Tarikat - Allah’a Giden Hususi
Yol-
Tarikat
ve tasavvuf meşrebini inkar edenler, meseleyi anlamadıklarından ileri geri
konuşurlar. Halbuki bu manevi yol erbabı, islamı harfiyyen yaşamayı hedeflemiş,
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e her yönden tabi olmak için son derece
gayret göstermişlerdir. Bu işin önemine binaen usulleri tertip ederek zabt-u
rabt altına almışlardır. Tıpkı mezheblerin belli isimler altında zuhuru gibi,
tarikatlarında belli isimler altında zuhuru zaruri olmuştur.
Bu sahada
en mükemmel izahlar, Mektubat-ı Rabbani’de mevcuttur. Bir kişi mektubatı
anlamadıkça, tasavvuf hakkında konuşmamalıdır, eğer konuşuyorsa, güneşi inkar
eden kör gibidir. Biz, inkarcılarla didişmek yerine, hakkı açıklamakla
yetinelim, nasibi olan alır.
Bu yol,
tevatürle Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem den itibaren devam etmekte,
Mehdi ve İsa asleyhisselamlar ile devam ederek kıyamete kadar ulaşacaktır. Bu
yolun müntesibleri bittiği zaman kıyamet, şerliler üzerine kopacaktır. Allahu
Teala bizleri muhafaza eylesin.
Şimdi
biz, bu hususta İmamı Rabbani k.s. nun, manevi terbiye ile izlediği yolunu
(tarikatını-Allaha giden yolunu), kendi lisanından bölümler halinde aktaralım. Anlaşılmayan
hususları ehline sormakla veya ilerde tekrar okumakla anlamaya çalışalım.
1. cilt - 260. MEKTUBUN BAŞLIĞI VE
KONUSU
İkiyüz altmışıncı mektup, (İmamı Rabbani Hazretleri tarafından) Muhterem
evladı Şeyh Muhammed Sâdık (kuddise sırruhu)‘a gönderilmiş olup, (İmamı Rabbani
Hazretlerinin) kendisine ait olan tarikatın; suğra, kübra ve ulya
velayetlerinin;[1]
mutlak olarak nübüvvetin velayetten efdal olduğunun; [2]
insanda bulunan on latife ki [3]
‘bunlardan beş tanesi alemi emirden ve beş tanesi de alemi halktandır’ bunların
herbirine ait olan kemalatların; alemi halkın alemi emirden daha faziletli
olduğunun;[4] ve
toprak unsuruna ait olan kemalatların; her makama ait olan ilimler ve
marifetlerin açıklaması ve buna benzer konuların izahı hakkındadır.
1.
cilt - 260. MEKTUBUN TERCÜMESİ
Allah’ın ismi şerifi ile bereketlenerek başlıyorum.
Bütün hamdler alemlerin Rabbi olan Allah’a mah sustur. Salât ve selam
Peygamberlerin Efendisi (olan Muhammed Aleyhisselam) ve diğer Peygamberlerin
üzeri-ne, temiz ve pak olan ehli beyti ve ashabı üzerine olsun.
LETÂİFLER
Bil ki ey evlat! ‘Allahu subhânehu seni
mes’ud etsin’ alemi emrin beş latifesi yani kalb, ruh, sır, hafi, ahfa ki
bunlar küçük alemin cüzlerindendir. (Küçük alemden kasdım) insandır.[5] Bu
latifelerin asılları, anâsırı erbaa gibi insanın cüzleri olup asılları alemi
kebirdedir.[6]
Bu beş latifenin asılları Arşın üstünde olup orası mekansızlık diye vasıflanır.
