslında iman değildir, yani orda istifhami inkari vardır, “bu nasıl iştir*” deriz ya, yani bunu kabul etmeyiz, demektir. O halde Şaban beyin ayrıca meani ilminden de biraz haberdar olmasını tavsiye ederiz.
Her şeyi akla tatbik ederseniz netice de Eflatun’un veya başka bir filozofun dediğine düşersiniz. İsa a.s. ın vaktinde yaşayan meşhur filozofa demişler ki “Ölüyü dirilten bir peygamber zuhur etti, ona tabi olsana.”  “Dedi ki: Bizler aklımızla hidayet bulmuş kimseleriz, başkasına ihtiyacımız yok.” Neticede imansız gitti.
Ayrıca hazreti Ali’nin  (radıyellahu anhu) ikazını da dikkate almak lazım “Din akılla olsaydı, mestlerin altına mesh edilirdi üstüne değil.” Demek ki akıl alettir ilim için sebebtir ancak kati delil değildir. Kati delil Kur’an Sünnet, icma dır  kıyas ta bunlara katılır. Bu delillerini ifadesine göre yaşantı ve ahlak gelişir tamam olur, nitekim Nebi sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
“Ben, güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.”
Demekki herkesin ahlakı tam ve makbul değildir. İnsanlarda bulunan bazı ahlakların güzelliği bizi aldatmasın, Muhammedi olmayan ahlak bir işe yaramaz. Bir çok kafirde değişik dinlerde olan ve güzel görünen şeyler, aslında bir peygamberden alınmıştır, zira İmamı Rabbani k.s. nun beyanına göre kendisine bütün dünya arazileri gösterilmiş ve her beldeye peygamber gönderildiği zikredilmiştir. İşte o peygamberlerden alınan şeylerin devamedenleri, bazıları tarafından din olarak tatbik edile gelmiştir. Ancak nefisleri akıllarına galip geldiğinden en mükemmel ahlak ve maneviyat sahibi olan son peygamberimize tabi olmamışlardır. ,
Allahu teala: “Muhakkak sen ey habibim! Elbette büyük ahlak üzeresin.”
Allahu tealanın büyük –kıymetli-değerli dediği Efendimizin ahlakıdır, başkalarının bizim için bir örnek olması asla geçerli değildir. Onlar bizi örnek alsınlar sayın prof.lar ve ilahiyyatçılar, bunun üzerinde durun. Onların maddi gelişmesinin, maneviyata hiçbir faidesi olmadığı bir çok delille herkesin malumudur, yaptıkları zulüm nerdeyse Arşa dayanacak, nerde ahlakları nerde akılları? Yaptıkları güzel şeyler sadece ve sadece nesifleri içindir, keyifleri içindir….

Prof. un sözü  “Dedim ya, din, ahlâk ve rasyonalite (aklılik) Mâturidi düşüncesinde eşitleniyor.”

Bu ifadeleri bir çok yönden yanlış olduğunu açıklamış olduk… eşit değildir asla eşit olamaz zira bu durumda Allahu tealanın iradesi, muradı nerde kalır? Alemi dilediği gibi imtihan için yaratması nedre kalır? Bu adamların –maturidilik düşüncesi- tabiri de iftira ve büyük yanlıştır. İmamı Maturidi kendi adına bir yol çizmemiş, ehli sünnetin müdafaasında önemli hizmetleri olduğundan vaktin uleması ve sonra gelenler itikadi konuların tanıtım ve ifadesinde kolaylık için bu alimin ismini uygun görmüşler, yoksa onun da hedefi Kur’an ve sünnete uygun gerçek iman ve itikat tır.

Prof. un sözü: Bizim Yahudiler'den veya Hıristiyanlar'dan farkımız din farkı değil, şeriat farkı.

Bu ifadesi de kapalı ve istismara açık ve diyalogçuların planına uygun. Bizim ehli kitap ve diğer bütün dinlerden farkımız var, onların hepsi batıl, bizim dinimiz haktır. Allahu teala bu dini niçin gönderdi “Bütün dinler üzerine galip olsun için” “Bütün insanları zulumatlardan nura çıkartması için” “İnsanlara hidayet olması için.” Bu ayetler diğer dinlerin batıl karanlık zulüm olduğunu bildiriyor ve sadece islamın hidayet ve nura götürdüğünü ifade ediyor. Bu nu anlamayan aklı ve ahlakı ne yapalım?

Prof. un sözü: Hakikat evrenseldir, herkese aittir ve ben başkası tarafından keşfedilen hakikate de, ne istiyorsa hazırım. Bu kolay bir şey değil.
Bu sözündeki hakikat dediği her halde maddi dünyevi icatlar bilimsel doğrulardır, bunda herkes ilim babında eşittir. Ama bizim konumuz din-ahlak-maneviyat-marifet konularıdır ki burda hakikat bellidir ve sadece ve sadece islamın beyan ettiği şekilde olanıdır ki buna ancak islama teslim olmuş iman sahipleri ulaşabilir, imandan yoksun olanlar Efendimizi (sallallahu aleyhi ve sellem) izlemeyenler bu hakikatlere ulaşamazlar…. Şaban bey hangi hakikatten bahsettiğini iyi bilmelidir.

Prof. un sözü:
Şöyle sorular oluyor: Efendim Batı'dan Doğu'dan, başka dinden gelen çok güzel ilkeler var, bunları almanın bir sakıncası var mı? Bu saçma bir soru. Alman gerektiğini din söylüyor. O bütüncüllük var, onlar senin peygamberin,

