.

.

Anılar

E-posta Yazdır PDF

MEVLİD-İ NEBEVİ KASİDESİ

eser.jpgMEVLİD HAKKINDA MALUMATLAR

MEVLÜD KASİDESİNİN YAZARI SÜLEYMAN ÇELEBİ

 

Süleyman Çelebi: Meşhur Türkçe mevlüd kasidesinin yazarı. Bursa da doğdu, kaynaklarda Süleyman Çelebi’nin doğum tarihine dair kayda tesadüf edilmedi. Ancak Süleyman Çelebi’nin mevlüd’ ü altmış yaşında yazdığı ve eserin miladi 1409 (hicri 812) senesinde bittiği en eski olarak bilinen nüshasında mevcut bir beyte kendisi isnad etmektedir. Miladi 1422 (hicri 825) senesinde vefat ettiği bilindiğine göre, onun miladi 1351 (hicri 752) senesinde doğduğu neticesi çıkmaktadır. Sultan I. Murat Hanın vezirlerinden Ahmet Paşa’ nın oğlu, şeyh Mahmut efendi nin torunudur. Mahmut Bey miladi 1338 (hicri 738) senesinde Sadrazam Süleyman Paşa ile Rumeliye sal ile geçenlerdendir. Süleyman Çelebi Bursa da asrının ileri gelen âlimlerinden ilim tahsil etti. Büyük bir âlim olarak Sultan Yıldırım Beyazıt zamanında Divan-ı Hümayun’ daki vazifesinden sonra Bursa da Yıldırım Beyazit’ in inşa ettirdiği Camide imam oldu.

Eserin yazılmasına sebep olan olay Çelebi’ nin Ulucami’ deki imamlığı sırasında bir gün İran’lı bir vaiz nasihat ederken Bakara suresinin 285.ayeti kerimesini ‘Biz Allahü Teâlâ’ nın Peygamberlerinden hiçbirinin arasını ayırt etmeyiz. Duyduk ve itaat ettik’ Meali Şerifini tefsir ederken Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) ile Hz. İsa (a.s.) arasında hiçbir farklılık, üstünlük yoktur diye kendi bozuk inanışına göre tefsir etti. Cemaat arasında bir kimsede dayanamayıp ayağa kalktı ve “Ey Cahil! Kendi kafana göre nasıl tefsir edebilirsin, sen bu ilimde çok gerilerdesin hiç peygamberler (a.s.) üstünlük farkı olmaz olur mu? Elbette Peygamberimiz Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) bütün Peygamberlerden daha üstündür. Burada fark yoktur, nübüvvet ve risalet yönünden fark yoktur demektir. Üstünlükler mertebeler yönünden değildir. Burada birinin Peygamberliğini kabul edip aralarında bir ayrılık gütmeyiz. Her birini kendi derecelerine göre Peygamber olarak kabul ederiz, buyrulmaktadır. Bundan derece ve faziletleri aynıdır anlamı çıkmaz. Bunun ispatı ise yine Bakara suresinin 253.ayeti kerimesidir. Burada mealen Peygamberliğin bir kısmını kendilerine verilen özellikler ile diğerlerinden üstün kıldık buyrulmaktadır. Görüldüğü gibi bu iki ayeti kerime bizim âlimlerimizin tefsir ettiği gibi birbirlerini doğrulamaktadır. Hâlbuki senin bozuk düşüncene göre birbirlerini tekzip etmektedir ki, hâşâ bu olamaz.”

Gibi pek çok sözler ve deliller söyledi. Neticede İran’lı vaiz yanlış düşündüğünü kabul etti. Bütün bunlara şahit olan Çelebi bu hadiseden çok duygulanmış ve meşhur Mevlüd-i Şerif’i yazmıştır. Mevlüd-i Şerif’inde bozuk itikatli vaizin sözüne cevap olarak;

                                      Ölmeyüb İsa göğe bulduğu yol.

                                      Ümmetinden olmak için idi ol.

        

Beytini söyledikten sonra, Efendimiz (S.A.V.)’ in faziletini şöyle izah etmiştir.

 

                                      Dahi hem Musa elindeki asa,

                                      Oldu onun izzetin ejderha.

 

                                      Çok temenni kıldılar Hak’ tan bunlar,

                                      Kim Muhammed ümmetinden dolar.

