.

.

Sapmış Fırkalara

E-posta Yazdır PDF

ŞİİLERİN SORGULANMASI....

Fanatik Şiilere birkaç sual...

01 Temmuz 2013 Pazartesi 00:11

Dünkü yazıda “Şia fanatizmi”ne dikkat çekmiş, “Hz. Hüseyin’in temiz adı ve şanlı kıyamı”nı kirli emellerine alet etmeye haklarının olmadığını vurgulamıştım. Bugün konuya farklı bir açıdan devam etmek istiyorum.

Türkiye Şiilerinin lideri Selahattin Özgündüz’ün “Mehdi’nin 1179. doğum yıldönümü” etkinliğindeki sözleri, hakikatlerin anlaşılması için akla bazı sualleri getiriyor. Şöyle ki:
“Hilafet”in tekrar kurulmasını istiyor musunuz? Hilafet kurulur da bir “Ehl-i Sünnet alimi Halife olursa”, itaat eder misiniz?
Kendinize “Ehl-i Sünnet”i mi daha yakın görüyorsunuz, “Şia” içindeki “gulat” fırkaları mı? Sizce, mesela “Nusayri inancı”na sahip olanlar Müslüman mı?
“Ehl-i Sünnet üzere bir devlet” sizi rahatsız eder mi? Afganistan’da ve Suriye’de Ehl-i Sünnet Müslümanların İslam devleti kurmasına niçin yardımcı olmuyor da köstek oluyorsunuz?
“Ehl-i Sünnet Müslümanlara karşı savaşmak” sizin için “cihad” mı, “strateji” mi, yoksa “gaflet ve dalalet” mi? Cihad ise, küfür güçlerine karşı cihad etmezken, Ehl-i Sünnet kâfir mi ki Şiiler cihada çıksın? Strateji ise, Müslümanı öldürmeye varan bir strateji Kur’an’a uygun mu? Gaflet ve dalalet ise, derhal vazgeçmeli değil mi? “Vazgeçtik” deniyorsa, Hizbullah militanlarının ve İran’ın ajanları ile özel kuvvetlerinin Esed’in yanında savaşmaya son vermesi, Şia unsurlarının Esed’e desteğini çekmesi gerekmez mi? Afganistan’da ve Irak’ta yürütülen “kirli oyunlar”a son verilmeli değil mi?
Hz. Ebubekir’e ve Hz. Ömer’e niçin düşmansınız? Bu düşmanlıktan vazgeçtiğinizi ilan eder misiniz? Eğer düşman değilseniz, Şia kitaplarındaki bu iki sahabeyi “put” olarak tanımlayan ifadeleri açıkça reddedebilir, kitaplarınızdan çıkarabilir misiniz? Biz çocuklarımıza seve seve “Hasan”, “Hüseyin”, “Ali” isimlerini veriyoruz. Herhangi biriniz oğluna “Ömer” adını verir mi?
Bu olumsuz tavırla “Müslümanların vahdeti”ni nasıl sağlayacaksınız? Sahi, Müslümanların vahdetini sağlama derdiniz var mı? Varsa, bunu herkesi Şiileştirerek mi sağlayacaksınız?
“İran yayılmacılık yapıyor” diyenlere seslenerek, “İran hangi ülkenin toprağına girdi? Hangi ülkeye yayılmacılık yaptı?” diye soruyorsunuz. Peki, İran’ın Irak’ta, Afganistan’da, Suriye’de yaptıklarına ne demeli? Afrika’da İslam adı altında “Şia propagandası” yapmak da neyin nesi? Mezhebini anlatacağına İslam’ı anlatsana?
Asker gönderip Esed zaliminin yanında Müslümanlara karşı savaşmak, üstelik de sanki onlar Müslüman değilmiş gibi Hz. Hüseyin’in adını kullanarak ele geçirdiğin bölgelerde Müslümanların mallarını talan etmek yayılmacılık değil mi? Yayılacaksan, git gayrimüslim beldelerde İslam’ı tebliğ ederek yayıl ve bari onların da İslamlaşmasına vesile ol!
Türkiye’de ne kadar Şii nüfus var da, “en büyük Şii havzalarından biri”ni kurmak için yoğun bir faaliyet içindesiniz? Alevi dedelerini İran’a götürüp Hamaney’le görüştürmek ne anlama geliyor? Bunlar, “Şah İsmail’in yayılma politikası”nı diriltmek anlamına gelmiyor mu?
“Şii camileri” açarak cemaatinizi ve ibadethanenizi Müslümanlardan ayırıyorsunuz. Buna son vermeyi düşünüyor musunuz? Ehl-i Sünnet bir imamın ardında namaz kılar mısınız? Tahran’a Ehl-i Sünnet Müslümanlar için cami yapılmasına taraftar mısınız?
İslam’ı anarken bile abdest gerekmezken, Şiilik İslam’dan daha mı üstün ki “Şiilik, abdestsiz ağızların telaffuz edeceği bir kelime değil” diyorsunuz? “Şiilik”in Türkçesi’nin “Alevilik” olduğunu söylerken, nazarınızda “Kemalist”, “demokrat”, “Laik”, “bînamaz”, “Şeriat düşmanı” ve bilumum “İslam karşıtı inanç, söylem ve eylem”lerin taraftarı olan bir kısım Aleviler de Müslüman mı? Müslümansa, nasıl ve neye göre?
Sizde Müslümanlara karşı bile kullandığınız “takıyye” imanın şartları arasındayken, “İran benim ülkeme göz dikmişse, yayılmacı, emperyalist emeller besliyorsa, ülkeme saldırıyorsa.... biz İran’la savaşacağız” sözünüze nasıl inanacağız? İnanmamızı istiyorsanız, İran’ın “Şia yayılmacılığı”na, Ehl-i sünnet Müslümanları Şiileştirme faaliyetlerine karşı çıkın; bunu yapabilir misiniz?
Sadece “Müslüman” olmak yetmiyor mu da, “Ben Müslümanım, ben Aleviyim, ben Caferiyim, ben Mehdeviyim” diyerek bunları birlikte söyleme gereğini hissettiniz? Yoksa bu sözler, İslam’ı “Alevilik, Caferilik, Mehdevilik”ten ibaret görme anlayışının bir ürünü mü? Bugünkü biçimiyle “Şiilik”, iddia ettiğiniz gibi, Rasulullah’ın hangi sözünde, Kur’an’ın hangi ayetinde yer alıyor? Bildiğimizin dışında başka bir Kur’an mı var? Allah’tan gelen, Rasulullah’ın tebliğ edip yaşadığı “İslam” mı, yoksa “Şiilik” mi? Yoksa bu ifadeleriniz, içinizde taşıdığınız bir “ideal”in dışavurumu niteliğindeki “Bütün alemin kralıdır Şiilik” sözünüzün gereği mi? Bütün alemin kralı olmaya çalışan, “yayılmacı” olmaz da ne yapar?
Şimdilik bu kadar... Bu suallerin cevapları, aramızdaki “güven sorunu”nu gidermek için de önemli. Cevap bekliyorum.

