.

.

Terimler

E-posta Yazdır PDF

İSTİĞASE-İMDAT-HİMMET İSTEMEK

İSTİĞASE-İMDAT İSTEMEK

Tevessül ve Ahkamı isimli eserin 57. sayfasında der ki:

Allah'tan başkasından yardım istemenin cevazını inkar edenlere şöyle cevap verilir:

Bu söz, Tabarani'nin Kebir'inde ricali sika (sağlam) olan isnadı ile Akabe bin Ğazevan radıyellahu anhu'nun Nebi sallallahu aleyhi ve sellem'den naklettiği şu hadisi şerif ile ret olunmuştur.

Nebi sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: Sizden biri bir şey kaybederse, veya yardım isterse, halbuki kendisi kimse olmayan bir arazide bulunsa, şöyle desin:

"Ey Allah'ın kulları! Bana yardım edin!"

Zira Allahu tealanın, sizin görmediğiniz kulları vardır.   (Mu'cemi Kerbir:17/117:290)

 

İbni Ebi Şeybe de Musannef'inde, İbni Abbas'tan (r.a.) şu rivayeti tahriç etmiştir:

"Sizden birinin hayvanı kaybolsa, -Allahın kulları! bana yardım edin, Allah size rahmet etsin- diye nida etsin." (Musannef: 6/92 hadis: 29712)

 

eserin 55. sayfasında:

İbni Süniyy'in Amel-il yevm vel-leyl isimli eserin "kişi ayağı burkulunca ne söyler" babında  ebu Said el Hudri'den r.a. şöyle dediği rivayet edildi:

İbni Ömer ile birlikte yürüyorduk. Ayağı burkuldu. Oturdu. Adamın bir ona dediki: İnsanların sana en sevgili olanını zikret (ismini an). İbni Ömer dedi: "Ya Muhammed!" diye seslendi.  kalktı ve yürüdü...

(İbni Süniy amelil yevm velleyl hadis: 167. Buhari Edebul müfred: Hadis: 993)

 

Aynı eserin 56. sayfasında Heysem bin Cahş tan rivayetle şöyle dedi: Bir gün Abdullah ibni Amr r.a. (Amr bin As r.a) ile birlikte idik, ayağı burkuldu. Adamın biri ona dedi ki: İnsanların sana en sevgili olanını zikret (ismini an). Dedi ki: Ya Muhammed! (sallallahu aleyhi ve sellem)    Ravi derki : Sanki bağdan kurtulmuş gibi oldu. (Ayağı iyileşip yoluna devam etti)

 

Bu rivayetlerden anlaşılan, ölümünden sonra da vefat eden kişiye yakın olsun uzak olsun nida edilmesinin cevazıdır. Bunu teşehhütte okuduğumuz lafızlar da kuvvetlendirir:

"Allahın selamı üzerine olsun ey Nebi! rahmeti ve bereketleri de."

Burdan anlaşılan vefat edene yakın olması da şart değildir. Zira namaz kılan nerde olursa olsun bu lafızları okumakla emredilmiştir.

Daha bir çok malumat eserde zikredilmiştir O halde Nebi sallallahu aleyhi ve sellem veya bir Allah dostuna yapılan nida, ondan imdat iistemek şeriatta meşru' bir iş olup neticede Allahu tealanın izniyle dostlarını vesile etmek şefaatçi kılmaktır, itikadımıza uygun olarak ta yaratan ve tesir eden güç kuvvet sahibi sadece Allahu teala olduğuna göre, dostlarını ve diğer vesileleri araya koymak asla yasak olmamaktadır. meseleyi insafla düşünenler mutlaka hidayet bulurlar....

Salı, 07 Ağustos 2012 15:22 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

RABITA HAKKINDA ÖNEMLİ BİR MÜLAHAZA

 

RABITA HAKKINDA BİR MÜLAHAZA

Mişkatul Mesabih şerhi Mirkatul Mefatih (Allame Aliyyul Kari’nin eseri.) isimli eserin 15/129 da şu malumat zikredilmiş:

Hakikatte hikmet, ilmin itkanı (yakini olması), amelin şeriat ve tarikat üzere olmasıdır.

Hikmet sahibi, şu hadisi şerif hükmünce;

“Kim kırk sabah Allah için halis/ihlaslı olursa, Allahu Teala kalbinden, lisanına hikmet pınarlarını fışkırtır.”

ilmi ile amil olan, muhlis ve kamil olandır. Bu zat kemale erdiren mürşid olur. Herkes üzerine bu gibi bir zatla birlikte olmayı talep etmek lazımdır ki onunla sohbete nail olsun.

Allahu Teala buyurdu:

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun.” (Tevbe:119)

Yani kavlen/sözünüzle ve halen/halinizle.

Bazı arifler derki:

اصحبوا مع الله فإن لم تطيقوا فأصحبوا مع من يصحب مع الله

“Allah ile birlikte olun, şayet buna gücünüz yetmezse, Allah ile beraber olanla beraber olun.”

Bu zatın hallerinin sıhhatinin alameti, sözleri ve fiillerinin tashihinden sonradır.

Şimdi iyi düşünmek lazım, böyle yakini iman sahibi olan sadık kimselerle birlikte olmak, Allahu Teala ile birlikte olmak değimlidir?

Bu zatlar görülünce Allahu Teala hatırlanır. O halde bu zatları mana itibarıyla hatırda bulundurmak neden yasak olsun! Asla bu gibi bir düşünce doğru olamaz. Çünkü ayeti kerime açıkça beyan etmiştir ki her hal ve zamanda, söz ve fiillerinizle benim dostlarımla birlikte olun, haliniz sözünüz ve işleriniz onlara uysun, asla muhalif olmasın.

