Tasavvuf ehli, Hadid 27
ayetini, bir çok eserlerinde zikrederler ve bununla övülen bir fiilin bu ümmete
zikredilmesini, aynı şartlara riayetle kabul görmesi olarak delil görürler.
Yoksa rehbaniyyeti asla kasdetmezler. Bu farkı anlamayan bazı zahir erbabı,
sanki tasavvuf ehlinin de ruhbanlar gibi, bir takım helalleri haram ederek
Allaha şirk koştuğunu zırvalarlar. Halbuki daha evvelki delillerimizde de
söylediğimiz gibi hak üzere olan tasavvuf ehli, asla sünneti seniyyeye muhalif
olamaz. Şimdi ayeti kerimenin manasını ve makbul tefsirlerden açıklamalarını ve
alakalı bir çok hadisi şerifi zikredelim.
“Ona uyanların
kalplerine şefkat ve merhamet vermiştik. İcat ettikleri ruhbanlığa gelince, onu
biz yazmadık. Fakat kendileri Allah rızasını kazanmak için yaptılar. Ama buna
da gereği gibi uymadılar. Biz de onlardan iman edenlere, mükâfatlarını verdik.
İçlerinden çoğu da yoldan çıkmışlardır.” (Hadid: 27)
Beyzavi Tefsiri:1/304
(Rehbaniyyeti icat ettiler.
Bu ibadette riyazatlarda ve insanlardan kesilmede mübalağadır. Rehban’a mensub
demektir. Bu, korkuda ileri derecede olandır. Bu kelimenin çoğulu rahib gelir.)
(Bunu onların üzerine yazmamıştık, ) (lakin onlar bunu kendi taraflarından icat
ettiler)(sahihi imanı olanlara ecrini
verdik, bunlar Muhammed s.a.v e iman edenlerdir. Haklarını muhafaza
edenlerdir.)
Tefsiri Teysir: 2/129
“Bunu onlar üzerine
yazmamıştık” Bununla onlara, kulluk vazifesi yüklememiştik.
İbni Kesir Tefsiri:
8/31
Enes ibni Malik’ten r.a
rivayetle Nebi s.a.v buyurdu: “Her nebi için rehbaniyyet vardır.
Bu ümmetin rehbaniyyeti, Allah azze ve Celle yolunda cihattır”
Celaleyn Tefsiri 1/723
(Ona hakkıyla riayet
etmediler.) Zira ekserisi onu terk etti ve İsa a.s ın dinine
küfretti. Sultanlarının dinlerine girdiler. Bir çoğu da, İsa’nın a.s. dini
üzere kaldılar. Sonra Nebimiz s.a.v e iman ettiler.
Taberi Tefsiri:
23/202
Onlar üzerine şu
rehbaniyyet farz adilmemişti. Lakin
onlar, Allahın rızasını elde etmek için bunu ihdas ettiler.
Rehbaniyyete hakkıyla
riayet etmeyenler hakkında müfessirler ihtilaf etti. Bazıları derki: O yolu
ihdas edip onun üzerine kaim olmayanlardır. Lakin onlar yolu değiştirdiler,
İsa’nın a.s. gönderildiği hak dine muhalefet ettiler; Nasrani ve Yahudi
oldular.
Diğer bazıları da der: Daha
sonra gelen bir topluluktur, evvelkilerin yaptığı gibi yapacağız dediler… Fakat
Allahu teala onların yolu değiştirdiğini beyan etti.
Fahrur Razi Tefsiri:
1/ 561
İşte bu sebeble Efendimiz
s.a.v buyurdu: “Ümmetimin rehbaniyyeti, mescitlerde
oturmalarıdır.” (İbadet için..)
Fahrur Razi derki: Hadisi
şerifte “İslamda Rehbaniyyet yoktur”
buyrulmakla birlikte, Allahu teala onları niçin medh etti? Denirse; deriz ki:
Bu medih, Yahudilerin kasavet ve aşırı küfürleri karşılığında Hıristiyanların
bir takımlarını medih kabilinden oldu. Bundan dolayı, mutlak olarak
Hıristiyanların mehdi lazım gelmez, zira onların da nice sözleri var ki,
Yahudilerden daha beterdir.(A.g.e
1/1697)
Fahrur Razi 1/4419 da şöyle der:
Bunlar hakkında bir takım sözler
var: evveli: Rehbaniyyeti
icat edenler ona hakkıyla riayet etmediler, teslis ve ittihadı kattılar.
Onlardan bir kısmı ise, İsa’nın a.s. dini üzere yaşayıp Nebimiz s.a.v e iman
etti.
İkinci söz: Rehbaniyyet onlara farz edilmemişti,
kendileri Allahın rızasına tevessül için bunu ihdas ettiler. Sonra o filleri
işlediler ama, Allah rızası için değil. Yani dünyalık talebi, riyasetve gösteriş için.
Üçüncü söz:
Üzerlerine kendileri lazım getirince zemmedildiler, zira kendileri kendi
üzerlerine bunu vacib etmişlerdi, vacibin terki zemmi gerektirdi.
Dördüncü söz: Hakkıyla
yola riayet etmeyenler, Muhammedi s.a.v idrak edip, ona tabi olmayanlardır.
Hadisi şerif “Bana iman edip tasdik edenler, bana
tabi olanlar, ona (rehbaniyyete) hakkıyla riayet edenlerdir. Bana iman
etmeyenler de, işte helak olanları onlardır.”İki gurubu açıklar.
Beşinci söz: İsa’nın
a.s. kavminden olan Salihler, rehbaniyyeti icat ettiler ve onun üzerine yaşayıp
tükendiler. Sonra peşlerinden gelen bir topluluk sadece lisan da onlara tabi
oldu, amelde onlara tabi olmadılar. İşte hakkına riayet etmeyenler onlardır.
Ata’ r.a. derki:
Havarilerin riayet ettiği gibi o yola raiyet etmediler.
“Onlardan ekserisi
fasıklardır” ayetinin bu kısmı,bazısının rehbaniyyete sadık kaldığını, ekserisinin fasık olup şu yolu (tefsirin
tabiri şöyle: Şu tarikatı) zahiren ve batınen terk ettiğini beyan eder.(a.g.e Cüz 29 sahif: 477)
Kurtubi Tefsiri:
17/263
Kurtubi r.a. kelimenin
irabını ve nereye atfedildiğini inceledikten sonra şöyle der:
Bu izahlara göre Mana:
Allahu teala onlara bu yolu (rehbaniyyeti) verdi, onlar yolu değiştirdiler ve
içine bid’atleri soktular.
264. sayfada şöyle
der:Her ihdasın bid’at olduğuna
ayeti kerime delalet eder. Hayrı icat eden için, onun üzerine devam etmek
lazımdır. Onun zıttına dönmemeli, aksi halde ayetin içine dahil olur.
Ebi Umame el Bahili’den
şöyle rivayet edildi: Ramazan gecelerini (teravihle) kaim
olmayı ihdas ettiniz, size farz edilmemişti. Ancak size oruç farz edildi. O
halde geceyi kıyama devam edin. O halde bunu yapın ve terk etmeyin, zira Beni
israilden bir topluluk, Allahın kendilerine yazmadığı bir bid’ati ihdas
etmişlerdi, Allahın rızasını taleb etmek için ihdas etmişlerdi, fakat hakkına
riayet etmediler. Bu terkleri yüzünden Allahu teala onları ayıpladı….
Devamla: Ayette, insanlardan
uzlet edip evlere ibadet hanelere çekilmeye delalet vardır. Bu durum, zamanın
fesadında, dostlar ve kardeşlerin değiştiği zamanda (hele bu zamanda)
mendubtur. Bu hususta Ahmed’in Müsnedinde Umame el Bahili r.a. nin rivayet
ettiği hadisi şerif zikredilmiştir. (evvelinde geçti)
Âdâbuş Şeria- İbni
Muflih (veya Mufellih): 2/35
İbni Cevzi derki: İslamda
belli bir yere seyahat yoktur. Bu hususta hadisi şerif vardır. İmamı Ahmed r.a derki: Seyahat islamda (makbul) bir şey değildir. Nebilerin ve
Salihlerin fiili değildir. Ayrıca sefer kalbi dağınık yapar, müridin sefere
çıkması doğru değildir, ancak ilim talebi için veya kendisine tabi olunan bir
şeyhi müşahede (buluşmak) için olur.
Terğib ve Terhib:
3/341
Ebu Said’ten r.a rivayetle adamın
biri gelip Resulullaha s.a.v dedi: Ya Resulellah! Bana vasıyet (tavsiye) et.
Buyurdu: “Allahtan sakın, zira takva, bütün hayırları cem eder. Allah yolunda
cihada sarıl, zira o, müslümanın rehbaniyyetidir. Allahın zikrine sarıl, Kur’an
okumaya sarıl, zira bu senin için yeryüzünde nurdur, senin çin gökte zikirdir.