E-posta Yazdır PDF

YAŞAR NURİ AHIRETİ (DİRİLİŞ, AZAB, HESAP, AMELLERİN TARTILMASI, EBEDİ HAYATI) İNKAR ETTİ……DİKKAT EDİN BU FIRTINAYA YAKALANMAYIN….

Y. Nuri’nin Mayıs 2012 de show tv de yayınlanan konuşması, kendinin ne kadar inkarcı ve zavallı olduğunu bir kez daha ortaya dökmüştür. Yılların prof’u falcılardan ve Hint felsefesinden etkilenmiş ki artık reenkarnasyon masalını diline dolamış.

Konuşmasından özetlediğimiz bölümleri aşağıya aldık… Cevaplarını da ilave ettik… Allahu Teala bizleri ahır zaman fitnelerinden muhafaza eylesin….

1-<<<Allahu Teala insan yapısını kodlamış, yüz elli yıla kadar yaşayabilir, bunu yüz elli yılın altına çekmek insanın davranışıyla alakalıdır, yoksa cenabı Hak zalim mi yani, sana şu kadar yıl sana şukadar yıl , niçin sebeb ne? Herkese aynı yılı vermiş yüz elli yıla kadar yaşayabilirsiniz gerisi size kalmış, değişmez kanun kader budur, Allah herkese göre bir kader takdir ederse Allah zalim olur, Emevi zalimleri kendi zulümlerini kapatmak için Allahı zulümlerine alet ettiler bu kader kavramı….>>>

C-1- Herkese yüz elli yıl verilmiş yalanını nerden bulmuş? Adem a.s. ın ömrü bin sene olduğu söylenir, Nuh a.s. ın bin seneden fazla, bazı kavimlerin fertlerinin kıssalarında üç bin sene, iki bin sene dört yüz sene, beşyüz sene yaşayanların kıssaları vardır. İbrahim a.s ve İmran gibi bazılarının yüz sene civarı. Bu ümmetin ömrü de 70-100 arasıdır. Nebi sallallahü aleyhi ve sellem’İn ömrü 63 seneydi. Şimdi hangisinden 150 seneyi bulmuş çıkartmış… Sadefe felsefe, mantık ve hayal mahsülü olan fikrini Allahu tealaya iftira ederek sayıklamış….

<< Allah herkese göre bir kader takdir ederse Allah zalim olur>> Bu sözü de kaderi inkardır ve kader mefhumunu anlamadığını bildirir. Allahu Teala faili muhtardır, dilediği gibi tasarruf etme hakkına sahiptir ve yaptığından sorulmaz. Sahih hadisi şeriflerde insanın ana rahminde yaratılığının üç adet kırk günle (120) tamam olduğu ve sonra bir görevli melek gönderilerek dört kelimeyi yazmasıyla emredildiği zikredilmiştir bu rivayet son derece malum ve meşhurdur. <Rızkını, amelini, ecelini, iyimi kötü mü olduğunu yazmakla emredilir.>

Bu rivayet ve benzerlerinden anlaşılan husus, herkes için değişik kader tayin edilmiş ve imtihan şekilleri farklı yapılmıştır. Zaten böyle olmasa eşyanın tabiatına zıt olurdu, zira herkes için aynı şeyler takdir edilirse ozaman insanlar arasındaki sosyal ictimai hayatın çeşitliliği olmazdı ve bu kadar teferruatlı bir hayat zuhur etmezdi, belki monoton sabit bir hayat olup belli kalıplar içinde sürerdi. Ama “hergün bir iştedir..” ayetinin beyanına göre sürekli değişik olaylar ve haller yaratan rabbimiz kemalatlarını göstermeyi sevmiştir.  Hatta bütün peygamberlerin hayatlarını incelerse sayısız teferruat görürüz. O halde kaderler farklıdır, ama neticede hasıl olan imtihan herkes için dünya hayatında mevcuttur.