Şu hadisi şerif bu konuyu izah eder: “Kişi sevdiği ile beraberdir.”

Ayrıca ashabtan Sevban r.a.ın kıssası da bizlere rabıtanın sevginin ne kadar ileri derecede olmasını göstermektedir. Abdullah ibni Abbas’tan r.anhuma rivayet edilen kıssada, Efendimiz’in s.a.v hanımlarından birinin yanına gidince kendisine ayna veriyorlar, aynaya bakınca aynada Efendimiz’in s.a.v suretin görmüştür. Bu durum rüyasında Efendim’i s.a.v gördükten sonra vakı olmuştur.

Huzeyme r.a. hadisinde bahsedilen ve Efendimiz’in s.a.v alnına secde etmesi meselesi de, mürşid olan zatın müridlerine teveccühüne delildir.

O halde iyice incelediğimiz zaman tarikatta hiçbir şey delilsiz değilmiş, ama delil arayan ve kabul eden için bu böyledir. İnkar için, muhalefet için ararsanız hiçbir şey delil olmaz hatta aksine delil zannedilir.

Ancak biz açıkça söylüyoruz ki, hangi ayeti ve hadisi şerifi getirirseler getirsinler, mutlaka onu kendileri aleyhine delil yapmak mümkündür, bunu acizane iddia etmekte hiçbir mahzur görmüyorum, aksini iddia eden varsa buyursun…..

Muhaliflerin getireceği en büyük ve kendilerine göre en sağlam delil ne olabilir? Mesela “Ancak sana ibadet ederiz ve ancak senden yardım isteriz” (Fatiha: 5) ayeti kerimesi…

Bu ayeti kerimeyi bir talebenin hocası karşısında tekrar ederek okuduğunu düşünelim, o durumda talebe hocaya mı hitab eder yoksa ALlahu teala’ya mı? Elbette Allahu tealaya.. Hoca vesiledir, maksud Allah’tır.

O hlade mürid mürşidin veçhine bakarak ve onu tasavvur ederek Allah, Allah derse, ne yapmış oluyor? Aracı ve vesile ile maksud olan Rabbisini zikrediyor… Aynı talebenin hocası yardımıyla ayetleri öğrenmeye çalışması gibi. Bu hususu anlamayan kalın kafalılara ne diyelim. O zaman bunlar Kabe’ye dönerek namaz kılmasınlar da direk Allaha dönsünler bakalım??? Mecburen bir vesile gerekir; hatta emir böyledir. Dinlemeyen, yani Kabe’ye dönmeden kılan kafir olur. Vesileye başvurmadan Allah’a ulaşacağını zanneden de mahrum olur.

Muhaliflerin başka bir delili, “İstediğin zaman sadece Allah’tan iste…” şeklinde gelen hadisi şeriflerdir.

Bunlara karşı bir çok hadisi şerifler getirerek bu iddialarını nakzedebiliriz. Bir tanesi a’ma/kör olan bir zatın gelip Efendimiz s.a.v den dua istemesidir. Efendimiz s.a.v ona dua etmedi de –git abdest al, iki rekat namaz kıl ve şöyle dua et- buyurdu ve duanın sonunda – Ya Muhammed! Hacetimi yerine getirmesi için seninle rabbime yöneliyorum/tevessül ediyorum- demesini emretti.

Şayet bu emri, Allah’tan başkasından istemek manasında olsaydı, o a’ma olan kişiye böyle emredermiydi?

Demekki, Allahu telanın razı olduklarını vesile etmekle sanki Allah’tan istemiş gibi oluyor, arada fark yok, hatta böylesi Allah için daha hoştur. Evet, yağmur duası için yapılan uygulamalar da bunu teyid eder.

Muhalifler bazen de putçuların putlarını vesile ederek Allah’a yakınlaşacaklarını iddia ettikleri ayetlerle delil getirirler.

Evvela şunu bilsinlerki o ayetler putçu müşrikler hakkındadır ve onlar putlara ibadet ederler. Yani Allah ile beraber putları da ilah olarak kabul ederler ve onların emir ve yasaklarına tabi olurlar.

Bir derviş, ehli sünnet itikadında olunca, Allah’tan başka ilah kabul edebilirmi??? Asla!!! Mürşidi onun için bir vesiledir, ve Allahın rızasına ulaştıran yolu kendisine öğretir. Eğer mürşid Allah ve resulüne muhalif bir şey emretse zaten mürşid olamaz ve ona kimse tabi olamaz. O halde mürşidler müridleri kendilerine davet etmezler, bilakis Allah ve Resulüne davet ederler ve Allah ve Resulünun emirlerini yasaklarını müridlerine tebliğ ederler. Bu ikisinin arasını ayıramayan kalın kafalılar da mürşidleri putlara benzeterek çok büyük bir iftiraya düçar olurlar…

Netice olarak deriz ki, bütün Kur’an ve hadisi şerifler, her müslümanın bir alime tabi olmasını, takva ve Salih kimselelrle birlikte olmasını ya direk olarak veya dolaylı olarak emreder, ama kim anlayacak???