Lisanini hayırdan başka şeylerden koru. Zira bununla şeytana galib olursun.” (Taberani
Ebu Şeyh merfu olarak)
Durrul Mensur: 5/429
Resulullah s.a.v buyurdu: “Ya Osman! Rehbaniyyet bize yazılmadı (farz edilmedi), benim örnek olmam
sana yetmezmi? Allaha yemin olsun ki, içinizde Allahtan en çok korkanınız
benim, onun hadlerini en iyi şekilde koruyanınız benim.”
Resulullah s.a.v buyurdu: “Muhakkak ben, kolay hanif dini üzere gönderildim. Ben, bid’at olan
rehbaniyyet üzere günderilmedim. Dikkat edin! Bir takım kimseler rehbaniyyeti
icat ettiler, üzerlerine farz edilmemişti, fakat hakkına tam olarak riayet
etmediler. Dikkat edin! Et yeyin, hanımlarınıza varın, oruç tutun, iftar edin,
namaz kılın, uyuyun, zira ben bunlarla emredildim.”
Netice: Şu ayetin,
kimler hakkında olduğunu, hangi fiillerinin medhe layık, hangisinin
zemmedildiği gördükten sonra, hadisi şerifler ve alimlerin açıklamalarıyla
hayırlı bir işin farz olmadığı halde yapılarak adet edilmesi ve ona devam edilmesinin
makbul olduğunu da bildikten sonra; itikad ve amel cihetinden islama sünnete
muhalif olmayan işlerin reddedilemeyeceği aşikar olmuştur.
O halde Müslümanların
kıldığı gibi kılan, kıblesine yönelen, kestiklerini yiyen kişinin Allah ve
resulünün zimmetinde olduğunu da bildiğimize göre, Müslümanların asırlarca
güzel gördüğü bir yolu kim inkar edebilir ve islamda yeri yoktur diyebilir.
Terikat/tasavvuf
erbabı; itikadı ehli sünnettir. Namazı cemaatle kılar. Nafilelere düşkündür.
Çok zikreder. Sadaka verir. Güzel söz söyler. Akraba ve komşu hakkını gözetir.
Sevdiğini Allah için sever. Geceleri teheccüd kılar, gündüzleri oruç tutar,
evlenir hayırlı evlat yetiştirir, İslami hizmetlere katılarak mal ve canla
cihad eder, nefsini tezkiye için bir Allah dostuna bende olur.
Bid’atlere dalmış olan
tarikatleri red ederiz. Raks ve deveran eden, tasavvuf musikisi deyip ney kaval
def çalan, zikirde sallanıp hareket eden, babadan oğula post devreden, yani
temeli ehli sünnete dayanmayan yolları biz de kabul etmiyoruz….
Aradaki farkı anlamak
için Nakşibend, k.s. İmamı Rabbani k.s. Halidi Bağdadi k.s. gibi önemli
şahsiyetlerin itikad ve amelini açıklayan eserlere bakmanız yeterlidir, her ne
kadar tasavvufi ve manevi konuları anlamasanız da, inkar etmenize de sebeb yok,
zira kişi anlamadığı şeyi ekserde inkar eder….Selamlar… devam edecek….
Perşembe, 11 Mart 2010 07:16 tarihinde güncellendi
Pazartesi, 08 Mart 2010 11:54
Rehnüma
TASAVVUF EHLİNİN SÖZ VE ESERLERİNDE ZİKREDİLEN DELİLLER 2
TASAVVUF EHLİNİN SÖZ VE ESERLERİNDE ZİKREDİLEN DELİLLER – 2
TEVBE SURESİ AYET: 119
“Ey İman edenler, Allah’a karşı gelmekten sakının ve
sadıklarla beraber olun.”
Tarikat ehli, bu ayeti kerimeyle tasavvufun ve rabıtanın
islamdaki yerini isbat etmişlerdir.
İlk delilimizde, Allaha ulaşmakta vesile arama emrinin umumu
altına, Allahın rızasına götüren her şeyin girdiği ve bununla da tasavvufun,
Allaha yakınlık için lazım olduğu hasıl olmuştu. Şimdi yazdığımız ayeti kerime
ile de, sadıkların yolu olan zühd ve takva, zikir ve tefekkürün de islamda
büyük bir yeri olduğu, bunun da gerçek manada ancak Salihlerle her an birlikte
olmakla hasıl olduğu anlaşılacaktır…İnşaallahu teala.
DÜRRÜ-L MENSUR 7/581
“Sadıklarla beraber olun..” Muhammed s.a.v ve ashabıyla ile
beraber. İbni Cerir, Said ibni Cübeyr’in şu ayet hakkında şöyle değini tahriç
etti: Ebu Bekirle ve Ömerle birlikte olun(r.anhuma)
KEŞF VE BEYAN – TEFSİRİ SA’Lİ5/109
Ali bin Ebi Talib ve arkadaşlarıyla birlikte olun.
Cabir’den, oda Ebi Cafer’den rivayetle şöyle dedi: Âli
Muhammed s.a.v ile birlikte olun.
İbni Abbas’tan rivayette: Niyetleri sadık olanlarla,
kalbleri ve amelleri istikamet üzere olanlarla, Resulullah s.a.v ile birlikte
Tebuk savaşına gidenlerle, ihlas ve niyetle birlikte olun.
Katade: Niyette sıdktır. Veya gece gündüz, gizli aşikar
sadakat üzere olun.
İBNİ KESİR TEFSİRİ4/234
Dahhak derki: Ebu Bekir, Ömer ve arkadaşlarıyla beraber
olun.
Haseni Basri derki: Sadıklarla beraber olmayı istersen,
dünya hakkında züh üzere olmaya yapış.
Tefsiri ibni Ebi Zemin 1/265
Allahu teala bu ayet ile, Medineye hicret etmeyenlere hitab
etikti onlar da hicret etsinler.
BEYZAVİTEFSİRİ 1/
178
“Sadıklarla beraber olun.” İmanlarında ve ahitlerinde. Veya Allahın dininde,
niyet söz ve amel bakımından beraber olun. Tevbelerinde ve inabelerinde
–yönelmelerinde- sadık olanlarla beraber olun. Bu takdirde murad, savaştan geri
kalan üç kişi ve benzerleri olur.
SİRACI MÜNİR TEFSİRİ 1/519
Denildiki: Günahlarını itirafta sadık olanlar, yalan batıl
özürlerle özür beyan etmeyenler. Denildiki –beraber- kelimesi, -min- kelimesi
manasınbdadı, mana: Sadıklardan olun.
SA’Dİ TEFSİRİ 1/355
“Sadıklarla beraber olun.” Sözlerinde, fiillerinde, hallerinde
sadık olanlar ki; bunların sözleri amelleri ve halleri ancak doğru olur,
tembellikten ve gevşeklikten uzak olur, kötü maksatlardan arınmış olur, Salih
niyet ve ihlasa şamiş olur. Zira doğruluk –birre- takvaya götürür, takva da
cennete götürür.
SÜLEMİ TEFSİRİ1/291
Bazıları derki:Hak
yol üzere mukim olanlarla birlikte olun. Bazıları da şöyle dedi: Gizlide,
aşikarede, zahirde ve batında halleri razı olunmuşlarla birlikte olun.
Ebu Süleyman derki: Sıdk ve safa üzere sohbet –arkadaşlık-,
sadakat yolu üzere sabit ve kaim oldukları müddetçe, arkadaşlık yapanlardan
bütün illetleri giderir. Zira Allahu tealşa “Sadıklarla beraber olun” buyurdu.
ŞA’RAVİ TEFSİRİ1/3765
“Sadıklarla beraber olun”Yani: Onlara katılın, onların beraberinde olursunuz, onlarla beraber
olduğunuzda, sizden sonra gelenler sizi de sadıklarla beraber bulurlar.
TABERİ TEFSİRİ 14/558
Kelamın manası: Dünyada Allahtan sakınmakla, ahırette
sadıklarla beraber olun.
FAHRUR RAZİ TEFSİRİ – TEFSİRİ KEBİR 1/2308
İlk mesele: Allahu teala mü’minlere sadıklarla birlikte
olmayı emretti. Sadıklarla beraber olmak ne zaman vacib olur. O halde mutlaka
sadıkların her vaiktte mevcut olması gerekli oldu. Bu durum da herkesin batıl
üzerine ittifakını imkansız kılar. Herkesin batıl üzerine ittifakı mümkün
olmadığı kesinleşince, o takdirde üzerinde ittifak ettikleri şeyin hak olması gerekli
oldu. Bu da içma-ı ümmetin huccet olmasına delalet eder.
Şöyle denilirse: “Sadıklarla beraber olun” kavlinden maksad,
-sadıkların yolu üzere olun- manası murad edilmesi niçin caiz olmasın?