“O Allah ki sizi çamurdan yarattı sonra ecele hükmetti, tayin edilmiş ecel O’nun yanındadır, sonra siz şüphe ediyorsunuz…” (En’am: 2)

Bu ve benzeri ayetler de ecellerin Allah tarafından tayin edildiğini, müddetini de ancak kendisinin bildiğini beyan ediyor. O halde 150 sene veya başka bir söz ile kayıtlamak, şu ve benzeri ayetleri inkardır….

Her şeyin ezelde tayin edilip takdir edildiği hakkında bir çok ayet vardır.

“Her şeyi, açık kitapta (Levhi mahfuz) yazdık-zabdettik…” (Yasin:12)

“Aranızda ölümü biz takdir ettik, (Bu konuda) bizim önümüze geçilmez.” (Vakıa: 60)

“Her ümmet için bir ecel vardır, ecelleri gelince bir an geri bırakılmazlar ve bir an da öne alınmazlar.” (A’raf: 34)

“Muhakkak Allah’ın tayin ettiği ecel gelince, ertelenmez.” (Nuh: 4) 

“Hiçbir kimse Allahın izni olmadan ölme. Ölüm belirli bir süreye (tayin edilmiş ecel) göre yazılmıştır.” (Ali İmran: 145)

Şimdi bu ayetler ecelin sadece Allahu Teala tarafından bilindiğini açıkça beyan ederken, birinin kalkıp belli bir miktar ile tayin etmesi, ancak ve ancak küfür ve inkar olur…

Emevilerin zulümlerine perde olması için kader konusunu ortaya attıkları iddiası, aslında Şiilerin iftirasıdır. Bu sözü ortalıkta boy gösterten bir çok zavallı da zırvalamaktadır.. Asıl dertleri kaderi inkar ve Hazreti Muaviye r.a gibi büyük bir ashaba dil uzatmaktır, ancak ashaba dil uzatanların aslında Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) iman etmedikleri de bir gerçektir.

Onlara sormak lazım; Emevi dönemi kaç sene sürdü? 80 küsür…. Ondan evvel Asrı saadet ve Raşit halifelerin dönemi 53 sene civarında olup bu dönemde din tamam olmuş ve Allahu Teala din olarak islamdan razı olduğunu bildiren ayetini indirmişti. Dinin asılarında itikadi konular ve haram – helal meselelerinde asla sapma olmayacağı beyan edilmişti. Belki bazı ictihadi konularda tartışmalar olacağı da bildirilmişti. Bu durumlarda ne yapılması lazım geldiğini soran sahabelere cevaben “Benim ve Raşit halifelerimin yolu..” diyerek sıratı müstekimi beyan eden Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem mucizevi bir şekilde ileriki durumları haber vermişti.

O halde Emevilerin yapacağı yanlışların sadece kendilerini bağlayacağı ve dine zarar vermeyeceği de anlaşılmış oldu. Üstelik Emevilerden sonra hılafeti alan Abbasiler 500 küsür sene iktidarda olup hemen Emevilerin icraatlarını alt-üst ederek islama kendi anlayışları üzere hizmet etmişlerdi. İmamı A’zam r.a her iki dönemde yaşamış ve olaylara vakıftı, yapılan zulumlere karşı mücadele etti, yanlışlara yol vermemek için fetva makamına geçmedi ve bu yüzden Abbasi halifeleri tarafından hapsedildi ve hapiste şehid oldu.. Şimdi biri kalkıp ta Abbasiler dini değiştirdi diyormu? Yok… Ohalde Emeviler de dini değiştirmek gibi büyük bir suç işlememişledir, belki insanları idare etmek için bazı haksızlıkları işlemişlerdir.  Amelerini Allahu Teala hesaba çekip karşılığını verecektir, bize düşen şey ibret almaktır.

Ancak Y. Nuri ve benzeri (M.İslamoğlu) gibi sapıkların, kendi yamukluklarını inkarlarını örtmek için Emevilere saldırması sinsi bir Yahudi hilesidir, fakat işe yaramaz…

2-<<Reenkarnasyonu dışlayarak hayatı izah edemezsiniz Hintli bunu  8 bin yıl evvel bulmuş. Yani reenkarnasyok yoktur hıret inancına aykırıdır, git şurdan ne aykırısı ahıret inancının en büyük takviye edicisi reenkarnas yondur. Onsuz hayatı izah edemezsiniz.>>>

C-2- En temel eserlerde bile dünyanın ömrünün 7 bin sene olduğu zikredilir ken, 8 bin yıl evvel Hintlinin yaşadığını nerden bilmiş….. Hintlinin Brahman ve Buda gibi sapık inançları, asıl tevhid dinlerinden ayrılmakla meydana gelmiş dalalet yollarıdır, bunların içinde bazı güzelliklerin olması kimseyi yanıltmasın, zira o güzellikler insan fıtratının gereği olup bütün hak dinlerin peygamberlerinin öğrettiği genel hususlardır… Brahmanlar ve Budistler o güzellikleri çalıp kendi yalan ve hilelerini süslü göstermek istemişlerdir.