Bundan dolayı alemi emre de ‘mekansızlığa mensub’ denir.[7]
Alemi halkı, alemi emri, alemi sağırı, alemi kebiri ile imkan dairesi bu
asılların nihayetine ulaşmakla tamam olur. Bu makamda imkanın kaynağı olan adem
ile vucudun, karışıklık hali biter.[8]
Muhammedi meşreb olup rüşd üzere bulunan salik,[9] alemi
emirden şu beş latifeyi sırasıyla kat’ edip alemi kebirde olan asıllarında
seyre başlayınca ve bunların hepsini üstün yaratılış, belki Hak Sübhânehü’nün
sırf fazlı keremiyle dürüp (aşıp) son noktaya varınca, şübhesiz seyri ilallah
ile imkan dairesi tamamlanmış olur ve üzerine fena isminin söylenmesini hak
eder. Yani fena ile vasıflanmayı. (Hak eder)[10] Velilerin velayeti olan suğra (küçük)
velayete başlar. Bundan sonra seyir, hakikatta alemi kebir-deki şu beş
latifenin aslı olan ve kendilerine yokluk kokusu arız olmayan vacib Tealânın
isim ve sıfatlarının zıllerinde[11] vaki
olursa ve bunların hep-sini Allah’ın fazlıyla seyri fillah yoluyla dürerse ve
nihayetlerine ulaşırsa, aynı şekilde vacib Tealâ’nın isimlerinin zılleri
dairesini tamamlamış olur. Onun için vacib Tealâ’nın isim ve sıfat mertebesine
ulaşmak hasıl olur.[12]
Velayeti suğranın yükselişinin nihayeti bu makama kadardır. Şu makamda
fenanın hakikatına başlamak tehakkuk eder. Peygamberlerin velayeti olan kübra
velayetinin evveline adım basılır (onların üzerine salat ve selam olsun). [13]
Bilinmesi lazım gelen şeydir ki şu zılal
dairesi, keremli peygamberler ve büyük meleklerden başka bütün mahlukatın
mebde-i teayyünlerini içine alır. (üzerlerine salat ve selam olsun) [14]
Her ismin zılli, şahıslardan bir şahsın
mebde-i teayyü-nüdür. Hatta peygamberlerden sonra beşerin en faziletlisi olan
Ebu Bekir Sıddık’ın mebde-i teayyünü şu dairelerden olan en üst noktadır.[15]
‘Salik mebde-i teayyün olan isme
ulaşırsa, muhakkak seyri ilallah’ı tamamladı’ şeklindeki sözden murad, şanı yüce
olan ilahi ismin zılli olması ve onun cüzlerinden bir cüz olması gerekir, o
ismin aslı ve aynı değildir. [16]
Şu
zılal dairesi, hakikatta isim ve sıfatlar mertebesinin tafsilidir. Mesela ilim
sıfatı hakiki bir sıfat olup onun için cüzler vardır. Şu cüzlerin tafsili,
icmal ile münasebeti olan şu sıfatın zılleridir.[17] Şu
cüzlerden olan her bir cüz, keremli peygamberler ve büyük meleklerden başka
olan şahıslardan her bir şahsın mebde-i teayyünüdür (üzerlerine salat ve selam
olsun).
Peygamberlerin ve meleklerin mebdei
teayyünü şu zıllerin asıllarıdır. Yani tafsil edilmiş şu cüzlerin
bütünleri-dir. Mesela ilim sıfatı, kudret sıfatı, irade sıfatı ve diğerleri
gibi. [18]
Şahıslardan pek çoğu, mebde-i teayyünü
olan bir sıfatta muhtelif itibarlar ile ortak olurlar.
Son peygamber Muhammed aleyhiselamın mebde-i teayyünü ilim sıfatıdır. Şu
sıfat başka bir itibarla ibrahim aleyhissela mında mebde-i teayyünüdür. Yine o
sıfat değişik bir itibarla Nuh aleyhisselamın mebdei teayyünüdür. Şu
itibarların teayyünü, Hoca Muhamed Eşrefe yazılan mektub da zikr edilmiştir.[19]
Meşayıhten biri şöyle demiştir:
Hakikat-i Muhammediye teayyünü evvel olup icmal makamıdır ve buna vahdet ismi verilmiştir. [20]
Onun bu cümleden muradı - en iyisini Allah bilir- bu fakire gayb
aleminden zahir olana göre, zılaliyet dairesi merkezidir. O, bunu teayyünü
evvel zannetti. Ve onun merkezini icmal diye tehayyül etti, onu vahdet diye
isimlen dirdi. Şu daireyi kuşatan bu merkezin tafsilini vahidiyyet zannetti.
İsim ve sıfatların dairesi olan zılal dairesinin üstünü, teayyünden münezzeh ve
beri olan Zat (Mevla Teala) tasavvur etti.
Halbuki iş böyle değildir. Bilakis
ben derimki, şu zılal dairesinin merkezi, onun aslı olan üsteki dairenin
merkezi-nin zıllıdır ve (o üste bulunan daire) esma, sıfat, şuunat ve itibarat
diye isimlendirilir.[21]
Hakikatı Muhammediye ki gerçekte şu asıl
olan daire-nin merkezidir, o da isimlerin şanların icmalidir. İsimlerin
tafsili, vahidiyet mertebesi olan şu dairede ancak olur. Vahdet ve ehadiyet
tabirinin isimlerinin zılleri mertebesi üzerine söylenmesi, zıllin asıl ile
karıştırılması üzerine mebnidir. Seyri fillah tabirini bu makamda söylemek te
aynı kabildendir, zira bu makamdaki seyir, hakikatte seyri ilallah’a dahildir.