Salı, 05 Temmuz 2011 13:46 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

ADEMİN SURETİ

ÂDEM’İN YARATILDIĞI SURET

Bu konuda bir çok rivayet vardır, aşağıda bunlardan bazılarını ve ulemanın açıklamalarını zikredeceğiz. Ancak bu konu müteşabihattan olduğundan meseleyi mana itibarıyla anlamak ve asla bir şekille tasavvur etmemek lazımdır.

أمالي ابن بشران - (2 / 66)

533 - أخبرنا أبو علي محمد بن أحمد الصواف ، ثنا عبد الله بن أحمد بن حنبل ، حدثني أبي ، ثنا يحيى بن سعيد ، ثنا ابن عجلان ، حدثني سعيد ، عن أبي هريرة ، عن النبي صلى الله عليه وسلم قال : « إذا ضرب أحدكم فليجتنب الوجه ، ولا يقل : قبح الله وجهك ووجه من أشبه وجهك ، فإن الله عز وجل خلق آدم عليه السلام على صورته » هذا حديث محفوظ من حديث ابن عجلان ، عن سعيد ، وهو إسناد كلهم ثقات

Ebu Hureyre’den r.a. rivayetle Nebi sallallahu aleyhi ve selem buyurdu:

“Sizden birisi vurduğu zaman yüze vurmaktan sakınsın, -Allah yüzünü çirkin etsin- demesin, Muhakkak Allahu azze ve celle Âdem’i a.s. sureti üzerine yaratmıştır.” (İsnadındakilerin hepsi sikadır)

الجمع بين الصحيحين البخاري ومسلم - (3 / 157)

إذا قاتل أحدكم أخاه فليجتنب الوجه فإن الله خلق آدم على صورته

“Sizden birisi vurduğu zaman yüze vurmaktan sakınsın, Muhakkak Allahu azze ve celle Âdem’i a.s. sureti üzerine yaratmıştır.”

جامع الأحاديث - (3 / 332)

2298- إذا ضرب أحدُكم فَلْيَجْتَنِبِ الوجهَ ولا يقلْ قبَّح اللهُ وجهَك ووجهَ من أشبه وجهَك فإنَّ اللهَ خلق آدمَ على صورتِهِ (عبد الرزاق ، وأحمد ، ومسلم ، والدارقطنى فى الصفات ، والطبرانى فى السنة ، وابن عساكر عن أبى هريرة ، قال المناوى : وإسناد أحمد حسن)

“Sizden birisi vurduğu zaman yüze vurmaktan sakınsın, -Allah yüzünü çirkin etsin- demesin, Muhakkak Allahu azze ve celle Âdem’i a.s. sureti üzerine yaratmıştır.”

(Abdurrezzak, Ahmed, Müslim, Darekutni, Taberani, İbni Asakir Ebu Hureyre’den. Menavi derki: Ahmed’in isnadı hasendir.)

جامع الأحاديث - (16 / 248)

16707- لا تقبحوا الوجه فإن الله خلق آدم على صورته وفى لفظ على صورة الرحمن (الدارقطنى فى الصفات عن ابن عمر)

“-Allah yüzünü çirkin etsin, demeyin, Muhakkak Allahu azze ve celle Âdem’i a.s. sureti üzerine yaratmıştır.”

Bir lafızda, -Rahman’ın sureti üzere- şeklinde geldi.

إكمال المعلم شرح صحيح مسلم - للقاضي عياض - (8 / 43)

" إن الله خلق اَدم على صورته " ، وأما ذكر السبب ، أو ذكر جميع ما حكاه مسلم عنه - عليه السلام - : (إذا قاتل أحدكم أخاه فليجتنب الوجه ، فإن الله خلق اَدم على صورته) فإنه لا يحسن صرف الضمير لاَدم ؛ لاءنه ينفى أن يكون بين السبب أو صدر الكلام واَخره ارتباط وتميز الكلام

وما وقع فى كتاب مسلم فى معنى المسافر ، وقد ذكر أنه روى مختصراً مقتصراً فيه على ما قلناه .

وقال بعض أئمتنا . هو من اختصار بعض الرواة .

وقال اَخرون : إن الضمير يعود إلى أ الله] (3) - سبحانه - ويكون له وجهان .

أحدهما : ان يراد بالصورة الصفة ، كما يقال : صورة فلان عند السلطان كذا ، بمعنى صفته كذا

ولما كان ادم - عليه السلام - امتاز بصفات من الكمال تميز بالعقل والنطق عن البهائم ، والنبوة على سائر بنيه سوى النبيين منهم ، وله فضائل اختص بها ، فكأنه شبهه من هذه عَلَى صُورَتِهِ) .

والوجه الثانى : عند اْصحاب هذا التأويل : أن تكون إضافة الصورة إضافة تشريف واختصاص ، كما قيل فى الكعبة : بيت الله ، وإن كانت البيوت كلها له - عز وجل - وكما قال تعالى : { نَاقَةَ اللَّهِ} (1) إلى غير ذلك مما وقع فى الشريعة من اْمثال هذا .

Kadı Iyaz derki: Buradaki zamiri Âdem’e çevirmek uygun olmaz (Ademi, onun sureti üzere yarattı, manasında olur.)

Bazıları da zamir Allah lafzına döner dedi. Bunun izahı iki yöndendir:

1- Suretten maksad sıfattır. Âdem a.s. sıfatlarıyla imtiyaz etmiştir. Akıl ve idrak ile hayvanlardan temeyyüz etmiştir. Nübüvvetle diğer insanlardan imtiyaz etmiştir. Onun için has olan faziletler vardır, sanki bu bakımdan suretine benzetilmiştir.