Y. Nuri gibi yılların prof’u olan (güya) akıllı birinin, hak din islamın beyanlarını, ulemanın sözlerini bırakıp ta kahin ve falcı şaşkın bir Hintliye uyması ne ile izah edilecek? Zavallı, namaz oruç zekat gibi hükümleri olmayan haram helal kavramı bulunmayan bir yolu nefsine hoş görmekle aslında nefsini ilahlaştırmıştır, ama haberi yok….

< ne aykırısı ahıret inancının en büyük takviye edicisi reenkarnas yondur>

Bu sözü ve evvelindeki çıkışı, aslında ahıret inancındaki sapmaların zuhurudur… Asıl haber verilen ve bizden kabul edip hazırlanılması istenen ahıret nerde, Y. Nuri ve diğer batılların düşündükleri hayal ettikleri ahıret nerde…. İkisi birbirinden çok farklı… Zira bizim inandığımız ahıre ceza yurdudur, yani amellerin karşılık göreceği gerçek bir hayattır, mecaz ve hayal değildir, şu an bile yaratılmışlardır ve ebediyen yok olmazlar. Ahırete gidildiğinde artık dünyaya dönüş olmaz, zira dünya ve bu alem yok olmuştur..

Reenkarnasyoncuların inandığı bir ahıret varsa orası, kendilerince hayal ettikleri bir yer olup ölüler oraya çıkıp geri gelebiliyorlar…. Böyle bir yere ahıret denmez… Bu şekilde ölmeye de ölüm denmez bilki adam komaya girmiştir ve bir müddet sonra uyanmıştır… Buna ölüm denmez.. Ölümde bedenden ruh ayrılacak ve beden toprağa konulacaktır. Ruh ise makamına çıkıp kıyameti bekleyecektir. Kabirdeki bedeniyle irtibatlandırılacak ve kabrin azabı veya nimetinden haberdar olacaktır. Bu aleme berzah (kabir) alemi denir. Bundan sonra kıyamet kopunca asıl ahıret başlayacak ve artık asla dönüş imkanı olmayacak… Bu şekilde bir ahıret anlayışı sadece ehli sünnette vardır..

Reenkarnasyoncuların inandıkları ahıret, hayallerindeki tasavvur ettikleri bir yerdir…

3-<<<Eski hayatlar yeni gelişleri etkiliyor, hiçbir şeyi hatırlayamayacak sınız. Siz adam gibi yaşamanın önüne konmuş evrensel şartlarına uyarak yaşayacaksınız. Biri orda doğuyor biri burada biri kör, biri malul, öbürü sefalet içinde Allah zulum mü yapıyor…. >>>

C-3- Bu sözü de büyük bir küfürdür, zira geri gelişi iddia etmek, bir çok ayeti inkardır.

“Sonunda, onlardan birine ölüm geldiği zaman, der ki: "Rabbim, beni geri çevir ki, geride bıraktığım (dünya) da salih amellerde bulunayım." Asla (geri geliş olmaz), gerçekten bu, yalnızca bir sözdür, bunu da kendisi söylemektedir. Onların önlerinde, diriltilip kaldırılacakları güne kadar bir engel (berzah) vardır.” (Mü'minun Suresi, 99-100)

“Yıkıma uğrattığımız bir ülkeye (tekrar dünya hayatı) imkansız (haram) dır; hiç şüphesiz onlar, (dünyaya) bir daha geri dönmeyecekler.” (Enbiya Suresi, 95)

Ayetler dünyanın geçici olduğunu, her şeyin fani olduğunu beyan ediyor. Ama Y. Nuri artık ayet anlayacak halde değil, galiba hipnotizma olmuş…

4-<<<Ahıret denen yerde mahşerde bütün insanlığı toplayacaklar ve orada bir terazi kurulacak ve herkesi orda… böyle bir şeyin olacağına kafanız basıyormu, bunlar müteşabih konulardır,…>>>

C-4- Bu söz de ahırette toplanma dediğimiz mahşeri inkardır ve küfürdür. Ahıreti inkar cezayı ve nimetleri de inkardır  ve imanın en önemli kısmını yok saymaktır.

“Allaha karşı gelmekten sakının ve O’nun huzuruna toplanacağınızı bilin.” (Bakara: 203)

“Andolsun, ölseniz de öldürülseniz de Allahın huzurunda toplana caksınız.” (Ali İmran: 158)

“Bilsin ki O, onların hepsini huzuruna toplayacaktır.” (Nisa: 172)

 “Huzurunda toplanacağınız Allah’a karşı gelmekten sakının.” (Maide: 96)

“ve bunların (topluca hesap yerine) sevkedilecekleri günü hatırla.” (Neml: 83)  Daha bir çok ayeti kerime mahşere toplanılacağını ve hesapların yapılarak amellerin tartılacağını bildirir.