Bütün peygamberler bizimdir ve onların kıssalarından bize nakledilip medh edilenleri alırız ve dinimizin uygulmasına izin verdiği şekilde uygularız, bu zaten dinimizin içindedir, ayrıca İsa nın, Musa nın Davud un uygulamasıdır diye uygulamayız, zira Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) geldikten sonra başka bir uygulama geçerli olmaz. Mesela Abdullah ibni Selam (radıyellahu anhu) yahudilerden gelip iman eden büyük bir alimdi tevratı okurdu. Gece teheccüd namazında Tevrattan okumak için Efendimizden izin isteyince, ona sert bir şekilde -Kur’an geldikten sonra artık hiç birinin hükmü kalmadığını- bildirerek men etti. Başka bir kıssada Hazreti Ömer’in bir kilisenin yanından geçerken işittiği bazı sözler hoşuna gitmiş, gelip Efedimize haber verdi, onu da bir daha dinlemekten men etti.
Şimdi siz ehli küfürden din, ahlak, kanun, adet olarak ne alırsanız alın yolunuzu şaşırırsınız sapıtırsınız. Maddi şeyler bilimler alınabilir, ama Allah dostlarının ifadesiyle onlar da alınmayıp kendimiz yapsak çok daha bereketli olur…
Prof. un sözü: Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi'ni tek bir derste okutmak, insanlara sanki diğer dinlerdeki insanlar ahlâksızmış dersi vermek gibi değil mi?,

Diğer dinlerdeki insanlar bizim halkımızın anladığı manada ahlaksız (sarhoş zinacı hırsız yalancı v.s.) değillerse de, onlara göre cinsel ilişkiler, içki ve kumar belki de iyi ahlak sayılır, nitekim erkek arkadaşı olmayan kızları ayıplarlarmış, bu ahlak hangi dine sığar, ancak batıl dinlere sığar…. Faiz kumar içki gibi haramlar, onlarda makul ise onların ahlakıysa , bizim için sapıklıktan başka ne ifade eder.
Allahu teala onlar hakkında “Onlar hayvanlar gibidir, belki yol bakımından hayvandan daha aşağıdırlar.”  “Müşrikler necestirler.” Buyurmadı mı. Prof. ların ilahiyyatçıların ehli küfrü temize çıkartması boşuna onlar pislikle rezillikle damgalanmış mühürlenmiş boşuna uğraşmayın….

Prof. un sözü:
Yahudi, Hıristiyan, Budist, Alevi, Sünni, hiç farketmez... Evrenseldik hani? Bütüne bakıyorduk? Oralarda iyi olarak keşfedilen, insanları sürekli iyiye, doğruya, estet olana yönlendirecek hangi değer varsa, nereden geldiğine asla bakamazsınız, o değeri alıp oraya koyacaksınız ve insanlara okutacaksınız. Maksat İslam'ın 'iyi insan' projesidir. Çünkü İslam 'iyi insan' projesidir. Bu projeye hizmet edecek hangi temelde kim ne söylüyorsa söylesin, onun kökenini sorgulamak bizim işimiz değil. Yani 'ne' denildiğine bakacağız 'kimin' dediğine bakmayacağız.

Bu matravalların hepsine şu hadisi şerif cevaptır:
“Elbette siz, sizden evvelkilere tabi olacaksınız, karış karış arşın arşın onlara uyacaksınız. Onlar kertenkele deliğine girseler lebette siz de girmeye çalışacaksınız. Dediler ki kim bunlar yahudi ve hıristiyanlar mı? Buyturdu: Başka kim olabilir!”
Ne demek istiyor acaba, prof’ Şaban beyin aklı ahlakı bu hadisi şeriften ne anlıyor? Ehli kitaba tabi olmayı mı yoksa onlardan sakınmayı mı? Bu sakınma işi hangi hususlarda olacak? Sadece namaz oruç v.s. ibadetlerimizde mi yoksa bütün olarak 24 saatimizi kapsayan her şeyde mi olacak? Ne kadar müslüman olacağız ne kadar gavur olacağız? Laiklik denen dinsizlik bu değilmi? Her yerden al , o da din sahibi iyi şeyler yapar v.s. işte diyaloğun yeni felsefesi ve açılımı? Ankara ilahiyyat merkezli yeni bir açılım karşımızda:::
İslamın iyi insan projesi, ebrar ve mukarrebler ve sabikun ile beyan edilen mükemmel insanların reçetesi Kur’an ve hadis şerifte beyan edilmiştir, adres bellidir işi saptırmayın. Başka dinlerden bir şey alıp ta veli olan kamil olan var mı???
Prof. un sözü:
Hiç önemli değil. Yani şöyle düşünün. Kant'ın bir mottosu ile Hz. Peygamber'in bir sözü o kadar birbirine uyar ki... Diyor ki Kant, "Öyle davran ki, davranışını başkasına tavsiye edebilesin." Bir hırsız hırsızlığı çocuğuna, dostlarına tavsiye edemez. Bu altın kuraldır aynı zamanda. Hz. Peygamber'in bu yönde söylediği öyle şeyler var ki... Mesela "Size nasıl davranılmasını istiyorsanız siz de öyle davranın.",

İşte bir müslüman ve kelam –itikad ilminde prof olmuş birinin bakış açısı, Yüce peygamberimizle kimi kıyasllıyor, yazık ki ne yazık….
Alemlere rahmet olan bir peygamber, en güzel ahlak üzere olan, Allahın Habibi, olan bir peygam-beri hangi adi kafirle eşit seviyeye düşürmüş…..İman nuru olmayınca ne yapsın….
O Kant kafiri veya başkalarının güzel denen söz ve hareketleri de mutlaka bir peygambere veya indirilen kitaba –sahifelere dayanır, asla ve kat’a kendi aklıyla ilk olarak bunu bulamaz. Öyle ya insan bunu aklıyla bulsaydı ilk insan ve peygamber olan Âdem a.s aklıyla bulurdu da Allahu teala ona isimleri öğretmezdi…. Sahifeler vermezdi…

Prof. un sözü:
Kimlik bölücüdür. Bunun altı çizilmeli. 'Hakikat İslamı' ile 'kimlik İslamı' ayrımı yapılır. Hakikat İslamı, hakikatın peşinde olan, doğruyu ortaya koymaya çalışan bir İslam. Bu, sizinle hakikat ortak  paydasının peşine kim düşerse kolunuza girmesi demektir. Kimlik İslamı ise bölücüdür.,

Hakikat islamı dediğiniz şey, insanların bulmaya çalıştığı bir şey değildir, bizzat Allahu tealanın son ve mükemmel olarak indirdiği islam dinidir, açıklıkla beyan edilmiş ve kemale erdirilmiştir.  Bunu bilen ve bulan zaten iman sahibi müslümanlardır.
Kimlik islamına gelince, Allahu teala kitabında bizleri müslüman olarak isimlendirmiştir. O kimliği kendisi vermiş ve ancak kendi huzuruna da bu kimlikle “müslüman olarak” gelmemizi emretmiştir. Bu kimlikten rahatsız olan varsa değiştirsin, şeytani bir kimlikle de gelebilir…. Zorla iman ettirilmez ya, cehennem de dolacak.
İslam bölmez bütünleştirir, ancak bunu tebliğ irşad ve cihadla yapar, işte burası şimdikilere zor geldiğinden laf salatasıyla cihadı örterek diyaloğu başlattılar….