Cevab: Şu emir, sadıklara muvafakat emridir, onlardan ayrı
olmaktan mendir. Bu ise, sadıkların mevcudiyetini gerektirir. Vacibin ancak
kendisiyle tamam olduğu şey de vacibtir. Bu ayet, sadıkların mevcut olduğuna
delalet eder.
Sadece onların yolu üzere olmak yeterlidir denilirse, deriz
ki bu, delil olmadığı halde ayetin zahirinden dönmektir.
Bu emir sadece Nebi s.a.v zamanına aittir denirse, bu iddia
birkaç yönden batıldır deriz:
Evvela:Tevatürle
sabittirki Muhammed s.a.v in dinindeki emirler kıyamete kadar bakidir. O halde
bu emir de bakidir.
İkincisi: Emir sıygası bütün vakitlere tenavul eder. Zira
ondan bazısını istisna edebilmek sahihtir.
Üçüncüsü: Ayetin lafzında muayyen vakit zikredilmeyince,
ayeti bazısına hamletmek kalanlara hamletmekten daha evla olmadı. Hiçbir vakte
hamletmezsek boşa gitmiş olurki bu da batıldır. Veya tüm vakitlere hamledilir
ki asıl matlub budur.
Bu emirle muayyen kişi ve zaman kasdedilmediği sabit olunca,
sadıklarla birlikte olma manasının her yönde umumi olması da sabit olur.
KUŞEYRİ TEFSİRİ3/180
Şu halde ey iman edenler sadık Müslümanlardan olunuz ki,
halinizin sonu da sadıklarla birlikte olsun.İmanda sadakat üzere daim
olunuz ki, yarın ahırette cennette sadıklarla beraber olursunuz. Denildiki
sadıklar, evvelki sabikundur (öne geçenler), onlar da Ebu Bekir, Ömer, Osman,
Ali r.anhum ve diğerleridir.
Denildi ki; sıdk hallerin nihayetidir. Bu ise sırrın ve
aleni olanın eşit olmasıdır.
Sıdk sözlerde olduğu gibi hallerde de olur, bu sıdkın en
tamam kısmıdır.
NİSABURİTEFSİRİ4/217
Bazı alimler derki, emrin zahiri vucub için olmasıdır. Bütün
mü’minler üzerine sadıklarla beraber olmak vacib oldu. Bu da ancak musahabe
–arkadaşlık- ile olur. Bir şeyle birlikte olmak, o şeyin mevcut olması ile
şartlıdır. Dolayısıyla mutlaka sadıkların mevcut olması lazım gelir.
Bundan sonra deriz ki, Muhammed s.a.v in dininde tevatürle
sabit oldu ki, Kur’anda zikredilen teklifler kıyamete kadar ebedidir. Bu emir,
sadece Resullullah s.a.v ve ashabı ile savaşlarda beraber olmaya da has
kılınmaz, bilakis bundan daha umumidir.
Ekseri müfessirler derki: Sadıklar, Allahın dininde sadık
olanlardır. Taatten söz verdikleri şeylerde niyet, söz ve amel cihetinden sadık
olanlardır.
RUHUL BEYAN 5/29
“Sadıklarla beraber olun” Birlikte olmak ya suret iledir, bu da sıdk ehline
mülazemet (yanlarında olmak) onlarla birlikte oturmak şeklinde olur.
Bir de manevi
birliktelik olur ki bu, sırları almak, manevi münasebet elde etmekle olur. O
halde sadıklardan biriyle mutlaka irtibat kurmak lazımdır.
RUHUL BEYAN 5/29
“Sadıklarla beraber olun” Sadıklar cümlesinden olun, onlarla arkadaş olun. Bu
sebeble şöyle denildi;kişi için dinen en güzel kalıcı şeyleri tercih etmesi
lazımdır, taki sadık kardeşlerle yardımlaşmış olsun.
RUHUL MEANİ – ÂLÛSÎ TEFSİR 11/56
“Sadıklarla beraber olun” Niyet, söz ve fiil bakımından sadık olanlarla. Yani,
sıdktan vasıflandıkları şeyle vasıflanmakla. Onlara karışın ki onlar gibi
olasınız, yakın olan yakın olduğuna tabi olur.
BU AYETİ AÇIKLAYAN HADİSİ ŞERİFLER VE DİĞER RİVAYETLER
RİYAZUS- SALİHİN ŞERHİ 1/62
Sıdk iki kısımdır: Allah ile beraber sıdk, Allahın kulları
ile beraber sıdk.
MİRKATULMEFATİH 8/21
1-Hadisi kudsinin açıklamasında: “Onlar meclis arkadaşlarıdır,
onlarla oturan mahrum olmaz”Zikir
ehli ile musahabet edenlerin arasında, o niyetle bulunmayanların dahi
mağfire-te nail olacağı bildirilmiştir.
Sonra şu rivayet zikredildi: Bazı arifler deki: “Allah
ile beraber olun. Şayet buna güç yetiremez seniz, Allah ile beraber olanlarla
birlikte olun.”
Denildiki hayırlılarla musahabet hayrı getirir, şerlilerle
musahabet şerri getirir. Rüzgar gibi ki, hoş koku üzerine eserse hoş kokar. Leş
üzerine eserse kötü kokar.
Hasılı kelam musahabet tesir eder, bu yüzden Allahu teala “Sadıklarla
beraber olun” buyurmuştur. (a.g.e. 14/307)
2-Hazreti Ali’den r.a., Nebi s.a.v in şöyle söylediği
rivayet edildi:
“Kişi sevdiği ile beraberdir.”(Ebu Davud)
İbni Kesir pek çok huffaza göre mütevatir olduğunu söyledi.
İbni Kesir başka bir hadiste “Kim bir kavmi sever,
onlarla haşrolunur” demiştir. (3/521)
Risale-i Küşeyri: 1/145
Allah için mahabbet edenler, dünya ve ahıret şerefini alıp
götürdüler. Zira Nebi s.a.v buyurdu:“Kişi
sevdiği ile beraberdir.”Onlar Allah
ile beraberdirler.
Yahya ibni Muaz r.a derki: Mahabbetin hakikatı, cefa ile
noksanlaşmaz, iyilikle artmaz. Denildiki: mahabbetini iddia edip hadlerini
muhafaza etmeyen kişi sadık değildir.
Kişinin sevdiği ile beraber olması, onun gibi yüksek
derecede amel etmesini de gerektirmez. Zira bedevinin –kıyamet nezaman
kopacak?- sorusuna –onun için ne hazırladın?- buyuran Resulullaha s.a.v,
şöyle cevab verdi. “Allah ve resulünün sevgisi”.
Bunun üzerine “Sen, sevdiğinle berabersin.” Diye
cevab vermiştir.
Bunu rivayet eden Enes r.a şöyle demiştir: Müslümanları bu
hadisten daha fazla sevindiren bir şey olmamıştır. (İbni Kesir: 8/246)
Riyazus-Salihin üzerine (deliler) 1/372
3- Ebu Hureyre r.a Nebi s.a.v ‘den şöyle rivayet etti: “Ben,
beni zikredenin celisiyim (meclis arkadaşıyım).” (Deylemi)
“Kulum beni zikredib dudaklarını zikrimle hareket
ettirdiğinde, ben onunla birlikteyim.”
(Zerkeşi Durer’de, Beyhakinin rivayet ettiğini söyledi.)
NOT: Dikkat edilirse yukardaki tefsirler ve diğer eserlerin
açıklamaları, nerdeyse tamamen zahir ulemasının beyanlarıdır, aynı şekilde
birinci delilimizde de böyle yapmıştık. Yani delil olarak zikrettiğimiz ve
zikredeceğimiz diğer ayet ve hadisi şerifleri genel olarak İslam aleminde
makbul eserlerden aktarıyoruz ki kendimize ait özel eserlerden seçtiğimiz
söylenmesin. Tasavvuf ehlinin bu ayet ve hadisi şeriflere çok daha derin ve
özel manalar verdiğini, onların eserlerinden bulabilirsiniz. Biz ortak noktaya
dikkat çekerek tasavvufi hal ve düşüncelerin tamamen ayet ve hadisi şerif
kaynaklı olduğunu ortaya koyalım. Bu temel kaynaklara tabi olup sadık kaldıktan
sonra, bunun üzerine tafsilatlı işaret manalarını anlamak kimsenin itirazına
mahal olamaz.
“Her ilim sahibi üzerinde, daha iyi bilen biri vardır.” Ayetini unutmayalım. Her mana
herkese açılmaz. Anlaşılamayan hususların düşünmeden inkarı da yakışmaz….
