.

.

Ashabı Kiram

E-posta Yazdır PDF

HULEFA-İ RAŞİDİN VE ASHAB

 

kervan.jpgHulefai Raşidîn arasındaki efdaliyyet sırası hilafetleri tertibine göredir. Fakat Ebu Bekir ve Ömer (R. Anhuma) in üstünlükleri sahabe ve tabiînin icmai ile sabittir. Din bü-yükleri bunu böyle nakletti, îmam Şafiî'de bunlar­dan biri-dir.

İmam Ebul Hasanil Eşarî (r.a.) buyurdu: Ebu Bekir, sonra Ömer'in diğer ümmet üzerine üstünlüğü kesindir.

İmam Zehebî buyurdu: Hilafeti zamanında memleke tinin saltanat kürsüsünde iken Hz. Ali (r.a.) dan tevatürle sabit oldu ki Ebu Bekir ve Ömer ümmetin en faziletlisidir. Sonra îmam Zehebi der ki, "Bunu Hz. Ali'den seksenden fazla kişi rivayet etti. Onlardan bir kısmını saydı (İsimlerini açık­ladı.) Sonra der ki; Allah rafizîleri rezil etsin ne cahil adamlar (Bu tevatürü inkar edenler).

Buhari Hz. Ali'den rivayet etti ki; "Peygamberden (s.a.v.) sonra insanların en hayırlısı Ebu Bekir, sonra Ömer, sonra başka bir adamdır. Oğlu Muhammed ibni Hanife dedi ki; sonra sensin. Hz. Ali (r.a.) "Ancak ben müslümanlardan bir adamım" buyurdu.

Zehebî ve diğer alimler Hz. Ali (r.a.) tan şu rivayeti doğruladılar:

Buyurdu ki, "Dikkat edin bana ulaştı ki bir adam beni Ebu Bekir ve Ömer (R. Anhüma) üzerine üstün tutuyor. Kim beni üstün tutarsa o iftiracıdır, iftiracıya verilen ceza ona verilir, (onu döverim).

Bu ve bu gibi haberler ashabtan mütevatir derecesine ulaşmıştır, inkarı mümkün değildir, bundan dolayı şia'nın büyüklerinden Abdurrezzak şöyle der: "Ali kendisi üzerine Ebu Bekir ve Ömer'i üstün tuttuğu için ben-de on­ları üstün sayarım, böyle olmasaydı asla onları üstün saymazdım. Ali'yi seveyim sonra ona muhalefet edeyim, bana günah olarak bu yeter."

Hz. Osman, Hz. Ali'den üstün olması meselesine gelince, ekser ulema "Şeyhayndan sonra, üstün olan Osmandır, sonra Ali'dir." Buyur-muşlar. Dört mezhebin müçtehid imamlarının görüşü de budur, İmamı Malik'ten ri­vayet edilen Osman'ın Ali üzerine üstün sayılmasındaki durak-laması hakkında Kadı lyaz der ki, imamı Malik bu duraklamadan vazgeçip Osman'ı üstün saymıştır, îmam Kurtubi "inşaallah sahih olan budur." buyurdu.

İmamı A'zamın sözünden anlaşılan bekleme manası ki "Şeyhaynı üstün saymak, iki damadı sevmek Ehli Sünnetin alametlerindendir." (sözünden anlaşılan şey.) Bu sözünden anlaşılan bu fakire göre (İmamı Rabbani'ye göre) şudur ki; fitneler ve ihtilaflar çoğalınca, iki damadın hilafetinde, insan­ların işlerinde fesad ortaya çıkınca, insanların kalblerinde bulanıklıklar çoğalınca; İmamı Azam iki damad hakkında muhabbet lafzını şu manayı düşündüğü için seçti, o ikisini sevmeyi Ehli Sünnet vel Cemaatın alameti saydı. Halbuki Hanefî kitapları "Halifelerin tertibine göre efdaliyetleri sabit­tir" ibaresiyle dopdoludur.

Hasılı kelam; şeyhaynın üstünlüğü kesindir. Osman'ın derecesi bu ikisinden aşağıdır. Fakat Osman'ın (r.a.) efdaliyyetini inkar edeni kafir say­mamak gerekir. Belki şeyhaynın üstünlüğünü (inkar eden bile kafir de­memeli), belki o kişi bidatçıdır ve sapıktır. Zira alimlerin bu hususlarda ihti­lafı vardır. (İhtilaf olan yerde kati karar vermek zordur.) Burdaki icma hakkında kîl-ü-kal vardır, (bazısı bir türlü, diğer bazısı başka türlü demiş.)

Bu inkarcı, ziyanda ve hüsranda olan Yezid'in arkadaşıdır. (Hükümleri aynıdır). Alimler bunun hakkında lanet etmekte durakladılar.

Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) 'a Hulefai Raşidîn'den dolayı gelen eziyetlendirmeler, torunları tarafından gelen eziyetlendirme gibidir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu:

"Allah Allah Ashabım hakkında (sakının) onları benden sonra hedef tutmayın (onların aleyhine konuşmayın.) Kim onları severse beni sevdiği için onları sever, kim onlara bu'z ederse bana bu'z ettiği için onlara bu'z eder. Kim onlara eziyet ederse muhakkak bana eziyet etmiştir, bana eziyet eden muhakkak Allah'a eziyet etmiştir. Kim Allah ve Resülüne eziyet ederse so­rumlu tutulması (hesaba çekilmesi) umulur."