2- Bu kısımdaki tevil edenler, buradaki izafetin şereflendirme kabilinden olduğunu söylerler. Kabe hakkında, Alahın evi dendiği gibi. Allahın devesi tabiri gibi.

شرح النووي على مسلم - (8 / 440)

4731 - قَوْله صَلَّى اللَّه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : ( فَإِنَّ اللَّه خَلَقَ آدَم عَلَى صُورَته )

فَهُوَ مِنْ أَحَادِيث الصِّفَات ، وَقَدْ سَبَقَ فِي كِتَاب الْإِيمَان بَيَانُ حُكْمهَا وَاضِحًا وَمَبْسُوطًا ، وَأَنَّ مِنْ الْعُلَمَاء مَنْ يُمْسِك عَنْ تَأْوِيلهَا ، وَيَقُول : نُؤْمِن بِأَنَّهَا حَقٌّ ، وَأَنَّ ظَاهِرهَا غَيْر مُرَاد ، وَلَهَا مَعْنَى يَلِيق بِهَا ، وَهَذَا مَذْهَب جُمْهُور السَّلَف ، وَهُوَ أَحْوَط وَأَسْلَم . وَالثَّانِي أَنَّهَا تُتَأَوَّل عَلَى حَسَب مَا يَلِيق بِتَنْزِيهِ اللَّه تَعَالَى ، وَأَنَّهُ لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْء . قَالَ الْمَازِرِيُّ : هَذَا الْحَدِيث بِهَذَا اللَّفْظ ثَابِت ،

Müslim’in Nevevi şerhinde şöyle der:

Alimlerden bunun tevilinden geri duranlar vardır. Şöyle derler: Bunun hak olduğuna iman ederiz, zahiri manası murad edilmemiştir. Makamına layık bir manası vardır. Bu, cumhur selefin görüşüdür. Bu yol en emin ve sağlam olanıdır.

İkinci kısım alimler, Allahu tealanın şanına tenzihine layık bir şekilde mana verilebilir, derler. Allahu Teala, misli gibi bir şey yoktur.

Bu açıklamalardan sonra tasavvuf ve maneviyat önderlerinden İmamı Rabbani k.s. nun izahına değinmeden geçmeyelim:

1. cilt- 287. mektubtan

<<< Marifet: 'Allahu teala âdem'i sureti üzere yarattı'

Halbuki Allahu teala benzer ve misli olmaktan münezzehtir. Âdem'in ruhu ki O'nun hulasasıdır, bir suret üzere yarattı ki onda benzerlik ve misli olmaklık durumu yoktur. Nasıl ki Hak subhanehu mekânî değildir, ruh ta aynı şekilde mekânî değildir. Ruhun bedene nisbeti, Allahu teala ve tekaddesin aleme nisbeti gibidir. Ne ona dahildir, ne de ondan hariçtir. Ne ona bitişiktir, ne de ondan ayrıdır. Burda kayyumiyyetten baika bir nisbet anlaşılmaz. Nasıl ki Allahu teala ve tebareke alemin kayyumu ise, bedenin bütün zerrelerinin kayyumu da ruhtur. Allahu teala'nın ruhta kayyum olması, ruh vasıtasıyladır. Allahu subhanehu'dan bedene gelen her feyiz, ilk geliş mahalli ruhtur. Sonra bu feyiz ruh vasıtasıyla bedene ulaşır.

Ruh, benzeri olmamak ve misli olmamak sureti üzere yaratıldığın-dan, şüphesiz onda, hakikî benzeri ve mislî olmayan (Allah'a ulaşacak) imkan bulundu. "Yerlerim ve göklerim beni almaz, lakin mü'min kulumun kalbi beni alır."

Zira yerler ve gökler kendilerinde bulunan şu genişlikle beraber mekan dairesine dahil olduklarından, benzer ve misal alametiyle alamet-lendiklerinden, onlarda misal ve benzerden münezzeh olan mukaddes Lâ mekânî (yi almaya) imkan yoktur. Muhakkak lâ mekânî olanı, mekânî taşıyamaz. Lâ misâlî olan, misâlî olanda temekkün etmez. Şüphesiz lâ mekânî olan, benzer ve misalden münezzeh olan mü'min kulun kalbinde, genişlik ve imkan mevcut oldu.

Mü'min kulun kalbini bu işe tahsis etmesi, mü'min olmayanın kalbi-nin lâ mekânî yüceliğinden düşmüş olması sebebiyledir; (onun kalbi) benzeri ve misali olana esir olmuş ve onun hükmünü almıştır. Vaktaki şu inişi ve esareti sebebiyle mekâniler dairesine dahil olunca, misalî olmayı kesbetmiş ve şu kabiliyyetini kaybetmiştir.

"Şu (kafir) ler, hayvanlar gibidirler, bilakis onlardan daha sapıktırlar."

Meşayıhtan kalbinin genişliğinden haber veren, onun muradı, kalbin lâ mekâni olmasıdır. Muhakkak mekânî olan, her ne kadar geniş ise de, aslında dardır. Baksana Arş, şu büyüklüğünün ve genişliğinin olmasıyla birlikte, mekani olduğundan, mekânî olamayan ruhun yanında onun hük-mü, hardal hükmü gibidir, belki daha azdır.

Bilakis derim ki şu kalb, kıdem nurlarının tecelli mahalli olunca, bila-kis kadim ile bekayı bulunca, içine Arş ve içinde olan bütün eşya atılsa, elbette hepsi yok olur eriyip kaybolur. Öyleki, onlardan asla bir eser kal-maz. Seyyidüt-taife (Cüneydi Bağdadî kuddise sırrahunun) bu makamda dediği gibi, 'Hadis olan, Kadim'e yakınlaştırılsa ondan eser kalmaz.'