Bu delilimle de salih kişilerden olan Allah dostlarıyla,
bedenle veya kalbi -ruhi- beraberlikle birlikte olmaya çalışmak islamın bir
emridir. Bu beraberliği sürekli yapma haline rabıta denir. Allahın sevdiğine
gönlünü bağlayanın elbette sevdiği ile birlikte olacağı aşikaredir....
Perşembe, 11 Mart 2010 07:09 tarihinde güncellendi
Cuma, 26 Şubat 2010 14:36
Rehnüma
VESİLE AYETİ - TASAVVUFUN DELİLLERİ -1
TASAVVUF EHLİNİN SÖZ VE ESERLERİNDE ZİKREDİLEN DELİLLER – 1
VESİLE AYETİ: MAİDE
35
Bu ayetin tefsirinde meşhur müfessiler nasıl bir yol
izlemiştir?
Bazıları sadece zahiri mana ile ve ashabı kiramdan gelen
rivayetlerle umumi manayı zikretmiştir. Diğer bazıları da bir takım hususi
manaları zikretmiştir.
Dolayısıyla umumi manaya göre konuya bakarsak, Allahın
rızasına ulaştıran ve islama uygun olan her fiil vesile olabilir. Sadece bir
manayla kayıtlamak asla doğru olmaz, zira alimlerin açıklamaları bizim için önemlidir.
EVZA-UL BEYAN: 1/402
Allahu teala buyurdu: “Ey iman edenler! Allahtan sakının
(takva olun), ona (ulaşmakta) vesile edinin.” Maide:35
Bilki cumhur ulema burada vesile ile muradın, Allahu
tealanın emirlerine yapışmak ve yasaklarından sakınmakla, Muhammed s.a.v in
getirdiği şeriata uygun olarak, Allah için ihlas ile ona yakınlık elde
etmektir. Zira sadece bu (usul) Allahın rızasına ulaştıran yoldur, onun
katındaki dünyevi ve uhrevi hayırlara nail olmaktır.
Vesilenin aslı: Bir şeye yakınlık hasıl eden ve ulaştıran
yoldur ki, alimlerin icmasıyla bu da Salih amellerdir. Zira Allahu tealaya
ulaşmak için Resulü s.a.v e tabi olmaktan başka yol yoktur.
Buna göre vesileden maksad olan şeyi açıklayan ayetler pek
çoktur.
“Resul size neyi getirditse onua alın, neyden sizi
yasaklamışsa onu terk edin.” 7/59
“Deki: Şayet Allahı seviyorsanız, bana tabi olun” 3/31
“Deki: Allaha ve resulüne itaat edin.” 24/54 daha bir çokları gibi.
İbni Abbastan r.a gelen bir rivayette vesileden murad, hacettir.
Bunun Araplar tarafından bilinip bilinmediğini sorana şairin sözüyle delil
getirmiştir.
Buna göre mana: “Hacetinizi Allah’tan taleb edin”
şeklinde olur. Zira sadece hacetleri vermeye Allahu teala kadirdir. Hadisi
şerifte şöyle gelmiştir: “İstediğin zaman Allah’tan iste.”
BAHR-UL MUHİT 4/424
Kendisi ile taleb edilmesi istenen vesile, yakınlık, hacet,
taat, cennet veya cennetin en üstün derecesi değimlidir? Bu hususta
müfassirlerin değişik görüşleri vardır.
BAHR-UL MUHİT 2/63
“ona ulaşmak için vesile taleb edin….” Onun rızasına ulaşmak için vesile
taleb edin, itaatlerle cenabı kudsisine (kudsi Zat’ına) yakınlık taleb edin.
“Yolunda cihad edin…” Zahiri ve Batıni düşmanlarıyla muharebe etmekle.
Buradaki işaret mana: Ariflerin sohbetinden ve onların
huzurunda oturma, onlara hizmet etmek, onlara itaat etmekten daha yakın olan
bir başka vesile yoktur. Bunların gayrısıyla Hazreti tealaya ulaşmaya vesile
arayan,yolu bilmeyen (cahil) dir.
Ebu Amr ez Zeccaci r.a derki: Kişiye gaybi işler açılsa da
üstadı olmasa, onlardan (gaybi şeylerden) ona bir şey gelmez.
İbrahim bin Şeyban r.a derki: Şayet biri bütün ilimleri
(kendinde (cem etse), rical (ayette bahsedilen erkek sınıfına) ulaşamaz; ancak
bir şeyh veya imam veya nasihat eden bir müeddib ten aldığı riyazat olması
müstesnadır. Edebini, ona emreden bir amirden, ayıbını noksanını ona gösteren
bir yasaklayıcıdan almadıkça, muamelelerin düzeltilmesinde o kişiye uymak caiz
olmaz.
Hasılı kelam: En büyük vesile, en büyük futuhat, ancak
şeyhin hükmü altına girmekle olur, zira kendi cinsinden olana boyun eğmek
nefsin kabul etmediği bir şeydir, ancak boyun eğen mutmeinne nefistir ki onun
için Allah tarafında ezeli inayet geçmiş. Allahu teala en iyisini bilir. (Bu kitabın
bazı açıklamaları bitti. Not: Benzer açıklamalar Bahrul Medid 2/63 de mevcuttur.)
TAHRİR VE TENVİR 5/97
Burada vesile ile, kendisi ile Allaha ulaşılan şey murad
edilmiştir. Muhakkak Müslümanlar bilir ki Allahu tealaya ulaşmak, mesafe
bakımından değildir, fakat yakınlık ve rıza bakımındandır.
Vesile kelimesinin marife olması, cins bakımındandır yani
bütün vesile cinsleridir, yani sizi Allahu tealaya yakınlaştıracağını
bildiğiniz her şeydir, yani onun rızasına sizi kavuşturacak, yanında
amellerinizi makbul edecek şeyler.
Hadisi kudside şöyle geldi: “Kulumu bana yakınlaştıran şeylerin,
banaen fazla sevimli olanı, ona farz
ettiğim şeylerdir.” (Not: Buhari olan bu hadisi şerifin devamı burada
zikredilmedi, inşaallah sünnetten olan delillere geçtiğimizde bunun tam metnini
zikredeceğiz.)
ALUSİ TEFSİRİ 4/470
Şu makamda sözün incelemesine gelirsek: Mahluk ile istiğase
(yardım talebi), onu vesile yapmak, yani ondan dua istemek, şayet taleb olunan
kişi hayatta ise (bunun) cevazında şüphe yoktur. Üstelik talep edenden daha
üstün olmasına da (bu taleb işi) bağlı değildir. Bilakis faziletli olan kişi de
daha düşük olandan taleb edebilir. Muhakkak Nebi s.a.v den, Ömer r.a tab dua
istediği sahihtir. Umre yapmak için Efendimizden s.a.v izin istediğinde,
“Ey Kardeşimiz! Bizi dualarından bizi unutma”
Ayrıca ona, üveysiKarani’den r.a. kendisi için
istiğfar etmesini talep etmeyi emretmiştir.
Ümmetine, kendisi için vesileyi talep etmelerini
emretmiştir.
Daha sonra Alusi -4/472 de- Tacus Subki’nin sözünü,
beğenmediği halde zikretti:
Tacus Sübki r.a şöyle dedi: Nebi s.a.v ile Rabbisine
tevessül ve istiğase güzeldir, bunu selef ve haleften hiç kimse inkar etmedi,
taki İbni Teymiyye geldi ve bunu inkar etti, sıratı müstekimden döndü,
alimlerin kabul etmediği bir bid’atı ortaya çıkarttı, mahlukat içinde örnek
oldu.
Beğavi Tefsiri 4/284 te. aynı şekilde vesilenin maksuda ulaştıran yol olduğu
beyan edilir.
Taberi Tefsiri 10/291 de.
11902 nolu maddede zikredilen rivayette vesilenin, tatla ve
razı olduğu amelleri işlemekle O’na yakınlaşmak olduğu zikredilir.
1105 nolu maddede, İbni Zeyd’in vesile ayeti hakkında şöyle
dediğini zikretti: Mahabbettir. Allah yolunda birbirinizi sevin.
KUŞEYRİ TEFSİRİ 2/117
Vesile taleb etmek, takat ve kuvvetten beri olmaktır.
Vesile taleb etmek, insanından üzerinde gelenler ile ona
yakınlaşmaktır.
Vesile taleb etmek, kadim olan yardımından üzerine gelen
şeydir.
Vesile taleb etmek, senin için güzeli tercih etmesidir.
Vesile taleb etmek, itikadın şüpheden halis olmasıdır.
Vesile taleb etmek, ömrün sonuna kadar sadakatle dostluğa
devamdır.
Rağıb derki: Şu zikredilenler üç menzildir ki bunlar iman,
hicret ve cihattır. Bunlar vesile ayetinde kasdedilen mananın aynısıdır. O
halde ancak imandan sonra hicrete yol olur, heva ile cihada ancak şehevattan
uzaklaşılınca yol olur. Kim buna vasıl olursa, o zaman O’nun rahmetini umması
hak olur.