Prof. un sözü:
Kuran'ın ehl-i kitaba çağrısı var, diyor ki: "Ey medeni olanlar, ey kendisini bir dinle irtibatlandıranlar, gelin ortak olan bir kelimede, ortak olan bir şeyde buluşalım." Ortaklık çağrısı bu. Oysa bu ayetten habersizseniz "Kuran-ı Kerim, Yahudiler'i, Hıristiyanlar'ı dost edinmeyin diyor" dersiniz. Böyle bir şey demiyor!,

Ehli kitaba çağrı, Ali İmran suresinde zikredilen Mubahele (lanetleşme) ayetiyle alakalı husustur, bunu saptırmanın manası yok, doğru konuşulacaksa ayetin evveli ve sonrası Bektaşi gibi kesilip atılmamalı, Kur’an bir bütündür başı sonunu tefsir eder, bir biriyle irtibatlıdır.
Necran hıristiyanları islamı kabul etmediler münakaşa ettiler, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem) de onları ilahi dinlerde bildirilen ortak noktalar ki
“Sadece Allahu tealayı ilah bilip ona tapınmak hiçbir şeyi (İsa-Üzeyir-yıldızla-mekeller v.s.) Allaha ortak koşmamak, birbirimiz Allah tan başka rabler (ilahlar-itaat edilen putlar) edinmemek” hususlarında kabule çağırdı, şayet onlar kabul etmezse siz “Şahid olun ki bizler müslümanlarız” deyin diye ilahi ferman geldi. Onlar bu maddeleri kabullenmediler yani müslüman olmadılar, bunun üzerine Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) çok hiddetlendi ve onları boş bir arazide evlatlarını da alıp gelerek karşılıklı lanetleşmeye davet etti. Ayeti kerime bunu beyan ederek işin vahametini ortaya koydu ve ehli kitap cizye vererek mübaheleden kaçtı.  Olay böyle, sen sadece yapılan teklifi zikretmişsin, ve sanki onlar da bunu kabullenmişler gibi zırvalamışsın, kusura bakma senin gözünün biri görmüyor… yani işine gelen yeri veya sana emredilen yeri görmüyor ve göstermiyorsun, bu ilme, prof luk ünvanına sığmaz, devletin milletin imkanlarını dini sarsmaya mı kullanıyorsunuz……,
Diğer bir çok ayette “onları dost edinmeyin - dost edinenler kafirdir” şeklinde gelmiştir.

Prof. un sözü: , "Aramızda ortak olana gelin" Hakikat arayışını Kuran-ı Kerim kimsenin tekeline vermiyor. Yahudi'de de olabilir, Budist de. Ortak olan bir şeyi arayın.
Bu hakikat zaten açık, neyi arıyorsun neyi kurcalıyorsun, hemen kabul et ve bizim kardeşimiz ol, demektir. İslamın temeli olan tevhid hakikatını kabullenmeyen ehli kitabın aklı ve medeniyeti ne işe yarar.

Prof. un sözü:
Ama dindarların Kuran'ın mesajını görmemeleri gibi bir sorun var ortada. Size şu kadarını söyleyim: Medine'de Hz. Peygamber'in komuta ettiği orduda asker olarak müşrikler var. Hıristiyan, Yahudi, Müslüman askerler var. Bunlar beraber yaşıyorlar ve herkese tek bir kelimeyle hitap ediliyor. Ümmet tabiri siyasi bir tanımdır ve vatandaş demektir.

Dindarların anlayışı yanlış ise islamın beyanı doğrudur canını sıkma, dini kaynağından bozmadan anlayıp anlatırsak herkes yanlışını anlar, ama ben prof um daha iyi anlarım dersen sen de çuvallarsın işte bak islam ordusundaki müşrikler ve ehli kitap, dıştan gelen düşmana karşı yapılan geçici bir ittifaktı ve kontrol müslümanların elindeydi. Uhud savaşında şehit olanlar hepsi müslümandı ve şehitti. Kafirlerden hiç kimse yoktu. Onlardan ittifaklı görünmek ve silah desteği almak istenmişti.  Zaten hainlik edenlerinin halinin ne olduğunu okumuşsunuzdur herhalde? (Beni Nazir ve Kaynuka Yahudilerine, Hayber yahudilerine verilen cezalar)
Bunlar ümmeti islama dahil değildir, ne kadar yanlış bir anlayış ve anlatış. Ümmeti davet var, ümmeti icabet var. Biz müslümanlar ümmeti icabet (kabul eden) ümmetiz ümmeti Muhammed’iz. Onlar ümmeti davette kaldılar, iman etmediler. Bu tabirler siyasi değil dini dir, zira siyaset dinden ayrılmaz.

Prof: diyor ki..
Kabe Temizlendi, herşey oldu. Fakat Kâbe'nin anahtarı elinde olan bir adam var, adı Şeybe. Bu adam müşrik. Peygamberimiz bu adamın elinden anahtarı alıyor, amcası olan Abdullah İbn-i Abbas'a veriyor, "Bundan sonra bu işi sana veriyorum" diyor. Sonra Ayet-i Kerime geliyor, diyor ki "İşleri ehline verin." Nasıl olur? Adam müşrik! Adam müşrik olduğu halde Kuran-ı Kerim diyor ki, "Orayı fethetmiş, temizlemiş olabilirsiniz ama o işin ehli o adamdır, verin anahtarı adama." Abdullah İbn-i Abbas'tan alınıyor anahtarlar, Şeybe'ye veriliyor tekrar. Şeybe şok oluyor, bu nedir diyor. "Bunu en iyi sen yaparsın, lâyık olan sensin" diyorlar. "Öyleyse," diyor Şeybe, "Ben Müslüman olurum daha iyi..."