 

                                      Gerçi kim bunlar dahi mürsel durur,

                                      Lakin Ahmed efdalü ekmel durur.

 

                                      Zira efdalliğe ol elyak durur,

                                      Anı öyle bilmeyen ahmak durur.

 

 

MEVLÜD’Ü İLK DEFA KİM KUTLADI

 

Bu konuda ilk defa Mısır’ da hüküm süren Fatimiler Miladi1171 (hicri 910) yılında tertip edilmiştir. Bu merasimler saraya ait olup, sadece devlet erkânı arasında cereyan etmektedir. Bu görüş hakkında Seyyid Muhammed Bin Alevi Elmaliki Elhaseni (r.a.) bu iddianın sahiplerini cahil ya da Hak’ tan uzak kişiler olarak nitelendirmekte ve bunların Mevlüdü ilk kutlayan kişinin Efendimiz (S.A.V.) olduğu gerçeğini saklamak istediklerini ifade etmektedir. Nitekim Müslim’ in rivayet ettiği hadiste bildirdiğine göre pazartesi günü orucu ile ilgili sorulduğunda Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur ; “ çünkü o gün benim doğduğum gündür.” Müellif burada bütün iddiaları temelinden çürütecek sözünü söylüyor; “ bu hadis mevlüd-ü nebeviyi kutlamanın meşru olduğuna dair açık bir delildir. Ve o gün sadece oruç tuttuğunu ileri sürerek başka ameller yapılamayacağını iddia etmenin yersiz olduğunu belirten müellif mevlüd-ü nebeviyi değişik şekillerde kutlamanın meşru olduğunu beyan eder.

 

İBN-İ KESİR’E İFTİRA

     

Mevlüd kutlamalarının Şii Fatımiler tarafından ortaya çıkarıldığını iddia edenler, bu iddialarına İbn-i Kesir’ i alet etmek istiyorlar. İbn-i Kesir’in El-bideye Vennihaye adlı eserinde yer alan mevlüdle ilgili ifadeleri de tahrif etmişlerdir. Müellif, bu tahrifi yapanları ümmetin âlimlerine ihanet ettiklerini iftiracı ve yalancı olduklarını ispat eder. Adı geçen eserin Mektebü’l-meaarif nüshasında konuyla ilgili iddiaları nakleden Mevlüd kutlamalarını ilk defa Şii Fatımiler tarafından ortaya çıkarıldığı iddialarını çürütür. Çünkü İbn-i Kesir ilk defa akdedilen Mevlüd kutlamalarını sünni bir devlet adamı olan melik Ebu Saide nispet eder. İbni Kesir bu zatı âlim, adil sıfatlarıyla anlattığı gibi mevlüd-i Nebi’ de çokça hayır hasenat yaptığını belirtti. Mevlüd kutlamaları daha sonra Hicri 604 yılında Selahattin Eyyubi’ nin eniştesi ve Erbil Atabeyi melik Muzafferuddin Gökbörü tarafından tertiplenmeye başlamıştır. Osmanlılar tarafından Mevlüd ilk III. Murat zamanında 1588 de resmi hale getirildi. Merasimler teşrifat kaidelerine uygun olarak sarayda tertiplenir, ayrıca önceleri Ayasofya Camiinde sonraları ise Sultanahmet Camiinde yapılan merasimlere devlet erkânı ile birlikte halkta katılırdı. Bu merasimlerde önce müezzin tarafından Kuran-ı Kerim okunur, bunun peşinden de vaazlar verilirdi. Daha sonra mevlüdhan kürsüye çıkar ve bir bölüm okuduktan sonra iner hediyesini alır ve ikinci mevlüdhan kürsüye çıkarak okumaya devam ederdi. Belirlenmiş kaideler çerçevesinde Mevlüd kutlamaları son bulurdu.