Aynı tefsirin 3/247 de şu açıklamalar var: Hakiki kurtuluş
için Allahu teala dört şey saydı.
İman, takva, vesile edinmek,cihad.
Vesile edinmek:
Lahuti olan bekada, nasuti fena halidir. (Mevlanın nurunda
dirilmek, ancak madde aleminde eriyip yok olmakla olur.) Bununla kul, varlık
vasıflarının zulmetinden kurtulabilir.
Kurtubi ve İbni Kesir tefsirlerinde de vesilenin kurbet,
taat, salih amel olduğu zikredilmiştir. Ayrıca Nebi s.a.v için vesileyi
(cennette bulunan yüksek makamı) taleb etmeki manaları da verilmiştir.
TEFSİRLERİN BU AÇIKLAMALARINDAN SONRA HADİSİ ŞERİF VE DİĞER
KİTABLARDAN KONUYLA ALAKALI BAHİSLERİ DE GÖZDEN GEÇİRDİK.
“Vesileyi isteyiniz”Bu, yüce menzildir.
Cennetin en üst derecesidir.
Kazı derki: Vesilenin aslı, başkasına, kendisi ile yakınlaşılan
şeydir. Yani, masıyetleri terk ederek O’ndan sakının, taat fiili ile O’na
yakınlık taleb edin.
Vesile diye isimlendirilmesi, bir menzildir ki, oraya vasıl
olan Allah’a yakın olur.
Tevessülü Kısımlandıranlar şöyle der:
Salihlerin sevgisi ve şahıslarıyla olan tevessül.
Salihlerin sevgisiyle olan tevessül caizdir, şahıslarıyla
olan tevessül caiz değildir.
Tevessülü caiz görenler derki:
“Allah müttekileri sever.” Zatları, sıfatları, hayatta
olmaları, ölü olmaları bakımından mutte-kileri sever. Onları sevenleri de
sever. Onlara tabi olanları ve onlarla kendine tevessül edenleri de sever.
Bu manaya karşı muhalifler şu cevabı verdiler: Allah muttekileri sever, onları
seven ve tabi olanları da sever, lakin onları sevmek, amellerini de sevmeyi
gerektirir. Onları sadakatle seven, fiillerine de tabi ve mutabık olur, onların
ameli gibi amel eder. Şayet sen muttekileri seviyorsan, Allahtan hakkıyla kork
ki, onları sevdiği gibi seni de sevsin. Muttekileri sevdiğin zaman, fiillerinde
onları taklit edersin. Zira kim Resulullahı s.a.vseverse, sünnetini tatbik eder, tebliğ ettiği
şeriatla amel eder. Salihleri seven, amellerini ıslah eder, Allahın Salih
kullarının eserlerine tabi olur, işte mahabbetin alameti budur. Böyle olmayanın
mahabbet iddiası yalandır. (Hakikatleri Değiştirenlere Reddiye isimli kitab
1/42)
Bu kitabı müellifi de bizim iddiamızı kabullenmiş ve itiraf
etmiştir. Kur’ana ve sünnete muhalif olan tevessülü zaten gerçek tasavvuf ehli
kabul etmez. Cahil sofular sözümüzün muhatabı değildir.
Tasavvuf ehlinin son dönem önderlerinden İmamı Rabbani k.s.
mektubatının bir yerinde, iman ve ameli Salih tamam oldukta kişi için,
kendisine ittiba edilmeye layık bir mürşide tabi olmak ta dinin bir emridir
diyerek, vesile ayetini zikretmiştir.
Zira imandan sonra ameli salihi, sedece islamın beş şartıyla
kayıtlarsak, kişinin sürekli olarak Allaha yakınlaşması için devam eden bir
amelle meşgul olması gerekli olur. Bu amel bütün işlerde bir örneği taklit
etmekten başka ne olabilirki. Ashabı kiram için canlı örnek, gözleri önünde
hazırdı, fakatsonra gelenler bu devlete
görmekle nail olamadılar, onun sünnetini en iyi tatbik edene tabi oldular.
Zaten vesile ayetinin son bölümünde de cihadın zikredilmesi, bu manaya delalet
eder. Yani kişi sürekli olarak zahiri düşmanla çarpışamaz, bu cihadın devamı
ancak görünmeyen düşman ki şeytan ve nefisle olur. Bunun için ehil olan bir
üstadın örnek olması ve terbiye usulünü öğretmesi akla ve vakıaya en uygun
olanıdır.
TEVHİD KİTABI MÜYESSERENİN ŞERHİ 1/290
Takva burada, küfür fasıklık ve isyandan uzak durmaktır.
Allah yolunda cihada gelince, haktan dönmüşler, ilhad ve
küfür ehline karşı mukavemettir. Vesile talebine gelince, iman asılları, İslam
şeriatları ve ihsan hakikatlerinden olan ibadetler ve isimleri sıfatlarıyla
duadır. Bu, en efdal vesiledir. İhsanı ile, nimetleri ile, varlığı ve keremi
ile ona tevessül eden, muhakkak afsıya ve efadılenin mesleğine gitmiştir. Kim
haceti fakrı ve zarureti ile tevessül ederse, muhakkak en hayırlısı ile ona
vesile etmiştir.
TEFSİRİ SÜLEMİ2/28
Vesileyi taleb ederek hayırları işleyin, bekli felah
bulursunuz. O’na giden yolu bulursunuz.
İbni Ata’ derki: Farzları eda etmekle Rabbinize ibadet edin,
haramlardan sakının. Faris derki: Din ve dünya hususunda belaları yüklenin;
sizi hizmet ehlinden yaptıktan sonra ve safilik zevkinin tatlılığı ile sizi
rızıklandırdıktan sonra.
“Allah (yolunda)
cihad edin”
Bazıları derki: Mücahede iki kısımdır. Allahın düşmanlarıyla cihad. Şeytanla
cihad. En şiddetli mücahede, nefis ve heva ile olanıdır. İşte bu, Allah’ta
cihattır. Bu hususta nebi s.a.v buyurdu: “Küçük cihattan büyük cihada
döndünüz.”
EL HUSAMUL MAHİK Lİ KÜLLİ MÜŞRİKİN VE MÜNAFIK 1/66
Allahu tealaya, Nebi s.a.v, ashabı ve diğer mü’minlerle
alakalı amellerle tevessül, meşru (bir amel) olunca, bu en hayırlı bir
vesiledir. Kim Allahu tealaya Nebi’nin s.a.v mahabbetiyle, taatle, ittiba ile,
ona tazimle ve sünnetini muhafaza ile, getirdiği şeylere tazimle tevessül
ederse, bu ahsendir, kabule layıktır. Aynı şekilde mü’minlere mahabbetle,
onlara yardım ile, hacetlerini gidermekle, onlara iyilik yapmakla, onrı
muhafaza etmekle, büyüklerine tazim ve küçüklerine rahmet etmekle tevessül
ederse, kabule layık bir iş yapmış olur. Bunlar Allah katında amellerin en
faziletlilerindendir. Bu hallerde kişi Allaha ameli ile tevessül etmiş olur.
Hadisi şerifte üç kişinin mağarada kalıp her birerleri amelleriyle Allaha
tevessül etmişlerdi. Allahu teala dualarına icabet etti, yollarını açtı.
İbni Kesir,İstiğase kitabında 2/539 şöyle der:
Vesile talebi, Allaha taat olan amelledir, Salih amellerden
olan şeylerle O’na yakınlık talebidir. İmdi amel işlemeye yolu olmayanın
Rabbisine ne ile vesile talebi olacak?
SON DÖNEM ALİMLERİNDEN KEVSERİ ŞÖYLE DER:
Nebiler ve Salihlerle tevessül – hayatta olsunlar, vefat
etsinler-, ümmetin adeti tabaka tabaka böyle devam etti. Yağmur talebinde
Hazreti Ömer’in r.a sözü: Muhakkak biz, Nebimizin Amcası ile sana tevessül
ediyoruz…”Bu rivayet, ashabın ashab ile tevessülüne kati nastır. Bunda,
Abbas’ın r.a şahsı ile tevessülü inşa vardır. Bunu sadece Efendimizin s.a.v
hayatına kasretmek, hevadan ortaya çıkan bir kusurdur, hadisi tahriftir. Kim
vefatlarından sonra Nebilerle tevessülün cevazını inkara değiştirirse,
-zikerilen rivayetin- mahallini değiştirmiş olur, Ömer’e r.a. aklına gelmeyen
şeyi nisbet etmiş gibi olur. Dolayısıyla ölülerle olan tevessülü inkar, ancak
sahih sünneti iptal olur.