(bu sözümü al) [22]
Bundan sonra yükseliş zılal dairesinin aslı olan es ma ve sıfat
dairesine doğru seyri fillah yoluyla olursa bu durum velayeti kübra kemalatlarına
başlamak olur.
Şu velayeti kübra asaletle peygamberlere
(üzerlerine salat ve selam olsun) aittir. Onların keremli ashabı da aynı
şeklide bu makama tebaiyyetle vasıl olur.[23]
Şu daireden alt yarım kısım, zait olan
isim ve sıfatları içine alır. Üst yarım kısmı ise zati olan şanlar ve
itibarlara şamildir. Alemi emrin beş latifesinin yükselişinin nihayeti şu
dairenin nihayetine kadardır yani isim ve şanlar dairesi. [24]
Bundan sonra, sırf şanı yüce olan Hak
tealanın fazlı keremiyle sıfat ve şanlar makamından yükseliş vaki olursa, bu
seyir şu sıfat ve şanların asılları dairesinde olur. Şu asıllar dairesinde
geçip aştıktan sonra o asılların asılları dairesi bulunur.[25] Bu
daireyi de kat’ ettikten sonra, en üst dairede bir yay ortaya çıkar. Aynı
şekilde onu da geçmek gerekir.
Şu en üstte bulunan daireden yaydan başka bir şey belli olmayınca şu yay
(kavs sözü) ile yetindik. Burada bir sırrın bulunması mutlaka lazımdır, henüz
onun üzerine muttali olamadım. [26]
İsim ve sıfatlar için zikredilen şu üç
asıl, yüce ve mukaddes olan Hazreti Zat hakkında sadece itibarlardır, bunlar
sıfat ve şanların mebde’-leridir (asılları).[27]
Şu üç aslın
kemalatının hasıl olması, nefsi mutmainneye mahsustur. Nefis için şu makamda
itmi’nanın husulü ele geçer. Şu makamda göğsün genişlemesi hasıl olur. Orada
salik, islami hakikiyle şereflenir. İşte şu, o makamdır ki nefsi mutmainne
orada göğüs tahtına oturur ve rıza maklamına yükselir. Şu makam ki o, peygamberlerin
(üzer-lerine salat ve selam olsun) velayeti olan velayeti kübranın nihayetidir.
dir. [28]
Ne zamanki seyrim (manevi yolculuğum) şu
makama ulaştırıldı, vehmime geldiki iş, muhakkak tamam oldu. Bu sırada sırrımda
bir nida oldu ki şu (makamların) tamamı uçmak için olan iki kanattan birisi
olan ismi zahirin tafsilidir, ismi batın henüz önündedir.[29] O,
mukaddesat alemine uçmak için ikinci kanattır. Onu da tafsilatıyla tamamlarsan
muhakkak uçmak için lazım olan iki kanadı elde ettin.
Allahu Sübhanehünün yardımıyla ismi
batındaki seyir de tamam olunca uçmak için iki kanat hasıl oldu. ‘Bizi bu
makama ulaştıran Allaha hamd olsun, şayet Allah bizi buna ulaştırmasaydı biz
ulaşamazdık, muhakkak Rabbimizin Resulleri hakkı getirdi.’
[1] Velayeti suğra: Ümmetin içindeki
velilerin olgunluğu va Allah’a olan yakınlığıdır.
Velayeti kübra: Peygamberlerin velayet ve Allah’a olan yakın lığıdır.
Velayeti ulya: Yüksek melek cemaatinin velayet ve
Allah’a olan yakınlığıdır.
[2]
Burada ‘bu sıralamaya göre meleklerin kemalatları Peygamber lerden daha
üstün olduğu anlaşılıyor’ diye bir soru akla gelirse buna cevap olarak Kıymetli
büyüğümüz Mahmud Efendi Hazretleri (Kuddise sırruhu) şöyle bir misal vermiştir.
Üç katlı bir binanın en kıymetli yeri neresidir? Orta katıdır, zira en üst kat
çatı altıdır ve o kadar makbul değildir.
[3] Alemi halk latifeleri toprak, hava, su, ateş
ve nefsi natıkadır.
Alemi emir latifeleri kalb,
ruh, sır, hafi ve ahfadır.