 

MEVLÜD’ ÜN MEŞRUİYETİ

Mevlüd Peygamberimizden üç dört asır sonra icad edilen İslami bir adettir. Muhaddis ve Fakih İbni Hacer Hz.leri Mevlüd merasiminin meşrutiyeti hakkında şu hadis-i şerifi zikretmektedir. İbni Abbas’ ın rivayetine göre Peygamberimiz (S.A.V.) Medine’ ye hicret ettiklerinde Aşure günü Yahudilerin oruç tuttuklarını öğrenir. Oruç tutmalarının sebebini sorduğunda Yahudiler şöyle cevap verdiler; bu çok büyük bir gündür, bugünde Allah Musa (a.s.) ile kavmini kurtardı da, Firavun ile kavmini suda boğdu. Musa (a.s.)’ da buna şükür için oruç tuttu. İşte bizde bugünün orucunu tutuyoruz.’ Bunun üzerine Peygamberimiz (S.A.V.) ‘öyle ise biz Musa (a.s.)’ a daha yakın ve daha evlayız’ buyurdu. O günden sonra hem kendisi oruç tuttu ve tutulmasını da tavsiye etti. İbni Hacer bundan sonra şöyle demektedir; bundan anlaşılıyor ki böyle bir günde Mevlüd gecesinde ALLAH (c.c.)’ ya şükretmek tam yerindedir.

 

 

MEVLÜD BİR BİDAT DEĞİLDİR.

 

Bazı kimseler Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’ in yıldönümünü kutlamasını bir bidat olarak görüyor, bu kınamalar yersizdir. Çünkü Ebu Same Elmakdisi, Şemseddün İbnülcezeri, İbni Hace, İbni Hacerilheyteni, Şemseddün Essahavi, Süyüti, Kastalani ve daha nice ulema, âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’ e dünyaya gelmesi sebebiyle sevinmenin, onun doğumunu kutlamanın ve Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’ e olan sevgiyle ilgili şiirlerin okunmasını güzel görmüşlerdir. Bidat ise Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ve Hulefa-i Raşidin zamanında olmayan dini mahiyetli bir hususun sonradan dine sokuşturulması olarak nitelendirilebilmesi için ona ölünün 40. gününde veya seneyi devriyesinde mevlüd okutmak gereklidir, demek gibi dini bir gereklilik veya ibadet şeklinde bir muhteva yüklemesi gerekir. Mevlüd okumanın gerekli, vacip veya mendup olduğu iddia edilmediğine en fazla bunun hoş ve güzel bir gelenek olduğu kabul edildiğine göre, bunun bidat olarak değerlendirilip insanların kafasına kuşku sokmak son derece yanlıştır. ,

Muhaliflerin Mevlüd’ü ihya edenlere yönelttiği Mevlüd’ ün şer-i bir bayram olarak algılandığı söz konusudur. Cevaben deriz ki; Kurban ve Ramazan Bayramları dışında İslam’ da başka bir bayram olmadığı malumdur. Ancak Mevlüd günü bayramdan da önemli ve büyüktür. Çünkü İslamla gelen bütün büyük günlerin güzellikleri Mevlüd ile var oldu. Eğer Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Mevlüdü olmasaydı, peygamberlik olmazdı, Kuran inmezdi, İsra ve Miraç olmazdı, Bedir zaferi olmazdı, Mekke fethi gerçekleşmezdi. Bunların hepsi Efendimiz (S.A.V.)’ in doğumuna bağlıdır.

Cehennemde ebedi kalacağı haber verilen kâfir Ebu Leheb’ in Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) doğduğu zaman sevindiğinden dolayı pazartesi günleri azabı hafifletiliyorsa, ya ömrü Cenab-ı Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’le sevinçli geçmiş olanın ve tevhid inancı üzere ölen bir kimsenin nail olacağı mükâfat nasıl olur onu siz düşünün. Mevlüd okunacağına hatim okunsa, Kuran-ı Kerim’ den bir bölüm okunsa daha sevap, daha faziletli olmaz mı şeklindeki itiraza şöyle cevap verilir; Kuran-ı Kerim okumak, namaz kılmak daha sevap ve faziletli bir davranıştır. Ama burada mesele sadece sevap meselesi değildir. Mevlüd toplumsal bir coşkunun ve Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’ e bağlılığın üst düzeyde edebi ve estetik olarak hissedilmesi, yaşanması ve dışa vurulması demektir. Kuran-ı Kerim okumakla mevlüd okumanın her birini kendi yeri ve amacı doğrultusunda yaşatmak gerek.

Not: Bu zamanda uygulanan mevlid merasimlerinde, bazı bid’atler işlenmekte, mevlid asıl tertibinin gayesi dışında desinler veya maddi karşılık için teganni ile okutulmaktadır. Bu gibi ilavelerin çıkartılıp ibretle nasihatle ve sadece Efendimizin -sallallahu aleyhi ve sellem- şanını yüceltmek için okunması gereklidir.   