Alusi Tefsiri 4/472 de şu rivayet var:
Tirmizinin rivayet ettiği ve hasen ve sahihtir dediği
rivayette, Osman ibni Huneyf r.a. derki: Gözleri görmeyen biri Nebi s.a.v e
geldi, selam verdi ve şöyle dedi: Allaha, afiyetim için dua et. Nebi s.a.v
buyurdu: Dilersen dua edeyim, dilersen sabret, bu senin için daha hayırlıdır.
Ravi, ona dua etti dedi. Sonra ona abdest almasını ve
abdestini güzel yapmasını ve şu şekilde dua etmesini emretti:
“Allahım, senden istiyorum, Rahmet Nebisi olan Nebin s.a.v
ile sana yöneliyorum. Ya Resulellah! Seninle, şu ihtiyacım hususunda Rabbime
yöneldim, ihtiyacımı yerine getirmen için. Allahım! Onu benim hakkımda şefaatçi
eyle.”İmamı Ahmed’den bunun gibisi rivayet edildi.
Beyhaki bu hadisi şerifin
sahih olduğunu ifade etmiş ve şu ziyadeliği rivayet etmiştir: "A'ma,
gözü görür halde ayağa kalktı." (Şevahidu-l Hakk 135)
AÇIKLAMA:
Yukarda zikrettiğimiz tefsirler ve diğer kitabların yorumunu
zikrettik, birtakım tefsirler tevessülün sakat olan yönünü zikrederek bunu men
etmişlerdir. Onların bakış açısı, müşriklerin putları, ehli kitabınsa
peygamberlerini ilah yerine koyarak vesile etmeye kalkmala rıdır. Bunun
yanlışlığı açıktır, az bir itikadi bilgisi olan bunu kolaylıkla fehömedebilir.
Zira Allah dostları ve alimler, bütün Müslümanları sadece ve sadece Allaha ve
Nebisi s.a.v e itaat etmeye çağırmaktadır. Zira vesile olmanın manası bunu
lazım getirir. Şayet Alimler ve şeyhler, saliklerini kendilerine ve hevalarına
çağırsa, o zaman vesile olmak nerden olacak. Zira zaten kendileri taliblerinin
önlerindedir. O halde vesile manasını, mutlaka Allahın rızasına uygun bir
amelle, yine O’na yakınlık için yapılab tüm fiillere yormak lazımdır. İşte bu
mana vesilenin umumi manasıdır.
Halidi Bağdadi k.s. risalesinde, vesile ayetini delil olarak
zikrettikten sonra şöyle der, vesile umumidir derseniz, bizde umumi olanın
altına, bir şeyhe tabi olarak nefisle cihad edip Allahın rızasına ulaşmayı da girdiririz,
hiçbir mani yoktur.
“Kavmi içinde şeyh, ümmeti içindeki peygamber gibidir.”
(Dürer-i Münteşire 1/12, Deyleminin, ebi Rebi’den
isnadındandır. Razi 1/358, Mirkatul Mefatih 17/410, Keşful Hafa bunun İbni
Hıbbanın zayıf rivayetlerinden olduğunu zikretti, bazıları da alimlerin sözü
olduğunu zikretti.)
Şu zikrettiğimiz rivayetin hakkında ihtilaf olmasına rağmen
yine de şeyhlerin hatırlı itibar edilen kimseler olduğunu anlamış oluyoruz. O
halde onra tabi olmak, zincirlemesine gidersek Peygambere s.a.v tabi olmaya
götürür, bu da Allahın rızasına ulaştırır. Böylece Allahın rızasına ulaşacak
vesilelerden biri de şeyhe tabi olmak olur. Yine söyleyelim şeyhten murad ilmi
ile amil olan takva ve salih kimselerdir, bid’at ehli değildir.
İbni Mes’ud’dan r.anhuma merfu olarak zikredilen “Müslümanların
güzel gördüğü şey, Allah katında da güzeldir”, rivayetine göre de şeyhlere
tabi olmak güzel görülmüştür.
“Kim
takva olan bir imamın peşinde kılarsa, sanki Nebinin peşinde kılmış gibi olur.”
(Sahavi, bu lafızla
bulamadım fakat manası sahihtir, dedi. Keşful Hafa 2/29)
Ruhul Furkan
Tefsiri:
Bu ayetin
tefsiri Ruhul Furkan’da (7.cilt sayfa 5) bayağı uzundur, biz özetleyelim, daha
genişi kendi sitemde (alikarahoca.net) vardır.
7. cilt 5. sayfada önce kelime
manası, sonra meali ve izahatlar sıralanmış. Bu ayetlerin evvelki ayetlerle
irtibatı Tefsiri Kebirden aktarılmış 6. sayfada tekliflerin emir ve yasaklar
diye iki kısma ayrıldığı anlatılmış, 7. sayfada kelime-i tevhidin nefiy ve
isbat manasını ifade ettiği ve nefyin daha önce geldiği izah edilmiştir.
Daha sonra vesilenin ne olduğu
hakkında alimlerin görüş ayrılığına geçilmiş ve ibni Kesir tefsirinden naklen
Süfyanı Sevri, Talha ve Atâ r. Aleyhim hazeratının İbni Abbas’tan r.a. naklen
vesilenin kurbet (yakınlık) manasında olduğunu söyledikleri açıklanmış.
İbni Katade’nin “Allahu tealanın
emirlerini tutup yasaklarından kaçarak ve O’nu razı edecek işler yaparak Ona
manen yaklaşmaya çalışın” diye mana verdiği aktarılmış.
8. sayfada vesilenin cennette bir
makam olduğu ve buhususta ezan duasıyla beyan edilen ve Efendimiz s.a.v. için
vesileyi istemekle alakalı hadisi şerif serdedil miş. Hazreti Ali r.a. nin
vesilenin cennette bir derece olduğu beyan edilmiştir. Orda kiminle
olacaksın sorusuna Efendimiz’in s.a.v. “Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin”
buyurduğu zikredilmiş.
Alusi Tefsrinde, İbni Abbas’tan r.a.
rivayetle vesilenin –hacet- manasında olduğu aktarılmış. Buna göre mana
“Ancak Allahu tealaya yönelerek hacetlerinizi isteyiniz, çünki göklerin ve
yerlerin anahtarları Onun kudret elindedir, başkasına yönelerek bir şey
istemeyin, o takdirde ufak bir deveye sığınan zayıf kimse gibi olursunuz.”
Demek olur.
Bundan sonra tevessülün yanlış
anlaşılmasına değinilerek Seyyid Muhammed Alevi el Maliki rahmetullahi aleyhin
Mefahim isimli eserinden meselenin açıklama sına 9. sahifede başlanmış.
Bu zat şöyle diyor: Evvela şu
bilinmnelidir ki: Tevessül, dua yollarının biri Allahu tealaya yönelme
kapılarından bir kapıdır. Asıl hakiki maksat, Allahu tealanın Zatıdır. Kendisi
ile tevessül olunan şey ise, Allahu tealaya yaklaşmak için bir vasıta ve bir
vesiledir.
İkinci olarak: Allahu tealaya yaklaşmak için bir
şeyi aracı yapan kimse, ancak onu sevdiği ve Allahu teala’nın da onu sevdiğine
inandığı için onunla tevessül etmiştir. Eğer bunun tersi meydana çıkacak olsa,
o kişi elbette ondan insanların en uzağı ve en nefret edeni olur, yani Allahu
tealanın onu sevmediğini bilse, elbette o vesile ettiği şeyden en çok uzaklaşan
o olur.
Üçüncü olarak: Tevessül eden kimse, aracı
kıldığı kimsenin, Allahu teala gibi bizzat fayda ve zarar verdiğine inansa,
muhakkak müşrik olur.
Dördüncü olarak: Tevessül illada zaruri bir şey
değildir, duanın kabulü de ona bağlı değildir, asıl olan Allahu tealaya her
hangi bir surette yalvarmaktır. Nitekim Mevla tealanın: “Kullarım sana
benden sorarlarsa, şüphesiz ben çok yakınım. Bana dua ettiğinde dua edenin
duasını kabul ederim.” (Bakara: 186 dan)
Diğer bir ayeti kerimede: “De ki:
İster Allah diye dua edin veya Rahman diye dua edin, hangisiyle dua ederseniz
en güzel isimler O’na aittir.” (isra 110 den) buyurmuştur.
Daha sonra herkes tarafında kabul
edilen vesile kısmına girilerek, eski ümmetlerden üç kişinin mağarada kalıp
yaptıkları amelleri vesile ederek dua etmeleri ve mağaradan kurtulmaları ile
ilgili hadisi şerif getirilmiş.
11. sayfanın sonunda şöyle deniyor:
Tevessül meselesinde bir takım anlayışsızların muhalefet ettiği konu ise,
tevessül eden kişinin, kendi amelinden başka bir şeyle tevessül etmesidir.