Olayın aslı:
Resûl-i Ekrem, Fetih Hutbesinde Sikâye ve Hicâbe hizmetleri dışında kalan, Cahiliyye Devrine âit bütün iş, muâmele ve dâvâların ortadan kaldırıldığını beyan buyurmuştu.
Hacılara su dağıtma vazifesi olan Sikâye, o sırada Peygamberimizin amcası Hz. Abbas'ın uhdesinde idi.
Kâbe'ye hizmet vazifesi olan Hicâbe ise, Osman bin Talhâ'da bulunuyordu.
Hz. Abbas, Peygamberimize müracaat ederek bu iki vazifenin de kendilerine verilmesini istedi. Ancak, Resûl-i Ekrem, eskiden olduğu gibi sadece Sikâye (sulama) vazifesinin kendilerinde kalmasını uygun gördü. (Prof. şaban burayı iyi bilsin.)
Resûl-i Kibriyâ, Kâbe'nin anahtarını elinde tutuyordu. Bir çok Müslüman bu şerefli vazifeyi üzerine almak arzusunu taşıyordu. Fakat Efendimiz, Osman bin Talhâ'yı huzuruna çağırdı ve "Muhakkak ki Allah size emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder." (Nisâ Sûresi, 58) âyet-i kerimesini okuduktan sonra, "Ey Osman! İşte anahtarın al! Bugün iyilik ve ahde vefâ günüdür!"582 dedi ve Kâbe'nin anahtarını yine ona teslim etti.* Osman bin Talhâ anahtarı alıp giderken Resûl-i Ekrem, "Sana zamanında söylemiş olduğum şey, vuku bulmadı mı?" diye sordu.,

Hz. Osman bin Talhâ aralarında geçen hâdiseyi hatırlayarak Resûlullahı tasdik etti."Evet, şehâdet ederim ki, sen, şüphesiz Allah'ın Resûlüsün."
Peygamber Efendimizin, Osman bin Talhâ'ya hatırlatmak istediği hâdise şuydu:
Hicretten önceydi. Osman bin Talhâ henüz Müslüman olmamıştı. Peygamberimiz bir gün Kâbe'ye girmek istemiş, fakat Osman bin Talhâ buna mâni olmuştu. Mâni olmakla kalmamış, Efendimize kaba, katı ve nâhoş davranmıştı. Resûl-i Ekrem ise, bundan dolayı asla hiddete kapılmamış ve istikbâl semâlarına İslâmın gür sedasının pek yakında hâkim olacağını görür gibi sükûnet ve mülayim bir edâ ile, "Ey Osman" demişti. "Ümit ederim ki, bir gün gelecek sen, beni bu anahtarı elde etmiş ve istediğim yere koymakta, arzu ettiğim kimseye vermekte serbest olacağım bir mevkiide bulursun.",
Osman bin Talhâ, "O zaman Kureyş müşrikleri kuvvetten düşmüş, yok olmuş demektir" cevabını verince de, Peygamberimiz, "Hayır, ey Osman! Asıl o gün Kureyş hakiki kuvvet ve şerefe kavuşacaktır!"584 buyurmuştu.,
Mesele “emaneti ehline vermek” tir, prof un dediği gibi -işeri – yani hangi manayı kasdettiyse dini dünyevi hükümleri mi demek istiyor anlamıyoruz, neden böyle kapalı bırakıyorlar??? Bu olay özel olup neticede Osman bin talha’nın müslüman olacağını bildiği için böyle yapmıştır. Ama başka bir ömemli işte hep müslümanlara vazife verilmiştir, hiçbir müşrike önemli görev verilmemeiştir. Komutanlar, valilik, imamet v.s.  
,
Prof diyor ki: Mekke yeniden ele geçirildikten sonra müşriklerden bir grup gelip  "biz yine eskiden yaptığımız gibi Kâbe'nin etrafını tavaf edeceğiz" diyor, "Müslüman değiliz, müşrikiz ve bu ibadet hakkımızdır." Millet 'hoppala' diyor, var mı öyle bir şey? Bundan sonra Kâbe tertemiz ve bizim diyorlar. Ama Maide Suresi'ndeki ayet şöyle: Kendi Rablerinin rızası için Kâbe'ye gelip ibadet etmek isteyenlere engel çıkarmayın. Bakar mısınız... Mekke sizin, Kâbe sizin ama ayet "bırakın ibadetlerini yapsınlar" diyor.,
Bu ayeti kerime hangi sebeble inmiştir bakmak lazım, ama asıl müşriklerin Mekke’ye girişini men eden Tevbe suresinin ilk ayetleri “bu seneden sonra artık Mescidi Haram’a hiçbir müşriğin yanaşmamasını” emrederek onların girişlerini yasaklamıştır, olay bitmiş hüküm kesinleşmiştir, daha evvelki uygulama delil olamaz zira nesh olmuştur. Boşuna gevezeliğe mahal yok eğer neshi kabul etmiyorsanız o zaman yahudilerin anlayışına dönersiniz.
,
Prof: Yani İslam dünyasının total olarak ürettiği düşünce, yarını bugünden daha iyi değilse, bir arayış içinde değilse ortada bir aldanma vardır. Hadis buna işarettir.

Hadisi şerifin işareti sadece o değil bilakis elle tutulur hissedilir müşahhas uygulamalardır, ibadetlerde hayır ve hasenatta zikirde tefekkürde maddi manevi gelişmede ilerlemek dinin emridir, ama sizler bunu sadece akıl da söz de tartışma da kayıtlayıp insanları didişmeye davet ediyorsunuz, laf ebeliğini bırakıp namazları cemaatle kılalım da, milletin halini gözümüzle görerek tedbirlerini alalım….
,
Prof: Ve derim ki, "Cine ve cinciye inanan insanları iki kat korku sarar!" Ayet-i Kerime bu. İki: "Mümin olarak kim ki bu tür varlıkların tasallutuna inanırsa şirke yakın bir yerde durur." Bu da Ayet-i Kerime. Bakın ne yaptık? Hani güvende olacaktık? Hem insanlardan hem de bu tür görünmeyen, bana tasallut edeceğini söylediğim varlıklardan güvende olacağım bir evren yaratmak istiyorum ben.