[4] Velayet ve nübüvvet kurbi ilahî
(Allah’a olan yakınlık) demektir. Nübüvvet kemalatını elde eden zat, velayet
kemalatını elde edenden üstündür. Bu nübüv vet ve velayet olgunlukları, isterse
Peygamberin olsun, isterse velinin olsun durum böyledir.
[5] Âlemi emir ‘ol’ emri ile yaratılan
ruhun tarafıdır. Ruhta bulunan kuvvetlere letâif denir. Âlemi sağir insan,
âlemi kebir arşa kadar olan âlemdir.
[6] Anasırı erbaa ‘dört unsur’ demek
olup toprak, hava, ateş, sudur. Bunlar bütün mahlukatta bulunan maddeler olup
insan bedeni de bunlardan meydana gelmiştir. Ayrıca nefsi natıka insana
verildi.
[7] Arşın üstünde mekan bulunmadığından
oraya mekansızlık âlemi denir. Ruh madda gibi olmayıp çok latif olduğundan ona
da mekansızlığa mensub denir.
[8] İmkan dairesi: Arştan aşağı bulunan
bütün mahlukattır.
Âlemi halk: İnsan bedeninin cüzleri. Âlemi emir: Ruh. Âlemi Kebir: Arşın aşağısındaki bütün
mahlukat. Âlemi sağir: İnsan.
İşte bütün
bunları manevi bir yürüyüşle aşan müridin ruh tarafı, arşın üstüne çıkınca
mad-de sınırını aştığından madde bağından kurtulur.
[9] Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve
sellem) ‘in mebde-i teayyünü olan ilim sıfatı üzere mebde-i teayyünü olan
mürid.
[10] Manevi yolculuğa başlayan mürid,
evvela ruhundaki kuvvetleri zikir ve rabıta ile tamamlayıp kalbi ruha, ruhu
sırra, sırrı hafiye ve hafiyi ahfaya ekleyerek alemi emri, kendinde (alemi
sağirde) tamamlar ve sonra bunların alemi kebirdeki asıllarında aynı tertib
üzere seyrini tamamlayarak arşın üzerine yükselirse, artık madde alemi geride
kalmış, ruh mekansızlık alemine geçmiştir. Bu hale ulaşan mürid kendini
Allah’ın nurlarında kaybettiği için fena fillah olmuş olur. Bu durum velilikte
ilk basamak olan velâyeti suğradır. ( Veliliğe başlamış olur)
[11] Allahu Teâlâ’nın isim ve sıfatları
mertebesine isim ve sıfat mertebesi denir. Bunların altında zılal mertebesi
(isim ve sıfatların zılleri -gölgeleri- mertebesi) bulunur. Bu zılal dairesinde
seyrine devam eden salik (mürid) zılal dairesinin sonuna gelince velayeti
suğ-rayı tamamlamış olur.
[12] Zılal dairesinin üstünde asılları
olan isim ve sıfat dairesi vardır.
[13] Velayeti suğrayı tamamlamakla suret
olan fenanın hakikatına ulaşır ve Peygamberlere ait olan kübra velayetine adım
atar. Yani ona peygambere tabi olması sebebiyle peygam-berinin hallerinden
nasibler verilir (Peygamber olamaz)
[14] Zılal dairesi Vacib Teâlâ’nın isim
ve sıfatlarının zıllerinin bulunduğu mertebedir. Meselâ ilim sıfatı ve
diğerlerinin bulunduğu makama sıfat mertebei, isim ve sıfatlar dairesi denir.
Bu sıfatın cüzlerinin, uzantılarının ulaştığı makama da zılal mertebesi, zılal
dairesi denir. Bu zılal dairesinde bulunan cüzler bir üst mertebedeki isim ve
sıfatların cüzleri olup sıfatlar o cüzlerin asıllarıdır. İşte şu cüzlerin
bulunduğu zılal dairesi her bir şahsın meydana geldiği ilk cüzü ve onun hususi
terbiye eden (rabbisi) dir. O cüze mebde-i teayyün denir. Peygamberler ve
meleklerin mebde-i teayyünleri zılal dairesinde olmayıp onların aslı olan
üstteki isim ve sıfat dairesindeki isim ve sıfatların kendileridir.
[15] Zılal daiesinin en üst noktasında
Ebu Bekir Sıddık’ın (Radıyellahu anhu) mebde-i teayyünü vardır.