Mesela bir kimsenin: “Ey Allahım!
Sana peygamberin Muhammed s.a.v. yahut Ebu Bekir Sıddık ile veya Ömer ibni
Hattab ile veya Osman veya Ali (Allah hepsinden razı olsun) veya herhangi bir
veli ile tevessül ederim” diyerek bir takım zatlar ve şahıslarla tevessül
etmesi, bir takımlarınca kabul edilmemekte ise de, aslında onların bu itirazı
ince düşünmedik lerinden kaynaklanmaktadır.
Zira biriyle tevessül etmek,
hakikatte insanin kendi ameli ile tevesdsül etmesi demektir ki bu, onlar (muhalifler)
katında da kabul gören bir şeydir. Eğer inatçı ve itirazcı kimse bu meseleye
basiret gözüyle bakacak olsa, elbette hakikat kendisine parlayacak, bu müşkilat
çözülecek ve bu sebeble meydana gelen, müslümanları tekfir edecek derecedeki
büyük fitne kaybolup gidecektir.
Bundan sonra bir şahısla tevessül
eden kimsenin aslında kendi ameliyle tevessül ettiği açıklanıyor, maide
suresinin 45. ayetinin bir kısmı “O (Allahu teala) onları sever, onlar da
O’nu severler” getirilerek Allahu tealanın kulları içinde bir takım
sevdiklerinin bulunduğu açıklanıyor.
Neticede “Falan dostun hürmetine
senden istiyorum” diyen kimse, sanki “Ya Rabbi! ben falan kulunu
seviyorum, onunda seni sevdiğine, sana karşı samimi olduğuna ve senin yolunda cihat
ettiğine inanıyor, senin de onu sevdiğini ve ondan razı olduğunu itikad
ediyorum, benim ona karşı olan sevgim ve onun hakkındaki inancım vesilesiyle
senden şöyle şöyle yapmanı diliyorum.” demektedir. Lakin tevessül edenlerin
ekserisi, gökte ve yerde, kendisine hiçbir şey gizli kalmayan Allahu tealanın
ilmiyle yetinerek, bu kadar açıklama yapmaya gerek duymamaktadır.
Bu izahtan açıkça anlaşıldığına
göre:
“Ey Allahım! Nebin Muhammed
sallallahu aleyhi ve sellem ile sana tevessül ederim.” Diyenle,
“Allahım! Peygamberine olan sevgimle
sana tevessül ettim.”
Diyen eşittir. Zira ilk sözü söyleyen de ancak peygamberi sevip, ona inandığı
için bu tevessüle teşebbüs etmiştir. Eğer peygambere karşı sevgi ve inancı
olmasaydı, onunla tevessül etmezdi. Ümmetin diğer velileri hakkında söylenecek
söz de budur. Artık insaf eden bir kişi, tevessül eden bir müslümanı nasıl
olurda küfürle itham ederek islam dairesinden çıkarabilir?
Bundan sonra 13. sayfa itibarıyla
tevessülün delilleri zikrediliyor. Varlığından evvel Resululla s.a.v ile
tevessül başlığı altında, Âdem aleyhisselamın tevbesindeki tevessülü beyan
ediliyor.
15. sayfada Resululla sallallahu
aleyhi ve sellem’in hayatında ve vefatından sonraki tevessül başlığı. Adamın
birinin gelip “Ya Muhammed! Bu ihtiyacımın yerine getirilmesi için seninle
Rabbime yöneldim. Ey Allahım! Muhammed s.a.v i benim hakkımda şefaatçı kıl.” Diye
Nida etmesi rivayeti getiriliyor. (İbni mace, Tirmizi, Müsnedi Ahmed, Taberani,
Hakim Müstedrek)
Bu rivayette geçen olayın bir
benzeri de, Hazreti Osman zamanında olduğu ve orda da aynı şekilde haceti olan
kişinin dua ettiği, 17. sayfada zikrediliyor.
18. sayfada kıyamet gününde
Efendimiz s.a.v ile yapılan tevessül başlığı altında, 4 rivayet beyan ediliyor.
20 sayfada Efendimiz s.a.v in
eserleriyle tevessül ve teberrük bahsinde, O’nun mübarek tükrüğü, saçları,
sakalı şerifi, kanı ve idrarı ile yapılan tevessül ve teberrükler sıralanıyor.
28. sayfada Efendimiz s.a.v in
mübarek teriyle yapılan teberrük anlatılıyor. Ümmü Süleym’in r.anhâ rivayetinde:
“Bu senin terindir, onu kokumuza katıyoruz. O kokuların en güzellerindendir.”
Şeklindeki cevabı zikredilmiş.
31. sayfada Resulullah sallallahu
aleyhi ve sellem’in mübarek cildine değmekle teberrük bahsi. Sevvad’ın r.a Efendimiz’i
s.a.v kucaklayıp mübarek karnını öpmesi üzerine, Resulullah s.a.v “Ey
Sevvad! Bunu neden yaptın? “ diye sordu.
O, “Ya Resulellah! Gördüğün
hadise vuku’ buldu, bende seninle olan en son buluşmam, cildimin senin
cildine değmesi olsun istedim.” Dedi. Bunu duyan Efendimiz s.a.v ona dua
etti.
38. sayfada Efendimiz s.a.v in namaz
kıldığı mekan ile teberrük hakkındaki rivayetler Buhariden getirilmiş.
Orda zikredilen rivayetlerin –İtban
ibni Malik’in evinde namaz kılması hadisi- peşinden şu açıklama yapılmış:
40. sayfa: İmamı Ayni, İmamı Kastalani ve İmamı
Nevevi rahımehumullah, bu hadisi şeriften bir çok (16 tane) hükümler
çıkartmışlardır. Bazıları:
1-Salihlerin eseriyle teberrük.
2-Onların namaz kıldıkları yerde kılmak.
3-Onlardan bir şeyi bereketli kılmalarını istemek.
4-Alimlerin ve faziletli kimselerin cemaatlerini ve
tabilerini ziyaretleri.
5-Kişinin kendisinden üstün olan kimseyi davet
edebileceği.
Netice:
Zikrettiğimiz ayeti kerime ve diğer
rivayetler, vesile edinmekte umumi olduğu cihetten, bir çok amele şamil olunca,
bu vesilelerden olan takva ve salih kimselere tabi olup onları Allah rızasını
talebte vesile etmek makbul olmuş olur.
Zira bilindiği üzere, zayıf
rivayetlerle, itikadi olmayan, haram ve helal etme derecesinde olamayan
faziletli amellerde, delil edinmek caizdir. Biz de tasavvuf yolunun büyüklerine
tabi olmayı dinimizin sünnet kısmına dahil görerek, sünneti en iyi işleyen bir
Allah dostuna tabi olmayı, kendi ihtiyarımızla kabullendik. Başkalarının da
tabi olmasını zaten şart koşmayız. Ancak iyi düşünülürse, kemale eren alimler
ve velilerin hepsi de bir üstadın terbiyesiyle kemale ermiştir. O halde
muhalifimizle ortak mesele olan, tasavvufun isbatı hususunda birinci
münazaramızda, tasavvufun dindeki yerini anlamış olduk, inşaallah kabullenmiş
te oluruz.
Size daha evvelce gönderdiğim Albul Kahir
Bağdadi’nin El Fark Beynel Firak isimli eserinden yaptığım tercüme ile de ehli
sünneti meydana getiren 8 sınıf içinde sofular-zahidler sınıfının bulunduğu da
zikredilmişti.
Son dönemde bir takım ilim erbabının,
bazı tasavvufçulardaki bozuk halleri baz alarak, bütün tasavvufu inkar etmeleri
de kabul edilecek hak söz değildir. Zira bozukların bozukluğu, hak yolda
olanlara leke olmaz. Nitekim gulatı şia’nın, Hazreti Ali’ye r.a. ilah diye
iftira etmesi, Hıristiyanların İsa a.s. ilah demeleri, asla o zatlara leke
olmaz.
Son dönemde tekkelerin
kapatılmasıyla, boşlukta kalan Müslümanları yanlışa yönlendir-mek için, düzenin
yerleştirdiği sahte şeyhlerin (kalkancı, Müslim v.s gibileri) kötü halleri, hak
üzere olanları da inkara sebeb olmasın. Seyyid Kutub’un kardeşi Muhammed Kutub
bir Allah dostunu ziyaret ettiğinde kendisine şöyle dediler: Ağabeyiniz
tasavvufu neden inkar ederdi?
M. Kutub: Ağabeyim tasavvufun
sizdeki gibi olduğunu bilseydi asla inkar etmezdi, dedi.
Şimdilik ilk bahsimizi tamamlayalım,
kapalı kalan yerleri görüşürüz. Bunu tamamlarsak ikinci delilimize geçeriz. Selamlar.