Bu sözleriyle cin –şeytan gibi varlıkların varlığını inkar mı ediyor yoksa yanlış yorumlandığını mı söylemek istiyor, anlamak zor. Mü’min tesirin sadece Allah tan olduğunu bilir ama bazı şeyleri vesile edileceğini de bilir, zehirin öldürdüğünü, balın şifa olduğunu bilmek gibi. Cin lerin  ekserisinin ve şeytanların zararlı olduklarını, insanlara düşmanlık ettiklerini, ancak Allah müsaade etmezse hiçbir tesirlerinin olmadığı bilir. Onların varlığını inkar kati nassları inkardır…..

Netice olarak Prof Şaban bey ve benzerlerine diyeceğimiz, Avrupalılara yaranmayı bırakın da ehli islama faideli hizmetler yapın, Müslümanları Allah ve peygamberiyle tanıştırın, gerçek dini sünneti seniyyeyi ihya için gayret edin…. Sünnetin zahiri Batıni kavli fiili itikadi ve ameli olduğunu unutmayın.
Nato veya başka bir batı kuruluşunda, ordaki zalimlerin takdirini toplayan bir konuşma yapmak, neyi ifade eder? Onların takdirini almakla ne kazanacaksınız? Allahın rızası olmadıktan sonra dünya seni beğense ne işe yarar, cennet ve cehennem kimindir? Onun rızasını talep etmek lazım değil mi?

Pazartesi, 30 Temmuz 2012 10:35 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

Hangi diyanet???

 

Milli Gazete - 10 Nisan 2010

 

"Konuya girmeden önce İslam anlayışında "kutsal metin" ve "Allah kelamı" hakkında şunları belirtmek isterim: İslam anlayışında tartışmasız tek kutsal, uluhiyettir. Ancak Kur'an'ın Allah kelamı mı, yoksa Allah kelamının yansıması mı olduğu son derece tartışmalı olduğundan Kur'an'ı kutsal kitap olarak nitelendirmek daima sorunludur." (…)

"Modernizm kendi kural ve değerlerini yerleştirerek her şeyi tersine çevirdi. Müslümanların ek olarak Kur'an'la alakalı değişim ve yenilik fenomeni üzerinde düşünmeleri gerekti. Çünkü Kur'an vahyi hayatın hiçbir alanında güne uymuyordu. Kur'an ne güncel kavramlarla konuşmakta ne de güncel sorunları irdelemekte. Bu nedenle Kur'an'ın vahyi ile güncel dış dünya arasında birebir bağlantı bulunmamakta…"

Yukarıdaki paragraflar, Prof. Dr. Ömer Özsoy'un Almanya'nın Frankfurt şehrinde 2008 Haziran'ında düzenlenen bir sempozyumda sunduğu tebliğde geçiyor.[1] Özsoy, Ankara İlahiyat'ta görev yaparken 2006 yılında şimdiki Diyanet yönetimi tarafından Frankfurt Üniversitesi'ne bağlı İslam Dini Vakıf Profesörlüğü'ne atanmış. Liberal Frankfurt Üniversitesi'nin mezhepler üstü geleneğini sürdüreceği belirtilen bu kurum, 2003 yılında Frankfurt Üniversitesi ile Diyanet İşleri Başkanlığı arasında imzalanan bir protokol doğrultusunda Almanya'da İslam Din Dersi Öğretmenliği, İmamlık… gibi görevleri deruhte edecek gençlerin eğitilmesi/yetiştirilmesi amacıyla oluşturulmuş. Türkiye Diyanet Vakfı tarafından finanse edilen bu kuruma bağlı İslam Din Bilimi bölümünde halen 100 civarında Müslüman öğrenci eğitim alıyor.

Yukarıda sözünü ettiğim sempozyum tebliğinde tam bir müsteşrik edasıyla konuşan Özsoy, "Anlaşılan Hz. Muhammed Kuran'ı yazılı hale getirmeyi kendi ödevi olarak görmedi" demiş. Özsoy'a göre bu şekilde düşününce kendiliğinden şu soru ortaya çıkıyor: Tanrı gerçekten yazılı bir metin mi istiyordu, yoksa inananlarla olan esnek iletişimini korumak için tam tersini mi?[2]

Din'in, kurumsallaşması halinde mesajını kaybedeceğini söyleyen Özsoy'un görüşlerine başvurulan yarı resmî yarı resmi qantara.de sitesinde şu satırlarla karşılaşıyoruz: "Özsoy'a göre Kuran'da anlatılmak istenen içeriğin yalnızca yüzde 10'u Kuran'ın ayetlerinde bulunabiliyor. Geri kalan kısım, tarihsel bağlamda yorum gerektiriyor. Dolayısıyla Özsoy Kuran'ı ne ebediyen geçerli, ne de evrensel bir belge olarak kabul ediyor. Bu tarihsel-eleştirel görüşleriyle, Kuran'ın emirlerini günümüzde de bağlayıcı olarak gören muhafazakar Müslümanların tepkisine neden oluyor."[3]

Burada mesele Ömer Özsoy'un görüşlerinin mahiyeti değil. Türkiye'deyken de katıldığı ilmî toplantılarda, kaleme aldığı metinlerde benzeri görüşleri dillendirdiğini biliyoruz. Burada bizim için önem arz eden soru şu: Diyanet İşleri Başkanlığı Prof. Dr. Ömer Özsoy'un bu görüşlerini paylaşıyor mu?

"Evet"se Diyanet yönetimi bu görüşleri paylaştığını ve onayladığını dürüstlük ve açık yüreklilik örneği göstererek millete duyursun.

"Hayır"sa Prof. Özsoy'u –görev süresini uzatmak suretiyle– niçin ısrarla o makamda tutuyorlar?

Siyasî, ideolojik vb. mülahazaların tamamını devre dışı tutarak soralım: Diyanet İşleri Başkanlığı, yukarıdaki görüşleri, vergileriyle iş yaptığı Müslüman millete izah edebilecek durumda mıdır? Prof. Dr. Hayreddin Karaman hocanın, tamamının Ehl-i Sünnet olduğunu söylediği Din İşleri Yüksek Kurulu, Özsoy'un bu ve benzeri görüşlerinin –Ehl-i Sünnet bir yana– herhangi bir İslam içi fırka tarafından tensip edildiğini söyleyebilecek midir?