“O gün amellerin tartılması da haktır. Kimlerin sevabı ağır basarsa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (A’raf: 8)

“İşte o vakit, kimin tartıları ağır gelmişse, artık o, hoşnut olacağı bir hayat içinde olacaktır.” (Karia: 6-7)

Şimdi bu ayetler karşısında mahşerin ve tartıların olmadığını iddia etmek veya bunları mecaza yormak elbette inkarcı felsefeciler ve zındıkların işidir.. Y. Nuri den bunu beklemezdik…  

5-<<<Kur’an her yaratılan ruha bir kredi veriyor… Kur’anı adam gibi okumadılar ki… ber onu bulanlardan biriyim… Bu kredinin adı ömür, bunu adam gibi kullanan bir kere gelir kullanır hakkını verir  ve gider öbür alemlerde devam eder.  Krediyi ihlal eden krediye ihanet eden haklarını çiğneyen tekrar gelir bidaha gelir olmadı bidaha gelir, faturayı ödeyene kadar gelir, nasıl ödeyecek, bu dünyada çektikleriyle, Allahtan fazla merhametli olmaya da kalkmayın denmiştir. 

Adam geçmişte yaptıklarının hesabını burada ödüyorsa sen bunun önüne set çekemezsin… >>>

Bu açıklamaları da gidenin geri gelmesinin güya aklınca izahı… hayret bunu kendince bir ceza ödemeyle izaha kalkmış. Ceza yurdu ahırettir, dünya imtihan yeridir, asıl ceza (karşılıklar) ahırette görülecek.

“O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.” (Mülk: 2)

“Dünya hayatı, aldatıcı meta’dan başka bir şey değildir.” (Ali İmran: 185)

“Dünya hayatı bir oyun ve elencedir. Elbetteki ahıret yurdu Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için daha hayırlıdır. Hala akıllanmayacak mısınız.” (En’am: 32)

“İnsanların hangisinin daha güzel amel yaptığını deneyelin diye şüphesiz biz yeryüzündeki şeyleri ona bir ziynet yaptık.” (Kehf: 7)

Ahıretin, ebedi ceza yurdu olduğunu ifade eden ayetlere gelelim:

“Din gününün sahibi.” (Fatiha: 4)

“Hesap ve ceza mutlaka gerçekleşecektir.” (Zariyat:6)

“Bu hüküm ve ayırma günüdür..” (Mürselat: 38)

“Şüphesiz hüküm ve ayırma günü belirlenmiş bir vakittir.” (Nebe: 17)

“Allah şöyle dedi: Çekil git. Onlardan kim sana uyarsa kuşkusuz cehennem tam bir karşılık olarak hepinizin cezası olacaktır.” (İsra: 63)

6-<<<Ben ikinci sefermi geldim kaç sefer geldim bilmiyorum….

Vallahi bilmem Morgının bana dediğine göre üçüncü gelişim benim  bende  bir takım haltlar işlemişim, yanlış yapmışım,  evvelki gelişimde Suriye dolayla rında komutanmışım…>>>

C- 6- Bu sözleri de ölümü ve ahıreti inkardır. Zira ölen bu alemden çıkmıştır, kabir alemine intikal etmiştir, kıyametin kopmasıyla diltilip mahşere çıkacaktır. Peygamberimizin bildirdiği ve Kur’anın haber verdiği olay bu şekildedir, hayal mahsulleriyle veya kahin-falcı taifesinin uydurmalarıyla inkara kalkmak, hiçbir akıl sahibinin yapacağı bir yanlışlık değildir, ancak aklını kaybedip nefsini ilah edinenlerin zırvalaması olabilir. Yılların prof’u gitmiş bir kahinden falcıdan akıl almış ve ona uymuş… Vay halimize…. Kainatın Efendisi sallallahü aleyhi ve sellem ve onun varisi olan alimlerin sözleri nerde kaldı, kimin dinine iman ettin, gabya imanın nerde, aklınlamı ahıreti anlayacaksın… o zaman peygambere ne gerek vardı, sen bu sözlerinle peygamberi de devre dışı bıraktın, kendin mi karar vereceksin… herkes aynısını veya bir benzerini söyleyebilir, bu durumda kimin dediği isabetli olacak….

Burada yanlış yaptığını itiraf ediyor, zira bütün kafirler ahırete yollandığını anlayınca yanlış yaptıklarını itiraf edip geri dönmek isteyecekler ama buna izin verilme yecek, işte ayeti kerime:

“Sonunda, onlardan birine ölüm geldiği zaman, der ki: "Rabbim, beni geri çevir ki, geride bıraktığım (dünya) da salih amellerde bulunayım." Asla (geri geliş olmaz), gerçekten bu, yalnızca bir sözdür, bunu da kendisi söylemektedir. Onların önlerinde, diriltilip kaldırılacakları güne kadar bir engel (berzah) vardır.” (Mü'minun Suresi, 99-100) 

7-<<<Bazı ruhların gelişleri kendi hatalarını tamirden çok hemcinslerine ışık tutmak için olur…

Zenci bir kadın falcı diyebiliriz, elimi bir saate yakın ne okur… korkunç bir kadın… inanmak çok ağır bi tabir, bunları safsata görmek te isabetli değil…>>> 

Bu sözüyle güya kendinin geri gelişinin insanlara ışık tutmak için olduğunu söylüyor…. Yani ilahi emirle gelmiş acaba yakında peygamber olduğunu mu söyleyecek.. Bunun alt yapısını mı hazırlıyor… veya peygamberle görüştüğünü mü söyleyecek… yani ondan haber getirdiğini söylemek için….. Herneyse giden bir daha bu dünyaya gelemez, öyle olsaydı açık bir şekilde bunu Kur’an ve Resulullah s.a.v. haber verirdi ve sonraki gelişlerinizde işi sıkı tutun derdi.. Böyle bir şey yok ve asla buna da ihtimal yok…