Bu öyle bir elbisedirki, ruha göre hususi olarak biçilmiştir. Bu husu-siyyet melekler için yoktur. Zira onlar, mekâni daireye dahildirler. Misalî ile vasıflanmışlardır. Şüphesiz insan, Rahman'a halife oldu. Bunda şaşılacak bir şey yok; zira bir şeyin sureti, onun halifesidir. O şeyin sureti üzere yaratılmamışsa, o şeye halife olmaya layık olmaz. Hılafete layık olama-yan, aslın emanetinin ağırlığını taşımaya kadir olamaz.

'Sultanın bahşişlerini ancak onun katırları taşır.'

Allahu teala ve tebareke buyurdu, "Biz, emaneti gökler, yer ve dağlara arzettik te bunlar onu yüklenmekten geri durdular ve ondan kork-tular, insan bunu yüklendi. O çok zalim ve ziyadesiyle cahildir."

Nefsine zulmü çoktur, şöyleki varlığından ve varlığının tabilerinden ne bir eser ne de bir hüküm bırakmadı. Çehaleti çoktur, öyleki onun Maksud'la alakalı bir idraki ve Matlub'anisbet edilecek bir ilmi yoktur. Bilakis bu makamda idrakten aciz kalmak, idraktir, cehli itiraf marifettir.

'Allah'ı bilmekte en ekser olan, onda hayreti ekser olandır.'>>>

Salı, 05 Temmuz 2011 13:49 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

RABITA VE TEVECCÜH ŞEKLİ DELİLLERİ - 2

المسند الجامع - (12 / 74) 3629-عَنْ عُمَارَةَ بْنِ خُزَيْمَةَ بْنِ ثَابِتٍ ، أَنَّ أَبَاهُ قَالَ: رَأَيْتُ فِي الْمَنَامِ كَأَنِّي

أَسْجُدُ عَلَى جَبْهَةِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم ، فَأَخْبَرْتُ بِذَلِكَ رَسُولَ اللهِ صلى الله عليه وسلم ، فَقَالَ : إِنَّ

الرُّوحَ لَتَلْقَى الرُّوحَ ، وَأَقْنَعَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم رَأْسَهُ هَكَذَا ، فَوَضَعَ جَبْهَتَهُ عَلَى جَبْهَةِ النَّبِيِّ صلى الله

عليه وسلم. أخرجه أحمد 5/214(22208) و5/215(22222) قال : حدَّثنا عَفَّان. و"عَبد بن حُميد"

216 قال : حدَّثنا ابن أَبِي شَيْبَة ، حدَّثنا يَزِيد بن هارون. و"النَّسائي" ، في "الكبرى" 7584 قال : أخبرنا

أبو داود ، قال : حدَّثنا عَفَّان. كلاهما (عَفَّان , ويَزِيد) عن حَمَّاد بن سَلَمَة ، عن أَبِي جَعْفَر الخَطْمِي ،

عن عُمَارَة بن خُزَيْمَة بن ثابت ، فذكره.

- أخرجه أحمد 5/216(22229) قال : حدَّثنا سَكَن بن نافع ، أبو الحَسَن الباهلي ، حدَّثنا صالح ، يَعْنِي

ابن أَبِي الأَخْضَر ، عن الزُّهْرِيِّ ، أَخْبَرَنِي عُمَارَةُ بْنُ خُزَيْمَةَ ؛ أَنَّ خُزَيْمَة رَأَى فِي الْمَنَامِ ، أَنَّهُ يَسْجُدُ عَلَى جَبْهَةِ

رَسُولِ اللهِ صلى الله عليه وسلم ، قَالَ : فَأَتَى خُزَيْمَة رَسُولَ اللهِ صلى الله عليه وسلم فَأَخْبَرَهُ ، قَالَ : فَاضْطَجَعَ

لَهُ رَسُولُ اللهِ صلى الله عليه وسلم ، ثُمَّ قَالَ لَهُ : صَدِّقْ رُؤْيَاكَ ، فَسَجَدَ عَلَى جَبْهَةِ رَسُولِ اللهِ صلى الله عليه

وسلم. مُرْسَلٌ. - وأخرجه أحمد 5/215(22227) قال : حدَّثنا عُثْمَان بن عُمَر ، هو ابن فارس. وفي

5/216(22230) قال : حدَّثنا عامر بن صالح الزُّبَيْرِي. و"النَّسائي" ، في "الكبرى" 7583 قال : أخبرنا

أبو داود ، قال : حدَّثنا عُثْمَان بن عُمَر.

المسند الجامع - (12 / 75) كلاهما (عُثْمَان ، وعامر) عن يُونُس بن يَزِيد ، عن الزُّهْرِي ، عَنِ ابْنِ خُزَيْمَة بْنِ

ثَابِتٍ الأَنْصَارِي ، صَاحِبِ الشَّهَادَتَيْنِ ، عَنْ عَمِّهِ ؛ أَنَّ خُزَيْمَة بْنَ ثَابِتٍ الأَنْصَارِيِّ رَأَى فِي الْمَنَامِ أَنَّهُ سَجَدَ

عَلَى جَبْهَةِ رَسُولِ اللهِ صلى الله عليه وسلم ، فَأَخْبَرَ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم بِذَلِكَ ، فَاضْطَجَعَ لَهُ رَسُولُ اللهِ

صلى الله عليه وسلم ، وَقَالَ : صَدِّقْ بِذَلِكَ رُؤْيَاكَ ، فَسَجَدَ عَلَى جَبْهَةِ رَسُولِ اللهِ صلى الله عليه وسلم.