Alman toplumu içinde sayısız problemle boğuşarak ayakta durmaya ve kimliğini muhafaza etmeye çalışan insanımız, çocuklarının İslam'a oryantalist bakış açısıyla yaklaşmasını onaylıyor mu? O genç beyinlere bu düşünceleri zerk ederken oradaki insanımızın onayını aldılar mı?

Diyelim ki bir yolunu bulup bu skandalı millete izah ettiler. Peki Allah'a nasıl hesap verecekler?

 

 

[1] Sempozyum hakkında özet bir değerlendirme için bkz. http://www.tumgazeteler.com/?a=3925522
[2] http://tr.qantara.de/webcom/show_article.php/_c-674/_nr-226/i.html. Bu siteyi Alman Dışişleri Bakanlığı'nın finanse ettiği biliniyor.
[3] http://tr.qantara.de/webcom/show_article.php/_c-678/_nr-14/i.html
Çarşamba, 03 Kasım 2010 02:53 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

Tekfir Meselesi

Aşağıda bazı rivayetleri zikrederek, alimlerin tekfir (herhangi bir Müslümanı kafir sayma) meselesindeki açıklamalarını inceleyeceğiz.

شرح النووي على مسلم - (2 / 49 )

( باب بيان حال ايمان من قال لاخيه المسلم يا كافر [ 60 ] قوله صلى الله عليه و سلم ( اذا كفر الرجل أخاه فقد باء بها أحدهما

وفى الرواية الاخرى أيما رجل قال لاخيه كافر فقد باء بها أحدهما ان كان كما قال والا رجعت عليه

وفى الرواية الاخرى ليس من رجل ادعى لغير أبيه وهو يعلمه الا كفر ومن ادعى ما ليس له فليس منا وليتبوأ مقعده من النار ومن دعا رجلا بالكفر أو قال عدو الله وليس كذلك الا حار عليه )

هذا الحديث مما عده بعض العلماء من المشكلات من حيث أن ظاهره غير مراد وذلك أن مذهب أهل الحق أنه لا يكفر المسلم بالمعاصى كالقتل والزنا وكذا قوله لأخيه كافر من غير اعتقاد بطلان دين الاسلام

Müslim Şerhi - Nevevi 2/49

Nebi Sallallahü Aleyhi ve Sellem buyurdu: “Kişi Müslüman kardeşini tekfir ederse, muhakkak bu, ikisinden birine döner.”

Diğer bir rivayette: “Hangi kişi, kardeşi için –yâ kafir- derse, şayet dediği gibi ise, bu sözü iksinden birine döner. Dediği gibi değilse, kendi üzerine döner.”

Başka bir rivayette: “Hiçbir kişi yok ki bildiği halde, babasının gayrısını (babası olmakla) iddia ederse, küfretmiş olur. Kendisinin olmadığı nisbeti iidia eden, bizden değildir. Cehennemde yerini hazırlasın. Kim kişiye küfürle çağırırsa, veya –Allahın düşmanı- derse, halbuki dediği gibi değilse, kendi üzerine döner.”

Bu hadisler, bazı alimlerin müşkil saydığı hususlardandır. Zira zahirleri murad edilemez. Bu, ehli hak (ehli sünnet) in mezhebidir ki, Müslüman masıyetleri sebebiyle tekfir edilmez. Zadam öldürmek, zina etmek gibileri. Aynı şekilde, Müslüman kardeşine –kafir- demesi de, İslam dinini batıl görmesi itikadı olmaksızın derse, kafir olmaz.

<<< İmam Nevevi r.a. in açıklamalarından, hadisi şeriflerin müşkil olduğu ve yorumla-mada dikkat edilmesi lazım geldiği anlaşılır. Bu sebeble son kısımda dediği gibi –islamın batıl görme itikadı yoksa- cümlesi meseleyi aydınlatmaktadır.

Zaten, müslümanı öldürenin cehennemlik olacağını bildiren ayeti kerimenin tevili de böyledir, yani onu öldürmeyi helal görmesi sebebiyle cehennemi hak eder.

Demek ki tekfir eden, karşısındakinin itikadının da İslam dışı olduğunu inanırsa, iş karışıyor; eğer karşısındaki Müslüman ise, attığı söz kendine döner. Eğer karşısındaki Müslüman değilse veya üzerinde küfür alameti sayılan hususlardan biri varsa, o zaman sözü söyleyen kurtarır.

Küfür sözünü söyleyen, karşısındakininin dinini kasdederse, onun islkam dışı Yahudi, Hıristiyan, Mecusi v.s. olduğuna hükmederse, halbuki böyle değilse, sözü kendine döner.

Şayet küfürle itham eden, karşısındakini dininden çıkmış değilde, sanki kafire benzemiş onlar gibi fiil işlemiş kasdederse, bu durumda kafir olmaz günahkar olur.

Bu ihtimallerden dolayı acele etmemek lazımdır. Şimdi aşağıda yazacağımız bölüm bunu açıklıyor:>>>

Tekfirde ileri gitmek – Mazbut: 1/24

الغلو في التكفير ـ مضبوط - (1 / 24)

اعلم أن التسرع في الحكم على مسلم يشهد أن لا إله إلا الله وأن محمدا رسول الله بالكفر والخروج من الإسلام لهو مزلة قدم لا ينزلق فيها إلا جاهل بأحكام الشريعة ، أو مغرور ، أو حاقد على الناس ، أو لديه غرض ما يسعى إليه من أغراض الدنيا كالحصول على المال أو السلطة أو الشهرة بين جاهلين مثله ، أو في حب المخالفة . لأن الله عز وجل لا يسأل عبده لما لم تكفر فلان ولا يحاسبه على ذلك ، ولكن قد يُسأل العبد على تكفير المسلمين بغير حق ؛

Tekfirde ileri gitmek – Mazbut: 1/24

Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed s.a.v in Allahın Resulü olduğuna şahitlik eden Müslüman üzerine, küfürle hükmetmek ve islamdan çıktığına hükmetmekte acele etmek, ayak kaydıran yerdir, ancak burada, şeriatın hükümlerini bilmeyen, veya aldanmış olan, veya insanlara hile yapan, veya dünyalık ulaşmak istediği bir garazı olan, (mesela mal elde etmek veya sulta kurmak isteyen gibi), veya kendi gibi cahiler arasında şöhret bulmak isteyen, veya muhalefet etmeyi seven kişiler kayar.