Salı, 23 Şubat 2010 14:51 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

Mevlid-i Nebî Hakkında...

gl_resul.jpgEn Sevgiliye,

      Ey âlemlere rahmet olarak gönderilen peygamberim, ey ölürken bile ümmetim diyen peygamberim. Sana binlerce salât ve selam getiriyor, sana olan özlemimi sığmayacağını bile bile şu iki satıra sığdırmak istiyorum. Sen bize bedenen ne kadar uzak olsan da gönüllerimize o kadar yakınsın ki; sen bizim gözyaşımızda, sen bizim sevincimizde, sen bizim her kelimemizdesin ve sen bizim kalbimizdesin. En önemlisi de bu değil midir zaten?

      Ne kadar zormuş senden ayrı kalmak. Dünyada kavuşamasak bile ben biliyorum ki; ahirette bizi Kevser havuzunun başında bekleyeceksin. Bizde inşallah sana konuk olacağız. Allah’a duanı hiç eksik etme. Ümmetimi affet Ya Rabbi demeyi ne olur eksik etme. O seni kırmaz. Bizim için iste. Şu yaralı gönüllerimize mehlem olacak ilacımız sensin. Ya Rasulallah 12 yaşındayım en çok istediğim şeyden biri seni, rüyada da olsa seni görmek, o nur yüzünü görmek ve o mübarek elinle başımı okşaman ne çok isterdim Ya Rasulallah. Ablam anlatıyor o 10–12 yaşlarındayken rüyada görmüş seni, öyle güzel gülüyormuşsun ki ona bakarak… Ablam o rüyadan hiç uyanmak istememiş. Ne olur Ya Rasulallah bir kez göreyim seni.

Bazen ‘’Ah bende o zamanlarda yaşasaydım da seni hep görseydim’’ diyorum. Keşke ‘’bende bir sahabe olsaydım da seni hep görseydim’’ diyorum. Ama buda çok güzelmiş. Görmeden sevmek buymuş, hem de uğruna hiç gözünü kırpmadan ölebilircesine. Seni her hatırladığımda gözümden akan yaşlara hâkim olamıyorum. Ağlamak ağlamak doyasıya ağlamak geliyor içimden. Hiçbir şey yapamıyorum bari akan gözyaşlarımı sana gönderiyim.

        Ya Rasulallah, duydum ki sen  ‘’kim bana salâvat getirmezse cimridir’’ buyurmuşsun. Bende elimden geldiğince sana salâvat getiriyor ve elimden geldiğince ibadet ediyorum. Çünkü biliyorum ki Allah bunun karşılığını dünyada olmasa da ahrette verecektir. Ama Benim istediğim tek şey sevdiklerime kavuşmak. Cennetini de bunun için istiyorum. Çünkü orada Allah var. Sonra sen varsın Ya Rasulallah, senin sahabelerin var orada. Hz Ömer, Hz Osman, Hz Ali, Hz Ebubekir, Abdullah b. Revaha, Bilal-i habeşi, anam babam sana feda olsun dediğin Saad Bin Ebi Vakkas var orada. Sonra Hz Aişe, Hz Fatıma, Hz Rümeysa, Hz Zeynep var orada. Ben seni ve onları istiyorum Ya Rasulallah. Cenneti de bu yüzden istiyorum. Çünkü insana asıl diplomayı verecek Allah-u Teala’ dır. Ben diplomamı ondan almak istiyorum ve diploma notumun geçer not olmasını istiyorum. Çünkü ucundaki mükâfat çok büyük. Ya Rasulallah ben o mükâfatı ve sana kavuşacağım anı büyük bir sabırla bekleyeceğim. Dünyada olmasa da cennette sana kavuşacağım hasretiyle yaşayacağım. Biz seni bazen unutsak bile senin bizi unutmadığını biliyorum.

       Seni öyle çok seviyorum ki sen bunu zaten biliyorsundur. Ümmetinden bir kızın gecelerce nasıl ağladığını ve gözyaşlarının nasıl döküldüğünü ve kalbinin nasıl acıdığından senin haberin vardır.