Falcı kadının sözleri onda tesir etmiş ki inkar edilemez diyor… Şu hale bakın….. Biz İslami bir konuda bir alimin keşfi ve anlayışıyla söylediği bir husus zikretsek, hemen delilin nedir bu uydurmadır v.s. saldırırlar inkar ederler… ama kendileri zırvalayınca kimseden çıt çıkmıyor, niçin diğer prof. lar bu adama itiraz etmemişler acaba… Bayındır, islamoğlu, Karaman, Bayraklı, Okuyan v.s. prof. lara ne oldu da dilleri tutuldu…. Onlarda mı böyle acaba…..

Netice: Reenkarnasyona inanan Y.Nuri ve benzeri kişiler, ölümü, dirilmeyi, gerçek ahıret hayatını, hesapları, cezayı, Kur’anı ve peygamberi inkar etmiş olurlar.. O halde hükümlerini kendileri vermiş oldular, bizim bir şey dememize gerek kalmamıştır…

Cuma, 12 Ekim 2012 14:28 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

Ezandan etkilendi, Müslüman olacak

Oscar ödüllü ünlü oyuncu Liam Neeson, 'Taken 2' filminin çekimleri için bulunduğu'da dinlediği ezandan çok etkilendiğini söyleyerek Müslüman olmayı düşündüğünü açıkladı.
 

59 yaşındaki Hollywood yıldızı, Katolik inancını bırakarak Müslüman olabileceğini yazdı. Gazetedeki habere göre, geçtiğimiz aralık ayında 'Taken 2' filminin çekimleri için İstanbul'da bulunan Kuzey İrlandalı oyuncu, ezandan çok etkilendiğini itiraf ederek 'ezan sesi ilk hafta beni deli ediyordu ancak daha sonra kendimi bulmamı sağladı, bu en güzel şey' dedi.

CAMİLER MÜSLÜMAN OLMAYI DÜŞÜNDÜRMÜŞ
Milliyet'in İngiliz The Sun gazetesine dayandırdığı haberine göre, İstanbul'daki camilerden çok etkilendiğini söyleyen Neeson, bazılarının muhteşemliği karşısında şaşkına düştüğünü ve camilerin kendini Müslüman olmayı düşündürdüğünü belirtti.

2009 yılındaki kayak sporu kazasında 45 yaşındaki eşi Natasha Richardson'ı kaybeden ünlü oyuncu, katolik olarak yetiştirildiğini ancak biliçsizce insanların her gün 'Bu dünyada ne yapıyoruz? 'Bütün bunlar ne anlama geliyor?'sorunlarını sorduğunu söyledi.
 

Tanrı ve Tanrı'nın yokluğu hakkında kitaplar okuduğunu da söyleyen Liam Neeson, 'Taken 2' filminin çekimleri için aralık ayında İstanbul'a gelmişti.

NOT:

Demekki ezan, cami, sakal, şalvar, çarşaf v.s. diğer alametler, insanları düşündürüyor, eğer nasibi varsa imana ve cennete kavuşur inşaallah.. diyaloğa hiç gerek yok..... sen doğru yaşa, kız erkek bir ara doldurarak islami okul diye millete yutturma din adına nefsini öne sokma, Allahın dinini Resulullahın getirdiği gibi yaşa neticeyi ALlahu teala yaratacak hidayet onun elindedir sen istikametten ayrılma, taviz verme.

 
Pazartesi, 30 Temmuz 2012 10:22 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

MASONLUĞUN SARIKLI ŞÖVALYELERİ

Masonluğun Üç Sarıklı Şövalyesi Afganî, Abduh, Reşid Rıza

Şu üç ismi hiçbir uyanık ve şuurlu Ehl-i Sünnet Müslümanı hatırından çıkartmamalıdır: Cemaleddin Afganî, Muhammed Abduh, Reşid Rıza.

Şu üç ismi hiçbir uyanık ve şuurlu Ehl-i Sünnet Müslümanı hatırından çıkartmamalıdır: Cemaleddin Afganî, Muhammed Abduh, Reşid Rıza.

Bunların müşterek özelliği üçünün de sarıklı Farmason olmasıdır.

Bunların üçü de İslam'da reform, yenilik, değişim taraftarıdır.

Afganî, asıl kimliğini gizleyerek Müslümanları aldatmıştır.

O, aslen İran'ın Esedabad şehrine mensup olduğu halde kendisini Afgan göstermiştir.

O, aslen Şiî olduğu halde kendisini Sünnî göstermiştir.

Böylece "Bizi aldatan bizden değildir" hadîsinin tehdidi altına girmiştir.

Bunların üçü de Osmanlı Hilafetinin yıkılmasında, doğrudan doğruya veya dolaylı olarak rol oynamıştır.

Bunların üçü de Ehl-i Sünnet ve Cemaat İslamlığına büyük zarar vermiştir.

Masonluk nedir?.. Evrensel, gizli ve özel bir kardeşlik hareketi perdesi altında dünyayı ve insanlığı hakimiyeti altına almak isteyen bir tür dindir. Masonlar iki ana gruba ayrılır: Allah'a inanan Masonlar. Allah'a inanmayan, kimi agnostik, kimi ateist Masonlar.