- في رواية عامر بن صالح الزُّبَيْرِي : حدَّثني يُونُس بن يَزِيد ، عن ابن شِهَاب ، عن عُمَارَة بن خُزَيْمَة بن ثابت

الأَنْصَارِي ، وخُزَيْمَة الذي جعل رسولُ اللهِ صلى الله عليه وسلم شهادته شهادة رجلين ، قال ابن شِهَاب :

فأخبرني عُمَارَة بن خُزَيْمَة ، عن عَمِّه ، وكان من أصحابِ رسُولِ اللهِ صلى الله عليه وسلم ، فذكره.

مجمع الزوائد ومنبع الفوائد . محقق - (7 / 99) 11762-وعن خزيمة بن ثابت قال: رأيت في المنام كأني

أسجد على جبهة النبي صلى الله عليه وسلم فأخبرت بذلك ص.377

رسول الله صلى الله عليه وسلم فقال: "إن الروح ليلقى الروح". فأقنع النبي صلى الله عليه وسلم رأسه هكذا

فوضع جبهته على جبهة النبي صلى الله عليه وسلم. رواه أحمد بأسانيد أحدها هذا وهو متصل.

11763-رواه الطبراني وقال: فقال له النبي صلى الله عليه وسلم: "اجلس واسجد واصنع كما رأيت". ورجالهما ثقات.

Rüya Kitabı 1/87 de, bu rüyanın üç yoldan rivayet edildiği zikredildi, aşağıda bunlar zikrediliyor.

كتاب الرويا - (1 / 87) ومن الرؤيا الظاهرة رؤيا خزيمة بن ثابت رضي الله عنه أنه يقبل النبي - صلى الله

عليه وسلم - ويسجد على جبهته. وقد جاء ذلك من طرق. أحدها: عن أبي جعفر المديني الخطمي قال:

سمعت عمارة بن عثمان بن حنيف يحدَّثُ عن خزيمة بن ثابت أنه رأى في منامه أنه يقبّل النبي - صلى الله عليه

وسلم - فأتى النبي - صلى الله عليه وسلم - فأخبره بذلك فناوله النبي - صلى الله عليه وسلم - فقبّل جبهته.

رواه الإمام أحمد. قال الهيثمي: فيه عمارة بن عثمان ولم يرو عنه غير أبي جعفر الخطمي وبقية رجاله ثقات،

قلت: قال ابن حجر في "تقريب التهذيب": عمارة بن عثمان بن حنيف الأنصاري المدني مقبول. انتهى. ويؤيد

حديث عمارة ما سيأتي في الطريقين بعده.

الطريق الثاني: عن أبي جعفر الخطمي عن عمارة بن خزيمة بن ثابت أن أباه قال: رأيت في المنام أني أسجد على

جبهة رسول الله - صلى الله عليه وسلم - فأخبرت بذلك رسول الله - صلى الله عليه وسلم - فقال: «إن

الروح لتلقى الروح» وأقنع النبي - صلى الله عليه وسلم - رأسه هكذا فوضع جبهته على جبهة النبي - صلى

الله عليه وسلم -، رواه الإمام أحمد وابن أبي شيبة والطبراني في "الكبير" مختصرًا. قال الهيثمي: رواه أحمد

بأسانيد أحدها هذا وهو متصل ورواه الطبراني وقال: فقال له النبي - صلى الله عليه وسلم -: «اجلس واسجد

واصنع كما رأيت» ورجالهما ثقات.

الطريق الثالث: عن الزهري عن ابن خزيمة بن ثابت الأنصاري صاحب الشهادتين عن عمه أن خزيمة بن ثابت

الأنصاري رأى في المنام أنه سجد على جبهة رسول الله - صلى الله عليه وسلم - فأخبر النبي - صلى الله عليه

وسلم - بذلك فاضطجع له رسول الله - صلى الله عليه وسلم - وقال: «صدق بذلك رؤياك» فسجد على

جبهة رسول الله - صلى الله عليه وسلم -، رواه الإمام أحمد عن عثمان بن عمر بن فارس عن يونس عن

الزهري عن ابن خزيمة بن ثابت عن عمه. ورجال هذا الإسناد كلهم ثقات، وقد رواه ابن حبان في "صحيحه"

بنحوه.

Geride geçen rivayetlerde bir çok meşhur alimin ismi rivayet zincirinde mevcut ve ravilerin sika (güvenilir) olduğunu söylüyorlar. Ayrıca bazısı Mürsel olduğunu söylemiş. Bazısı Muttasıl olduğunu söylemiş.

Özellikle Ahmed ibni Hanbel, Zühri, Taberani, Heysemi, Nesei ve Ebu Davud gibileri hadisi şerif sahasında önemli şahsiyyettirler.

Bu gibi tasavvufi mana içeren hadisi şerifleri bir takım reformcu selefi vehhabi akımına mensub olanlar hemen inkar ederler ve güya islamın özüne uygun olmadığını söylerler. Şu raviler ve hadis ulemasının önem verdiği ve tasdik ederek rivayet ettikleri ve kitablarına aldıkları bir hadisi şerifi kabul etmeyenler, olsa olsa kalblerinde nifak olan marazlı kimselerdir.