       ALLAH’ IM NE OLUR BU CANI CANANINA KAVUŞTUR…

N. ZENGİN  (2005 yarışmada 1. olduğu mektup)
Pazar, 08 Mart 2009 10:03 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

Salat-u Selam ve Fazileti

gul_agaci.gif
 
 
 
   Salât kelimesi, Peygamberimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) yapılan duâ, istiğfar ve rahmet gibi anlamlara geliyor. Selam, muhatabına sağlık ve esenlik dileklerini sunma ameliyesidir. Günlük dilde daha çok kullandığımız salavat ise, salât kelimesinin çoğuludur.

    Allah, "Muhakkak ki Allah ve melekleri Peygamber’e hep salât ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin ve tam bir içtenlikle selâm verin." (Ahzab, 33/56) buyurarak bizlerden Efendimiz’in ismini andığımız zaman salavat getirmemizi istiyor.

    Bu ayetten hareketle alimlerimiz, Allah Rasulü’nün isminin geçtiği yerde bir defa salât ve selâm getirmenin vacip olduğunu, isminin tekrar edilişi sayısınca ise salavat getirmenin müstehap olduğunu söylemişlerdir. Esasen hayatı boyunca ümmeti üzerine titreyen Efendimiz’in adı anıldığında bu işi hafife almadan, salât ü selam getirmeyi bir ibadet neşvesi içinde yerine getirmeliyiz. Her ne kadar âlimlerimiz müstehap olarak görse de O’nun isminin söylendiği veya yazılı olduğu her yerde ihmal göstermeden salât ü selam getirmeyi bir vazife olarak görmeliyiz.

    Nitekim geçmişe baktığımızda Allah Resulü’nü en iyi tanıyan sahabinin ve onların arkasından gelen ilim ve irfan sahibi kimselerin sözleriyle, hal ve tavırlarıyla O’na çok engin bir saygı gösterdiklerini ve Hz. Peygamber’in adı ne kadar çok anılırsa anılsın, her anıldıkça, "sallallahu aleyhi ve sellem" dediklerini görüyoruz.

SALAVATIN İKİ YÖNÜ VAR

    Salât ü selâmın Peygamberimiz’e ve bize olmak üzere iki yönü vardır: Bizim Allah Resulü için getirdiğimiz salavat, Allah’ın, peygamberinin kendi katındaki değerini artırması için bir dua mahiyetindedir. Bu vesileyle bizim dualarımızla Efendimiz’in mertebesi devamlı olarak yükselmesine vesiledir. Burada hemen şunu ifade edelim ki, Allah Resûlü’ne yapılan salât ü selam, onun aslında salâta olan ihtiyacından dolayı değildir.

    Bu, ancak O’na duyulan saygı, sevgi ve hürmeti ifade etmek içindir. Salavatın mü’minlere bakan yönü de kulu Allah’a yakınlaştıran vesilelerden birisi olmasıdır. Peygamberimiz’e bol bol salavat getiren bir kul, O’na dolayısıyla da Allah’a yaklaşmış olacaktır. Nitekim "Ona yaklaşmaya vesile arayın." (Mâide, 5/35) ayeti, Allah’a yaklaşmak için vesileleri kullanmamızı emretmektedir. İşte Efendimiz’e getirdiğimiz salat ü selamlar bizi Allah’a yaklaştıran önemli vesilelerdendir.

SALÂT Ü SELAM NEDEN ÖNEMLİ?

    Efendimiz’e salât ve selâm getirmenin önemini vurgulayan pek çok hadis-i şerif rivâyet edilmiştir. Bu hadisleri okuduğunuzda Allah Resulü’ne salât ü selam getirmenin ne kadar önemli olduğunu anlayınca belki de çok şaşıracaksınız. Şimdi önemine binaen bu hadislerden bazılarını söyleyeyim:

1- "Kim bana bir defa salât getirirse, Allah da ona on salât getirir ve on günahını affeder; on derece yükseltir." (Nesei, Sehv, 55)

2- "Yeryüzünde Allah’ın seyyah melekleri vardır. Onlar ümmetimin selâmını (anında) bana ulaştırırlar." (Nesei, Sehv, 46)

3- "Kim bana tek bir defa salât u selâm getirirse, Allâh da ona on defa salât eder." (Ebu Davud, Vitr, 26)

4- "Kıyamet günü bana insanların en yakını, bana en çok salavat edendir." Gerçek cimri, yanında anıldığım hâlde bana salavat etmeyendir." (Tirmizi, Daavât, 110)