Zira Allahu teala, kuluna filancıyı niçin tekfir etmedin ve bunun üzerine onu niçin muhasebe etmedin diye sırmaz. Lakin kuluna, haksız yere müslümanı niçin tekfir ettiğini sorar. Zira Nebi s.a.v bu gibi işlerden son derece sakındırdı.

Kavaid şerhi, Mücelli şerhi: 1/308

المجلي شرح القواعد المثلي - (1 / 308)

وعلى هذا فيجب قبل الحكم على المسلم بكفر أو فسق أن ينظر في أمرين أحدهما : دلالة الكتاب أو السنة على أن هذا القول أو الفعل موجب للكفر أو الفسق .

Buna göre, müslümanın üzerine küfürle veya fasıklıkla hükmetmeden evvel iki şeye bakmak gereklidir.

Biri: Kitabın veya sünnetin, şu işin veya fiilin, küfrü gerektirdiğine delalet etmesi.

الثاني : انطباق هذا الحكم على القائل المعين أو الفاعل المعين بحيث تتم شروط التكفير أو التفسيق في حقه وتنتفي الموانع .

İkincisi: Şu söylenen hükmün, söyleyen veya yapan muayyen kişinin üzerine mutabık olması; öyleki tekfir veya tefsık şartlarının o kişi hakkında tamam olması, manilerin yok olması.

ومن أهم الشروط : أن يكون عالماً بمخالفته (2) التي أوجبت أن يكون كافراً أو فاسقاً لقوله تعالى : { ومن يشاقق الرسول من بعد ما تبين له الهدى ويتبع غير سبيل المؤمنين نوله ما تولى ونصله

جهنم وساءت مصيراً } [ النساء : 115]

Şartların en mühiminden biri: Kafir veya fasık olmasını gerektiren şeydeki muhale-fetini, bilen bir alim olmalıdır. Zira Nisa: 115 te Mevla teala buyurdu:

“Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Peygamber'e karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir.” (Nisa: 115)

وقوله :{ وما كان الله ليضل قوماً بعد إذ هداهم حتى يبين لهم ما يتقون إن الله بكل شيء عليم

“Allah bir topluluğu doğru yola ulaştırdıktan sonra, sakınacakları şeyleri kendilerine açıklayıncaya kadar onları saptıracak değildir. Allah her şeyi çok iyi bilen-dir.” (Tevbe: 115)

ولهذا قال أهل العلم : " لا يكفر جاحد الفرائض إذا كان حديث عهد بإسلام حتى يبين له "

Bundan dolayı ilim ehli derki: “Farzları inkar eden kişi, islamda yeni ise ve hükümler ona açıklanmamışsa, tekfir edilmez.

Tekfire manilerden biri: Tekfiri veya tefsıkı icab ettiren şeyin, o kişiden iradesi olmaksızın meydana gelmesi.

Diğer maniler: Hata, cehalet, acizlik, zorlama. Zorlamada, kalbi imanla dolu olan tekfir edilmez.

Başka bir mani: Üzerine gelen şiddetli ferah, hüzün, korku ve benzeri gibisiyle de tekfir edilmez. Bu hususta Enes’ten r.a. rivayet edilen hadisi şerifte, bedevinin devesini kaybedib sonra bulduğunda, şiddetli ferahından: Allahım sen benim kulumsun, ben senin Rabbinim. Demesi. Burada şiddetli sevincinden dolayı hata etti. (Bazı tasavvuf ehlinin sekir hallerindeki sözleri de bu kabildendir.)

Aynı eserin 1/310 da, İbni Teymiyye’nin görüşleri yazılmış:

Tekfir meselesinde en doğrusu, Ümmeti Muhammedden s.a.v olan müçtehidin, hakkı kasd ederek yaptığı içtihadı hata da olsa, tekfir edilmez, belki onun hatası mağfiret olunur.

Hidayet kendine geldikten sonra, Resule muhalif olarak Müslümanların yolundan sapana gelince, o kafirdir.

Hevasına tabi olan, hakkı elde etmekte noksanlık eden, ilimsiz konuşan, asidir ve günahkardır. Sonra fasık olabilir veya sevabları fazla olur da seyyilerine üstün gelir.

Şununla beraber ben, benimle birlikte olanların bildiği gibi insanları, muayyen birini tekfir, tefsık ve masıyete nisbetten en çok nehyedenim. Ancak, üzerine risalet delili sabit olan hariçtir, o gibisi bazen kafir olur, bazen fasık bazen de asi olur.

Ben ikrar ederim ki Allahu teala şu ümmet için hataları affeder. Bu, kavli haberi ve ameli meselelerin hepsine şamildir.

Selefi salihin, şu meselelerin pek çoğunda tartışmışlar, onlardan hiç birinin tekfir ettiğine, tefsık ettiğine, masıyete nisbet ettiğine şahid olunmamıştır.

<<<İbni Teymiyye’nin görüşleri bile bu noktada mutedil iken, şimdiki yeni yetme ilim noksanı müçtehid müsveddelerinin, hemen ortaya atılıp Müslümanların en ufak bir hatasını bile şirkle tavsif etmesinin ne manası var???

İbni Teymiyye’nin sözlerini işlerine geldiği gibi değiştiren yontup kesip alarak Bektaşi usulünce cahillere yutturmaya çalışanların da foyası ortaya çıkmıştır. Her ne kadar ibni Teymiyye, ehli sünnetin cumhur ulemasına bir çok konuda muhalefet etmişse de, bu ve benzeri konulardaki görüşleri, ehli sünnetle uyuşmaktadır..