Netice olarak tasavvufun bütün temelleri (rabıta, teveccüh, murakabe, zikir, fena ve beka halleri, manevi mi’raç v.s.) hepsi mutlaka kitaba, sünnete veya ashabı kiramın bir uygulamasına dayanır, özellikle Nakşi yolu, ashabın yoluna ittiba üzeredir, asla bid’atı kabul etmez.

Bu manevi yolun saliklerine dil uzatanlar, iyice düşünsünler, insafla delillere baksınlar ve pişman olmamak için acele etmeden, İslam ümmetinin bidayet ve sonunu inceleyerek, Allah dostlarına gönül versinler, inkar etmesinler.

Çarşamba, 27 Şubat 2013 14:16 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

NAKŞİ YOLUNUN TEMELLERİ

Abdulü Halik Gucduvanî (k.s.) tarafından zikredilmiş ve tarikatın üzerine bina edildiği asıllar.

Hoş derdem, Nazar ber-kadem, Sefer der-vatan, Halvet der-encumen, Yâd kerd, Baz-keşt, Nigah-daşt, Yad-daşt.

Nakşi büyüklerinin kullandığı ıstılahlardan ayrıca üç tane daha vardır. Tamamı on bir lafız eder.

Vukufu kalbi, Vukufu adedi, Vukufu zamani.

Bunların ötesi zan ve evhamdır.

1- Hoş derdem : Saliğin nefesinden her bir nefesi, huzur ve şuur üzere çıkmalıdır, gafletle ve tembel/gevşek halde nefes alıp vermemelidir. Bu yolda büyükler, her bir nefesin alınıp verilmesinin huzur üzere olmasını son derece mühim görmüşler, bir nefesi bile gafletle alıp vermekten sakındırmışlardır.

Bu vasıta olmayan müridler için –nefesini zayi etti- derlerdi, yani tarikını ve siyretini yitirdi. Şöyle denir: usulü zayi eden, vusulden mahrum olur.

2- Nazar ber-kadem : Saliğin bütün hallerde ve zamanlarda, her yerde –ister mamur beldelerde, isterse boş arazilerde olsun- sürekli olarak bakışını ayağı üzerine çevirmesi, bakılması uygun olmayan yerlere bakmamasıdır.

Bu lafzın manası şöyle de olabilir. Saliğin seyrinin mesafeleri kat’ etme ve aşmadaki sür’atine, nefsinin enaniyyetinden sıyrılmasındaki sür’atine işaret olabilir. Yani, adımını o mahalle atar ki, bakışı o anda o yere ulaşıyor.

3- Sefer der-vatan : Saliğin beşeri tabiatında seyretmesidir. Beşeri sıfatlardan meleki vasıflara intikal eder. Kötü ahlaklardan, övülen ahlaklara intilak eder. Sadettin Kaşgari k.s. derki: İnsan bir mahalden bir mahalle intikal etmekle nefsinin rezil ve kötü huyları ondan gitmez.

Meşayıh hazeratının sefer ve ikameti tercihte bir takım usulleri vardır. Bazıları bidayette seferi tercih etmiş, nihayette ikameti tercih etmiştir. Bazıları da bunun aksini tercih etmiştir. Bazıları başlangıçta ve sonda ikameti tercih etmiş, bazıları da bunun aksini tercih etmiş. Bu dört kısım ehlullah için sadık niyet ve maksad vardır.

Nakşi büyüklerinin sefer ve ikamette tercihine gelince, onlar başlangıçta kamil ve mükemmil olan şeyhin sohbetine vasıl oluncaya kadar seferi tercih eder. Bundan sonra, o zatın hizmetinde mukim olur, sohbetine mülazemet eder. Dervişin kendi vatanında kamil bir Nakşi şeyhi varsa, tamamıyla seferi terk eder. Onun hizmetine girer, huzur melekesini elde etmek için son derece gayretle çalışır. Şuur vasfıyla vasıflanmak için son derece cehd-u gayret eder. Beşeriyyet kayıtlarından kurtulunca, melekiyyet vasıflarıyla vasıflanınca artık ikamet ve sefer onun hakkında eşit olur.

4- Halvet der-encumen : Celvette halvet, yani zahirde halk ile, batında Hak Teala ile olmak.

Meşayıhımız şöyle der: Şu yolumuz, sohbete dayalıdır. Zira halvette şöhret vardır, şöhrette âfet vardır. Hayırların tamamı cem’iyyettedir, cem’iyyet sohbettedir. Ancak her bir derviş, diğerlerinde fani olması şartıyla.

Hoca Evliya Kebir k.s. halvet der encümeni şöyle açıklar: Zikirle meşgul olmak ve istiğrak halinin kaplaması o hadde varacak ki, zâkir sokakta dolaşsa, zikrin hakikatı kalbini kaplaması sebebiyle sesler ve sözlerden hiçbir şey işitmez.

Kıymetli meşayıhımız derki: sâlik ciddi zikirle meşgul olması sebebiyle beş veya yedi gün müddetinde, öyle bir mertebeye ulaşır ki, insanların ve mahlukatın tüm sözleri ve sesleri kendisine zikir olarak tahayyül ettirilir, belki kendi sözleri de ona zikir olarak tahayyül ettirilir. Fakat bu durum, ciddi çalışma ve ihtimam olmadıkça hasıl olmaz.