İki Mason grubu da İslam'a, Kur'ana, Şeriata, Hilafete karşıdır.

Masonlar kendi aralarına Hıristiyanları ve Müslümanları alırlar ama Masonluğu diğer dinlerden üstün kabul ederler.

Afganî, Abduh, Reşid Rıza Masonluğun İslam dünyasında üç büyük ajanı, üç şövalyesi olmuştur.

Afganî ve Abduh'un Masonlukları dışında Bahailikle de alakaları olduğuna dair iddialar ve belgeler vardır.

Hindistan arşivlerindeki şu belge hayli dikkat çekicidir:

(C:S:B) Report of D. E. McCracken, dated 14 August 1897, in file foreign: Secret E, Sept. 1898, no. 100. pp. 13-14; national archives of the governement of India, New Delhi.

Abduh Abdul Baha ile şahsen görüşmüş ve onun hakkında sitayişkar cümleler yazmıştır.

(Colm Juan R. I., "Rashid Rida on the Bahai Faith: A Utilitarian Theory of the Spread of Religions", Arab Studies Quarterly 5, 3 (Summer 1983): 278)

Bugünkü İslam dünyasındaki modernist, reformist, bazısı aşırı, bazısı ılımlı akım ve hareketlerde bu üçlünün büyük tesirleri ve tuzu biberi vardır.

Ehl-i Sünnet uleması, fukahası ve mürşidleri Masonluğa karşı olmuş, onu bir küfür ve fesat hareketi olarak görmüştür.

Hiçbir İslam aliminin, fakihinin, mürşidinin Bahailiğe en ufak bir sempatisi olmamış, görülmemiştir.

(Türkiye'de Bahaî cemaati vardır. Hattâ son birkaç yıl içinde onlardarn birinin bir üniversiteye rektör tayin edildiğini duymuştum.)

Devlet-i Aliyye-i Osmaniye'nin yıkılmasında Masonlar büyük rol oynamıştır.

Hilafetin yıkılmasında Masonlar büyük rol oynamıştır.

Şeriatın kaldırılmasında Masonların büyük rolü vardır.

İslam medreselerinin kapatılmasında Masonların rolü büyüktür.

Bugün Türkiye'de bazı reformcu ve aykırı ilahiyatçılar Afganî'nin, Abduh'un, Reşid Rıza'nın hayranıdır ve onların izinden gitmektedir.

Alim, fakih, arif bir Müslümanın bu üç Masonun peşinden gitmesi, onları sevmesi, onların metot ve doktrinini benimsemesi dinen caiz olur mu?

Âqil ve bilge Müslümanların bu konuyu tartışmaları gerekir.

Kur'an tek hak, muteber, geçerli dinin İslam olduğunu, Allah'ın İslam'dan başka din kabul etmeyeceğini çok açık, çok seçik, çok vâzıh, çok sarih şekilde bildirmektedir.

Bir insan nasıl, hem Müslüman, hem Hıristiyan olamazsa; hem Mason, hem Müslüman olabilir mi?

Birtakım reformcu, yenilikçi, değişimci, yeni İslamcı ilahiyatçıların, Afganî, Abduh ve Reşid Rıza sevgilerini Ümmet'e açıklamaları ve savunabilirlerse kendilerini savunmaları onlar için bir vicdan vazifesidir.

Sünnî Müslümanlar bu üç ismi, bu sacayağını, Masonluk dininin bu üç şövalyesini bir an bile hatırlarından çıkartmamalıdır.

Onlar Osmanlı Hilafetini yıkarak, Müslümanlık alemini perişanlığa, esarete, zillete sürüklemiştir.

İslam alemi onların ektikleri zehirli tohumların ekinleriyle kaplanmıştır.

Onlar, bilerek veya bilmeyerek emperyalizme, sömürgeciliğe, global Kapitalizme ve Liberalizme hizmet etmiştir.

Ehl-i Sünnet Müslümanları böyle şâibeli, bulaşık, karışık, bulanık adamların peşinden gitmez.

Bizim yakın tarihteki imamlarımız Şeyhülislam Mustafa Sabri, Muhammed Zâhid el-Kevserî, Yusuf İsmail en-Nebhanî, Halid-i Bağdadî, Şeyh/İmam Şâmil, Ahmed Zeyni Dahlan, Abdülhakim Arvasî, Muhammed Zâfir el-Medenî, Ebu'l-Hüda es-Sayyadî ve benzeri ehl-i Sünnet uleması, mürşidleri ve mücahidleridir.

Peygamberimizin zuhurundan, risaletini ilanından, tebligatından itibaren önceki dinler ve şeriatlar nesh olunmuş, yürürlüktan kaldırılmıştır.

İslam, tek hak din oluşunda hiçbir ortaklık kabul etmez.

Masonluk, kendini dinlerin üzerinde gören bir doktrin olarak Kur'ana, Sünnete, Şeriata göre merduttur.

Afganî, Abduh, Reşid Rıza merduttur.

Onlan Müslümanlara önder olmaz, baş olmaz, örnek olmaz.

Onların yolundan gidilmez.

Onların eteklerini tutarak Mevla bulunmaz.