5- Bir gün Resûlullah sevinçli olarak geldi. Kendisine: "Sizi sevinçli görüyoruz!" denilince, şöyle buyurmuşlardır: "Bana melek geldi ve şu müjdeyi verdi: "Ey Muhammed! Rabbin diyor ki: "Sana salât eden herkese benim on rahmette bulunmam, selâm eden herkese de benim on selâm etmem sana (ikram olarak) yetmez mi?" (Nesei, Sehv, 55)
Salı, 23 Şubat 2010 14:55 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

Hırka-i Şerif ziyarete açıldı

hirka.jpgPeygamberimiz Hz. Muhammed (SAV)'in hırkası, Fatih'teki Hırka-i Şerif Camii'nde ziyarete açıldı. Hırka-i Şerif'i görebilmek için saatler öncesinden kuyruğa giren bazı vatandaşlar ziyaret sırasında duygulanarak gözyaşı döktü.

Ramazan ayının ilk Cuma günü ziyarete açılan Hırka-i Şerif'e, bu senede vatandaşlar büyük ilgi gösterdi. Hırka-i Şerif ziyarete açılmadan saatler önce vatandaşlar kuyruğa girdi. Hırka-i Şerif Camii içerisinde Hırka-i Şerif'in sergilendiği özel bölümde gerçekleştirilen açılışa, Vakıflar Genel Müdürü Yusuf Beyazıt, Fatih Müftüsü İsmail İpek, Fatih Kaymakamı Hasan Karakaş ve Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir katıldı. Açılışta Veysel Karani Hazretlerinin torunlarından olan ve bugün için kutsal emanetin anahtarını elinde bulunduran Gülay Köprülü'de hazır bulundu.

Kuran-ı Kerim okunmasıyla başlayan açılış programında daha sonra Fatih Müftüsü İsmail İpek bir konuşma yaptı. İpek, Hırka-i Şerif'i ziyaret etmenin öneminden bahsederek, peygamber efendimizle gerçek irtibatın Kuran okumak ve sünnetlerini yerine getirmekle gerçekleşeceğini söyledi. Vakıflar Genel Müdürü Yusuf Beyazıt'ta ecdadımızın yaptırdığı hanlar, hamamlar ve medreselerin yanısıra kuşlar için bile evler yaptığını hatırlatarak, " Burası da peygamberimizin hırkası için yapılan kutsal bir mekandır. Veysel Karani de bir aşkın simgesidir" dedi.

Okunan kasideler ve ilahilerin ardından Hırka-i Şerif İmamı Mustafa Uyar bir dua gerçekleştirdi. Duanın ardından Fatih Müftüsü vatandaşlara ziyaret adabıyla ilgili uyarılarda bulundu. Hırka-i Şerif daha sonra Selavat-ı Şerifler getirilerek ziyarete açıldı.

Ziyarete erkekler ve kadınlar gruplar halinde alınırken, vatandaşlar el açarak dualar etti. Ziyaret sırasında bazı vatandaşların çok duygulandıkları ve gözyaşlarını tutamadıkları görüldü. Ziyaretin kendilerini çok mutlu ettiğini ve duygulandırdığını belirten vatandaşlar, "Sanki peygamber efendimizi görmüş ve onun huzurundaymış gibi hissettik. Allah herkese bu güzelliği yaşatsın ve ahirette bizi efendimize komşu etsin" diye konuştu. Bazı müslümanların çocuklarını ve torunlarını yanlarında getirdikleri ve ziyareti birlikte gerçekleştirdikleri görülürken, heyecanlarak kendinden geçen bir kadın yakınları tarafından sakinleştirildi. 

Bu arada Veysel Karani Hazretlerinin torunlarından olan ve Hırka-i Şerif'in anahtarını elinde bulunduran Gülay Köprülü, bu emanetin atalarından miras kaldığını söyledi. Köprülü, "Bu çok mutluluk ve onur verici bir durum. Sorumluluğu fazla ama ben bundan gurur duyuyorum" dedi.

Her yıl olduğu gibi bu yıl da Ramazan ayının ilk Cuma günü ziyarete açılan Hırka-i Şerif, 29 Eylül arife günü ikindi namazına kadar 09.00-17.00 saatleri arasında ziyaret edilebilecek.

Pazar, 07 Eylül 2008 10:38 tarihinde güncellendi

Sayfa 2 - 2

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.