5- Yâd kerd : Kalble ve lisanla yapılan zikirdir. Zikirden maksad, mahabbet ve tazim vasfıyla zikredenin kalbinin Hak Teala ile birlikte hazır olmasıdır. Cem’iyyet erbabının sohbetinde bu huzur hali hasıl olursa, muhakkak zikrin hulasası hasıl olmuş olur. Netice, zikrin özü, ruhu ve dayanağı, Hak Teala ile huzurun hasıl olmasıdır. Bu huzur sohbetle hasıl olmazsa, o zaman zikirle meşgul olur.

Zikrin şekli dervişlere anlatıldığı şekilde, her dersin kendine has usulle olmalıdır.

6- Baz-keşt : Tevhid kelimesini tekrar ettikten sonra her yüz başında – ilâhi ente maksudi, ve rızake matlubi- demek. Bu lafız, kalbte hasıl olan hertürlü hayır veya şer hatıraları def eder. Taki kalbi her şeyden boş kalsın, zikri halis olsun, sırrı masiva nakşından kurtulmuş olsun. Yeni başlayanlar da bu kelimeyi, manasını elde etmekte sadık olmamak gibi bir düşünceyle terk etmesinler. İnşallah bunu tekrar etmekle sonunda sadakat eserleri zahir olur. Bir çok Allah dostu da ilk hallerinde samimi olmadıklarını düşünerek utanırlarmış.

7- Nigah-daşt : Hatırı murakabe etmek/muhafaza etmek, şöyleki bir nefeste tevhid kelimesini tekrar ederken bile, arada hatırını ağyara yönelmeye terk etmemek. Bazı büyükler şöyle der: Salikin bir saat veya iki veya daha fazla saat müddetince, ağyarın kalbine gelmemesi için hatırını muhafaza etmesidir. Bazı büyüklerden, kalbin bütün alakalardan kesilmesi halinin, fecrin doğuşunda kaba kuşluk vakitne kadar devam ettiği zikredilmiştir. Aslında yarım saatlik bir müddet murakabe halinde olmak bile bu yolda çok büyük ve kıymetli sayılmıştır ve nadirlerdendir.

8- Yad-daşt : Bu lafız, geride geçenlerin hepsinden maksud olandır. Bu, zevk hali üzere Hak Teala ile beraber huzureda olmaktır. Bazıları: Gaybetsiz huzurdur der. Ehli tahkik derki: Hubbu zati –Zat sevgisi- vasıtasıyla kalbi, Hakkın müşahedesinin isiti’lası, bu mananın hsulünden kinayedir.

Bazıları da, evvelki huzurun muhafazasının son derece derinleşip yerleşmesidir demişler.

Diğer üç kelime:

1-Vukufu zamani : Salikin hallerine her an vakıf olmasıdır. Hali şükrümü yoksa özrü mü gerektiriyor, bunu bilmesidir.

Bazı sofiyyeye göre vukufu zamani, muhasebeden ibarettir. Nakşibend k.s. şöyle buyurmuş: Muhasebe, her anı muhasebe etmektir, huzurlumu gafletlimi geçmiş. Şayet şu müddet içinde noksan bir şey yapmışsak, yeniden başa döner, amelleri tekrar yaparız.

2-Vukufu adedi : Zikirde adede riayet etmektir. Bu riayet, dağınık olan hatıraları toparlayıp cem’iyyet elde etmek içindir. Hapsi nefeste beş yedi dokuz gibi tek sayılara dikkat edlmelidir.

Alauddin Attar k.s. derki: Zikrin çok olması şart değildir, şart olan zikrin huzur ve vukuf halinden neş’et etmesidir, taki üzerine faideler terettüp etsin. Şayet bir nefeste 21 kereyi geçerse, bu faidesinin olmadığına delalet eder.

Zikrin eseri, nefiy anında beşeri varlığın nefyedilmesi, isbat halinde de, ilahi cezbelerin eserlerinin zuhurudur.

Yeni başlayanlara göre ledunni ilmin ilk mertebesi vukufu adedidir denilmiştir. Son mertebelere ulaşana göre vukufu adedinin ledunni ilmin ilk mertebesi olmasının manası, zikredenin, hakiki vahidin sırrının adet mertebelerine sereyanına vakıf olmasıdır. Bu durum, hissi adet mertebelerine vahidi hissinin sereyanına vakıf olması gibidir.

Bilmek lazım ki ledunni ilim, kurbiyyet ehli için ilahi talimle ve rabbani tefhimle hasıl olur, akli delillerle ve nakli şevahidle değil.

İlmi yakin ile ilmi ledunni arasında fark vardır.

İlmi yakin: Nuru zati ve nuru sıfatiyi idrakten ibarettir.

İlmi ledun: Hak’tan gelen ilham vasıtasıyla, manaları idrak ve kelimeleri fehmetmektir.

3-Vukufu kalbi : İki manası vardır.

Birincisi: Zikredenin kalbinin Hak subhanehu ile hazır olmasıdır. Bu manada, yad daşt ile aynı olur.

Zikir esnasında bazı şartlar aranır: Zikredilenle irtibat, onunla birlikte huzur. Bu huzur için şuhud, vusul, vucud ve vukufu kalbi denir.

İkincisi: Zikredenin kalbine vakıf olmasıdır, şöyleki zikir esnasında honi gibi olan et parçası (kalbi) na yönelmeli ve onu zikirle meşgul etmeli, gaflete terk etmemeli, zikrin manasından habersiz olmamalıdır.

Çarşamba, 22 Haziran 2011 21:31 tarihinde güncellendi

Sayfa 1 - 6

  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  3 
  •  4 
  •  5 
  •  6 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.