Gerçek, icazetli, muhlis, muttaki Ehl-i Sünnet ulemasının, fukahasının, mürşidlerinin peşinden gidenler Resulullahın (Salat ve selam olsun ona) hidayet yolunda olur ve Mevlasını bulur.

Afganî'nin, Abduh'un, Reşid Rıza'nın yolundan gidenler, silsilenin sonunda Masonların Hiram Ustasını bulur. Hiram Usta'nın yolu necat yolu değildir. Hiram Usta'nın eteğine tutunarak ebedî saadet bulunmaz, Cennete girilmez.

Fa'tebirû yâ ülü'l-ebsar...

 

 

Pazartesi, 30 Temmuz 2012 10:38 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

'Arş'ın inlemesi' ve 'ip sarkıtma' hadisleri

Ebubekir Sifil - Milli Gazete
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

'Arş'ın inlemesi' ve 'ip sarkıtma' hadisleri

Allah Teala'nın mekândan ve zamandan münezzeh olduğu hakikatinin Kur'an'dan, Sünnet'ten ve ma'kulattan delilleri vardır. Bu deliller Allah Teala'nın muhdes varlıklara ve cisimlere mahsus özelliklerden münezzeh olduğunu hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde göstermektedir.

Bütün mahlukatı olduğu gibi, mekânı da yaratan Allah Teala'dır. O, yarattığı diğer varlıklara muhtaç olmadığı gibi, mekâna da muhtaç değildir. Eğer, "Allah Teala, ihtiyacı bulunmaksızın bir mekâna hulul etmiş, mesela Arş'a (üzerine yerleşip mekân tutmak anlamında) istiva etmiştir demenin ne sakıncası olabilir?" diye sorulacak olursa şöyle deriz: Bir mekânda yer tutmak cisimlere mahsus bir özelliktir. Dolayısıyla her ne ki bir mekânda bulunmaktadır; o kaçınılmaz olarak cisimdir.

Eğer "Mekânı yaratmadan önce O'nun zatını mekânla bağlantılı düşünemediğimiz halde, Arş'a istiva ettiğini haber verdikten sonra O'nun Arş'ın üzerinde olduğunu (mekân tutmak anlamında) söyleyebiliriz" denirse bu, O'nun, Arş'ı yarattıktan sonra cisimlere mahsus bir özelliğe büründüğünü -haşa- söylemek anlamına gelir. Bu ise kemal halinden nakıs hale intikal demektir ki, Allah Teala hakkında böyle bir şey tasavvur olunamaz.

Kur'an'da, "Secde et ve yaklaş"1 buyurulur. Yani kul secde ederek Allah Teala'ya yaklaşacaktır. Keza Efendimiz (s.a.v) de, "Kulun Allah'a en yakın olduğu durum secde durumudur"2 buyurmuştur. Eğer Allah Teala'nın belli bir yönde, mesela "yukarı" tarafta olduğunu söylemek doğru olsaydı, bu nasslar muvacehesinde -haşa- O'nun aşağı cihette olduğunun söylenmesi icap ederdi! Çünkü kul, Allah Teala'ya ancak yüzünü en aşağı seviye olan yer seviyesine indirdiğinde yaklaşabilmektedir!

Öte yandan bir kısım Kur'an ayetlerin zahirinden hareketle Allah Teala'nın "semada" olduğunu söyleyenler, neden başka bir kısım ayetlerin zahirini görmezden gelmektedir?

Mesela Hz. İbrahim (a.s), "Ben Rabbime gidiyorum"3 diyerek Filistin toprağına gitmişti. Allah Teala'nın orada olduğunu mu söylememiz gerekiyor? Keza Hz. Musa (a.s)'a dağın sağ yanından4 ve vadinin sağ yanındaki bir ağaçtan5 seslenen Allah Teala'nın oraları mekân tuttuğunu mu söylemeliyiz?

Bunları söylemek ne kadar abes ise, Allah Teala'nın zatıyla semada olduğunu veya Arş'ın üzerini mekân tuttuğunu söylemek de o kadar abestir.

Allah Teala'ya mekân tayin edenler, "kâinatın/alemin" nerede olduğu sorusuna da cevap vermelidirler. Evet, "alem nerededir?" Alemin yaratıcısına mekân tayin etme cür'etini gösterdiği halde, O'nun yarattığı aleme mekân tayin etmekte acze düşen akıl nasıl bir akıldır?..

İmam Ebû Hanîfe'nin, "Din'de fıkıh ahkâmda fıkıhtan daha üstündür/önemlidir" mealindeki sözünü iyi anlamak zorundayız. Bu söz bize, itikadî sahada derinlemesine teemmül ve iyi kavrayış anlamında bir "tefakkuh" faaliyeti yapılması gerektiğini ihtar ediyor. Öyle olmasaydı, itikada taalluk eden ayet ve hadisleri zahiri üzere anlar, öyle iman eder ve "Din'de fıkıh" faaliyetine hiçbir şekilde ihtiyaç duymazdık değil mi?

1) 96/el-Alak, 19.

2) Müslim, "Salât", 215.

3) 37/es-Sâffât, 99.

4) 19/Meryem, 52.

5) 28/el-Kasas, 30.

Çarşamba, 22 Haziran 2011 21:28 tarihinde güncellendi

Sayfa 1 - 11

  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  3 
  •  4 
  •  5 
  •  6 
  •  7 
  •  8 
  •  9 
  •  10 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.