[16] Mebde-i teayyüne varmakla ancak
zılal dairesine varmış olup henüz seyr-i ilellah (Allah’ın isim ve sıfatların
zıllerinde seyr) devam etmektedir. İsim ve sıfatlara ulaşırsa o zaman zılal
dairesi tamam olur.
[17] Asıl dairesinde isim ve sıfatlar
vardır. Bu dairenin altında o sıfatların zılleri vardır. Üsteki sıfat cem edici
(icmal, toplam) olup aşağı mertebede bulunanlar o sıfatın tafsilatı, cüzleri,
zılleri (gölgeleri) olur.
[18] Mesela ilim sıfatı peygamber
Efendimizin (Sallallahu aleyhi ve sellem) mebde-i teayyünü olup onun zılleri
olan ve o ilim sıfatı ile alakalı olan zıller ve cüzlerden her biri ümmetten
olan şahısların Muhammedi Meşreb olanlarının mebde-i teayyünüdür.
[19] (251. Mektup)
[20] Hakikatı Muhammediyye: Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi ve sellem) in hakikatı ilk yaratılan şey (teayyünü evvel)
dir.
[21] Zılal dairesi bir üstte bulunan ve
onun aslı olan esma sıfat dairesini gölgesi olduğundan bu daireyi aslına
benzeterek karıştırmış olan veliler o zılal dairesine ilk teayyün zannederek
hakikatı muhammediyye budur demişler ve bunun merkezini vahdet diye
isimlendirmişler, bu merkezin tafsilini vahidiyet diye isimlendirmişlerdir.Bu
dairenin aslı olan üstteki daire esma sıfat ve şuûnat dairesidir.
[22] Zılal dairesinde seyir henüz seyri
ilallahtır. Allahu Tealanın Isim ve sıfatlarında olan seyir ise seyri
fillahtır. Zılli asıl ile karıştıranlar seyri ilallahı seyri fillah ile
karıştırmışlardır.
Hakikatı Muhammediye isim, sıfat
mertebesinin merkezidir. Ona vahdet, o merkezin tafsilinede vahidiyet denir.
[23]
Zılal dairesinden sonra aslı olan isim ve sıfat dairesi başlar. Daha
evvelki velayet tamamlanıp velayeti kübraya başlanmış olur. Bu velayet aslında
peygamberlere ait olup onların kamil tâbilerinede bu makamdan nasibler verilir.
[24] Esma sıfat dairesi iki kısım olup
alt kısmı Allahın zatından başka isim ve sıfatları içine alır. Bu dairenin üst
kısmı Allahu Teâlânın zatıyla alakalı itibarları şanları içine alır. Alemi emir
(ruh tarafı) latifeleri manevi yükselişle miracını ism ve sıfatlara kadar
ulaştırınca letaif-lerin yükselişleri en son noktaya ulaşır.
[25] Esma sıfat dairesinin üç aslı
vardır. Bu üç asıl da aşılırsa sonunda yay şeklinde bir yarım daireye ulaşır.
[26] Yay tabiri kelime yetersizliğinden
söylenmiştir. Geride geçen daire, seyir v.s. gibi tabirlerde aynı şekilde
kelime darlığından kullanılmışrtır. Zira manevi şeyleri müşahhas misallerle
izah etmek her zaman mümkün olmaz. Rumuz ile söylenir tafsilatıyla
anlaşılma-sına çalışılır.
[27] Üç asıl dairesi esma sıfatın aslı
olup sadece Allahu Teâlânın zatı hakkında itibar edilen şeylerdir. Mesela; ilim
sıfatı ayrı bir sıfat olarak esma sıfat dairesinde bulunur. İlmin Allahta
bulunması itibarı ile ona ilim şe’ni denir. Bu ilim itibariyle Allahu Teâlâ
alîmdir. Diğer sıfatlarda aynı şekildedir.
[28] Nefis mutmainne (Allahın hükmüne
razı) olunca bu üç asıl da seyri tamamlar ve velayeti kübrayı bitirir. Evvelki
suret hali, hakikata dönüşür. Artık onun imanı ve amelleri hakiki iman ve
hakiki salih amel olur. Mutmainne sahibinin göğsü genişlendirilir. Bu durum
aslın-da Peygamber Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) e yapılan muamelenin
bir numune-sidir.
[29] İsmi zahir zahirle alakalı olan,
ismi batın gizli sırlarla alakalı olan isimdir. Her isim ve sıfatın bir zahiri
ve batını vardır.
| < Önceki | Sonraki > |
|---|