Cuma, 26 Şubat 2010 16:23 tarihinde güncellendi
Çarşamba, 20 Mayıs 2009 07:42
Ali Kara
Yaratılış gayesi!!
İNSAN VE CİNLERİN YARATILIŞ GAYESİ!
Allahu teala buyurdu: “Ben, insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler için yarattım.” İbni Abbas r.anhuma derki: Bilsinler için..
Yani: Bilmeyen, kulluğu beceremez. İyi yapayım derken kötü yapar.
Hadisi kudside geldiği gibi: “Ben gizli bir hazine idim, bilinmemi sevdim, beni bilmeleri için halkı yarattım.”
İnsanlar ve cinlerin bilmesi ve ibadet etmesi tahsis edildi; zira bu iki sınıf, cemal ve celal sıfatlarından olan kemal sıfatlarının mazharlarıdırlar (zuhur yerleridirler.) Zira melekler, lutuf ve cemalin mazharlarıdırlar. Şeytan da, kahır ve celalin mazharı olmakta tahsis edildiği gibi.
İnsna böyle değildir; zira onun her iki kısma da mazhariyyete kabiliyyeti vardır. Bu yüzden Allahu teala buyurdu:
“Biz, emaneti göklere, yerlere ve dağlara arzettik te onlar bundan çekindiler ve korktular; insan onu yüklendi…”
Bu durum şu hadisi kudsinin manasındadır:
“Allah, Âdem’i kendi sureti üzere yarattı.”
Yani: Bütün isimleri ve sıfatları sureti üzere.
Tasavvuf eserleri bu ve benzeri açıklamalarla doludur. Bazı kıt akıllılar bunları inkar etmekte, haklarında kati delil olmadığını iddia etmektedirler. Her şeyin hakkında kati delil olsa zaten ihtilaf edilmezdi. Miraç olayı hakkında ve Allahu teala’yı görmesi hakkında da ihtilaf vardır. Bu ihtilaftan, olayın sabit olduğu anlaşılır, zira olması mümkün şeylerde ihtilaf olur. O halde tasavvuf ehlinin sözleri mümkin şeylerden haber verir. Allahu teala için bu kemalatları ikram etmek çok kolaydır. Neden inkar edilm. İnkar edenler mahrum olurlar.
Mutezile ve Şia Allahu teala nın görülmesini inkar ederler. Onların delili akıllarıdır. Akıldan önce nakil gelmiştir, akıl nakilleri anlamakta alettir. Aleti yanlış kullanırsan zararlı olur. Aleti kullanmak için ehlini bulmak gerkir. En akıllı kimseler Peygamberlerdir, onlar aklı nasıl kullanmışlar? Aklıma uydum demişler mi? Hayır, asla! Her biri: “Bana vahyediliyor….” Demiştir.
O halde ilerici akıllı modernist felsefe aşıkları, aklınızın yetmediği şeyi inkarla kurtulacağınızı mı zannedersiniz? Heyhat! Gerçekten akıl sizden çok uzak…
Perşembe, 21 Mayıs 2009 18:45 tarihinde güncellendi
Salı, 05 Mayıs 2009 05:56
Ali Kara
TARİKAT NERDEN ÇIKTI ???
TARİKATNERDEN ÇIKTI?
Bu
soruyu pek çok kere işitmişsinizdir. Bilen bilmeyen, anlayan anlamayan bu
soruyu sormakta ve güya, tarikatın (tasavvufun) sonradan ortaya çıkmış bir bid’at
(uydurulmuş) bir iş olduğunu söylemeyi kasdetmektedirler.
Bunlara
cevab vermekten bıkmadık ve usanmadık. Yenibi uslupla şöyle cevab verelim:
Âlûsî
Tefsirinde (11/380) müellif şu rivayeti zikretmiş:
Resulullah
sallallahu aleyhi ve sellem miraç hadisinde şöyle anlatmıştır. Askalani bunu Mevahibi
Ledünniye’sinde ve diğer eserlerinde zikretmiştir:
“Rabbim
bana sordu da ona cevab vermeye güç yetiremedim. İki elini omuzlarımın arasına
koydu, onların soğukluğunu hissettim. (Bu gibi rivayetler, müteşabihattandır,
manasını ancak Allah bilir.) Beni,
evvelkilerin ve sonrakilerin ilmine varis etti. Bana değişik ilimler öğretti.
1-Bir
ilim hakkında benden onu gizlemekle söz aldı. Zira o ilmi benden başkası
taşımaya kadir olamaz.
2-Bir
ilim ki onun hakkında beni muhayyer kıldı. Bana Kur’an öğretti. Cebrail aleyhisselam
onu bana hatırlatırdı.
3-Bir
ilim ki onu, ümmetimden avam ve husus herkese tebliğ etmemle emretti.”
Burda
bahsedilen ilk ilim, kendisiyle alakalı olan nübüvvet ilmidir ki, O’ndan
başkası o ilmi taşıyamaz. Bu yüzden onu herkesten gizledi. Rabbisiyle kendi
arasındadır.
Üçüncü
sırada zikredilen ilim, şeriat-din ilmidir. İtikad ve amellerle alakalı, Kur’anın
haber verdiği kıssalar güzel ahlak ve bütün dini hükümleri ihtiva eden
hususlardır. Bunların muhatabı bütün ümmettir.
İkinci
sırada zikredilen ilim, hakkında muhayyer bırakıldığı ledun ilmidir. İşte bu
ilmi dilediği kimselerin kalbine akıtmış, özel bilgiler ve marifetleri bir
takım hususi ashabına öğretmiştir. Aynı şekilde bazı gaybi haberleri ve sırlı
işleri Huzeyfe r.a. hazretlerine bildirmesi de özel bir husustur.
Demekki
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ashabın bazılarıyla özel halleri, hususi
işleri vardı. Bunlardan en özel ve mühim olanı Ebu Bekir Sıddık r.a. ile olan
dostluğu ve arkadaşlığıdır. Öyleki hicret esnasında bile birlikte oldular ve
mağaraya birlikte girdiler. O esnada müşriklerin yaklaşmasıyla Ebu Bekir’de
r.a. son derece şiddetli korku hasıl olunca, ona hitaben “Üzülme, Allah bizimle
beraberdir” buyurdu ve bir nazarla kalbine sekineyi (manevi kuvveti) ilka etti.
Böylece sukunet bulup mutmeinne oldu. İşte Efendimiz sallallahu aleyhi ve
sellem kendinde olan bazı halleri, ashabının bazısına ikram etmiş, o hallere
muttali kılmıştır. Bu gibi özel hallerin muhatabı hususi kişiler olunca, artık
bunun niçin herkes tarafından bilinmediğini sormanın bir manası yoktur. Zira herkes
bununla mesul değildir. Dileyen araştırır taleb eder ve nasib ise bulur. Allahu
teala bir kulunu kendine dost etmek isterse kim buna mani olabilir ki?
Tasavvufu
inkar edenler, aslında ashabı kiramın Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ile
olan dostluklarını, mahabbet ve aşklarını, özel hallerini inkar etmiş olurlar
da acaba haberleri varmı? Ne büyük bir şeyi inkar ediyorlar, ne büyük bir
şeyden mahrum oluyorlar farkında değiller.
Ayrıca
Musa a.s. ın, kibirlenmeden tevazu’ edip bir veliden (Hızır a.s.) ilim
öğrenmeye gitmesi, onun terbiyesinde bulunması, sonunda imtihanlara dayanamayıp
ayrılması kıssası, Kur’anda (kehf suresinde) zikredilmiştir. O veliye ilham
edilen ilimler, Alah tarafından ona bildirilmişti ama Musa a.s. a
bildirilmemişti. Halbuki efdaliyyet Musa a.s. içindir. Bu inceliklerakılla
anlaşılmaz. Mevla teala dilediğini dilediği ilimlerle üstün kılar tercih eder
kıymetli yapar.
Allahu
teala’ya hamd olsun ki bizim peygamberimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i
her yönden en mükemmel yapmış, bütün ilimlerle donatmış, son ve mükemmel dini
ona nasib etmiştir. İşte onun has ve mükemmel tabilerine verilen haller
marifetler kerametler ne varsa hepsi o yüce peygamberin (s.a.v.) bereketiyle
verilmektedir. O’nun yüceliğini kabul edip izini izleyen kamil velilere, O’nun
hallerinden bol bol nasibler vardır. Veysel Karani r.a. Yemen’de olduğu halde, O’nun
(s.a.v) terbiyesiyle kemale erdi ve tabiinin en büyük velilerinden oldu. Ona
haller ve ilimler nerden geldi, kendisimi uydurdu!
O halde -tarikat nerden çıktı- gibi sorularla
kafaları karıştıracaklarına, tarikata ulaşıp marifet kazanmaya baksınlar, yoksa
pişmanlık fayda vermez
Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir. Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.