Ohalde, tekfir işini ona dayandırmanın, kasıttan başka bir izahı yoktur. Zaten yeni reformist hareket, başta vehhabiler ve selefiyyerciler, artık ibni Teymiyye ve benzerlerini de aşmışlar, artık kendileri içtihad eder olmuşlar…. Saptılar, saptırdılar… ayeti, onların halini gösterir.>>>

Ehli sünnete göre tekfir kaidesi: 1/72

Müslümanı tekfir etme hükmünü düşünmek, bu meselede son derece ihtiyatlı olmak gerekir. Klabinde tevhid olan birinden küfür şaibesinden bir şey zuhur ederse, ona karşı hüsnü zan üzere olmalı, bunu sırf cehaleti ve anlamaması ile tabir etmeliyiz.

O kişi bununla, imanını küfre değiştirmeyi kasdetmemiştir. Ona meseleyi açıklamamız, hatasını beyan etmemiz gerekir.

Mücmeli itikadı eimmetis Selef: 1/31

Evvelkisi: Ehli sünnet vel cemaat, Allahı birlemede (tevhid ilminde), kurtarıcı akaidi beyan etmişlerdir.

Meselelerde koruyan itikad: Ashabın adaleti, dört raşid halifenin üstünlüğü, Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali r.anhum. İlk asrın en hayırlı olduğu, imamet, işin ehli ile münazaa olmaması, cihadın devamı, masıyet ve günah sebebiyle –onu helal görmedikçe- müslümanın tekfir edilmemesi; ancak onu işleyenin küfrüne delalet eden kati delil varsa tekfir edilir, namazın kasden terki gibi.

<<<İşte bu gibi kati hususlarda ittifak eden ehli sünnet, rast gele bir hatadan dolayı bir müslümanı tekfir etmez, buna cüret etmez.

Tartışma konusu olan hadisi şeriflere gelince, geride söylediğimiz gibi onlar, evvela tehdit ve men kabilinden sayılır.

Sonra söyleyenin, karşısındaki müslümanı İslam harici oldu diye itikad etmesiyle olursa, o durumda hadisi şerifin zahirine göre, tekfir sözü söyleyene geri döner.

Kişide küfür alameti sayılan–açıktan islamın kati bir hükmünü inkar, hafife almak, alay etmek, puta tapmak, zünnar bağlamak, Kur’anı necasete atmak hakaret için tazimsizlik etmek, küfür nişanı olan haç v.s. takınmak gibi.- fiiller yoksa, onun zahirde muhalif olan sözünü tevil edip, hüsnü zanla onu kurtarmaya çalışmak, ona hatasını beyan edip uyandırmak lazımdır.

Ö.Çelik in şu sözleri:

………………………………….

<<

Hatib ebi Belta (RadiAllahu Anhu), Mekkeli kafir zındıklara "ey Mekkeliler! Resulullah, beldenizi fethetmeye geliyor. Onun destekçisi Allahtır vs" diye bir kadın aracılığıyla mektup gönderiyor. Bu mektup, Allah Resulüne inen vahiyle haber ediliyor, sonrasında ise kadın ve mektup bulunuyor. Allah Resulü'ne getiriliyor. Hz. Ömer, HAtib b. Ebi Belta'yı kastederek, "Ey Allah'ın Resulü! Emredin şu münafığın boynunu vurayım" diyor. Allah Resulü de diyor ki: "Ey Ömer! Sen nereden biliyorsun, belki Allah Bedire katılanların günahlarını bağışlamıştır" diyor.

Hadisle alakalı ayrıntılar için Sahihu buhari ve Sahihu Müslim'e bakabilirsiniz.

Hz. Ömer bir müslümanı haksız yere tekfir etti, ve onu öldürmeyi teklif etti.

Peki Allah Resulü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), "Ey Ömer! Sen kardeşini tekfirdin. O kafir değildir, ama sen kafir oldun" mu dedi?

Size göre böyle demesi gerekmez miydi? Ama demedi. Şimdi sizin bize naklettiğiniz ve delil olarak getirdiğiniz sahih hadislerle bu hadisi nasıl cem (birleştir)eceğiz? Sizin bakış açınızdan giderse bunlardan bir kısmını inkar etmeliyiz? >>>

………………………

Bu naklettiği olayda Hatıb Belta, zikredildiği gibi amelde yanlışlık yapmıştır, İslam ordusunun müşrikleri tarumar ederken orda bulunan kendi ailesi fertlerine de zarar geleceğini zannederek böyle bir şeye tevessül etmiştir. Bununla imandan çıkmış olmadı, bu sebeble öldürülmesine izin verilmedi. Hazreti Ömer’in r.a. İslami hiddeti, onu yanlış yapmaya götürmemiştir, böyle bir yanlışı da nakledilmemiştir. Hemen Efendimiz s.a.v müdahale etmiş, hatıb in kalbinde imanın mevcut olduğunu bildirerek engel olmuştur.

Aynı Ömer’in, Yahudi ile muhakeme olup hükme razı olmayan münafığın, Ömer’e gelerek muhakeme olmayı istemesinde, Ömer r.a. onun boynunu vurmuş ve bu olayı Efendimiz s.a.v ret etmemiştir.

Demek ki Ömer’in r.a. Hatın Belta’ya müdahalesi, zahirine göreydi ve Efendimizin s.a.v tasdiğini bekliyordu, kendi başına kimseyi tekfir veya münafıklıkla itham etmemiştir.

Bu zikredilen olay ile, diğer zikredilen hadisi şerifler arasında da çelişki yoktur, zira o raviler içinde Ömer’de r.a. vardır. Meseleleri en iyi şekilde muhakeme edenlerden biri olan Ömer r.a., hadisi şerften muradı da bizden daha iyi bilir. Rivayeti olduğu gibi nakletmiş yorum yapmamıştır. İtirazcı Ö. çelik ve benzerleri ise, bu farkı anlayacak yetenekte değiller herhalde…..

Ulemanın dediği gibi tehdit manasını alırsak, tekfir işinden son derece sakınmak lazım gelir. Diğer manada olursa, yani karşısındaki müslümanın kafir olduğunu, İslam dışı oldu ğunu itikad ederek derse, ve o kişi de böyle değilse, o zaman sözü kendisine döner.

 

Sayfa 1 - 6

  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  3 
  •  4 
  •  5 
  •  6 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.