Allahu Azze ve Celle şöyle buyurdu: “Allah ve Resulüne eziyet edenlere Allah, dünya ve ahirette lanet etmiştir.”

Ashab arasında vaki olan olaylar, harbler, çekişmelere gelince; bunları güzel bir hamil ile manalandırmalıdır. Onları heva ve ırkçılık taassubundan uzak tutmak gerekir. Taftazani (Şerhul Akidin Yazarı) Hz. Ali'nin sevgisinde çok ileri olmasıyla beraber şöyle dedi: "Ashab arasında olan olaylar harbler, hilafet hakkında değildi, belki ictihadda olan bir hata idi. (Şerhul Akaidin üzerine yazılan) Hayalî isimli Haşiyede, "Muaviye ve adamları, Hz. Ali'nin zamanında en efdal olduğunu kabul etmeleriyle birlikte onun itaatından, bir şüpheden dolayı çıktılar; o şüphe, "Hz. Osman'ın katillerinden kısası terk edeceği endişesi idi."

Kara Kemal Haşiyesinde Hz. Ali'den nakledil di ki, şöyle buyurdu: "Kardeşlerimiz bizim üzerimize azdılar, onlar kafir ve fasık değillerdir, çünkü onların te'villeri vardır."

Şüphesiz ictihad hatası levm ve ta'ndan uzaktır, bu kişiden çirkin muamele kaldırılmıştır.

Ashabın tamamı, Hayrul Beşerin (sallallahu aleyhi ve sellem) sohbetine riayetle ancak hayırla anmak gerekir. Onları seven Peygamberi (sallallahu aleyhi ve sellem) sever. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu "Onları seven beni sevdiği için onları sever, onlara bu'z eden bana bu'z ettiği için onlara bu'z eder. Yani Ashabımla alakalı mahabbet, benimle alakalı mahabbetin ta kendisidir. Aynı şekilde onlarla alakalı bu'z, benimle alakalı bu'zun ta kendisidir."

Bizim Hz. Ali'nin muhaliflerini de sevmemizden asla bir maksadımız yoktur, belki bize gerekli olan, onlardan dolayı (sebep oldukları savaşlar, kargaşalıklardan dolayı) eziyetlenmemiz, üzülmemizdir. Zira sonuçta bu iş Resulullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) ulaşır. Fakat haklıya haklı, haksıza haksız deriz. Hz. Ali (r.a.) haklı idi, muhalifleri hatada idiler. (İctihad hatası.) Bundan fazlası fuzulî (söz) olur.

Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), "Ashabım arasında olan olaylardan uzak durun."

Yine buyurdu ki, "Ashabım zikredilince kendinizi tutun."

Yine buyurdu, "Allah, Allah Ashabımı hedef tutmayın." Yani Asha-bım hakkında Allah'tan korkun sakının, Levm ve taan oklarınıza onları hedef yapmayın.

İmam Şafî (rahmetullahi aleyh) buyurdu; aynı şekilde bu söz Ömer ibni Abdul Aziz'den nakledildi: Şu (harbler, kargaşalıklar) bir kan idi, Allah bizim ellerimizi on­dan temizledi bizde lisanlarımızı ondan temizleyelim. Bu sözden anlaşıldı ki, lisana da onların hatasını konuşmamak gerekir.

Şayet Ebu Bekir ve Ömer’in öne alınmasında ve faziletli olmalarında  duraklamışsa, bu kişi Ehli Sünnet vel Cemaat yolunu kaldırıcıdır/Rafizi-Şia. Şayet iki damad (Osman ve Ali) ‘ın mahabbetinde tereddütlü ise, yine Ehli Sünnet zümresinden hariçtir/haricidir. Hakikatı olmayan Keşmiriyye ehline mensub olan şu hatibin, bu habaseti keşmir bid’atçılarından almış olması uzak ihtimal değildir.

Ona bildirmek ve anlatmak lazımdır ki Ebu Bekir ve Ömer’in efdaliy-yetleri ashabın ve tabiin ehlinin icması ile sabittir. Din büyüklerinden bir cemaatın naklettiği gibi; İmam Şafii (radıyellahu anhu)da bunlardan biridir.

Şeyhu-l İmam Eş’ari derki, Ebu Bekiri sonra Ömeri, kalan ümmet üzerine faziletli yapmak kat’idir. Muhakkak Hazreri Ali –radıyellahu anu- dan, hılafeti ve saltanatı vaktinde, sevenlerinden büyük bir topluluk huzu-runda şöyle söylediği rivayet edildi, ‘Ebu Bekir ve Ömer ümmetin en faziletlisidir.’

İmam Zehebi derki, sonra bunu Ali’den seksen küsür kişi naklet-miştir, onlardan bir topluluğun isimlerini de saymıştır. Sonra der ki, ‘Allah rafızileri kötü eylesin,  ne cahil adamlar.’

Buhari rivayet etti; kitabı, Allah’ın kitabından sonra en sahih kitabtır, Ali’den (Allah ondan razı olsun) şöyle dediğini (rivayet etti) ‘Nebi sallalla-hu aleyhi ve sellem’den sonra insanların en hayırlısı Ebu Bekir’dir, sonra Ömer, sonra başka bir kişi.’

Oğlu Muhammed ibni Hanefiyye dedi ki, ‘Sonra sensin.’ 

Ali dediki, ‘Ancak ben müslümanlardan biriyim.’

Ondan bu gibi rivayetler, ondan başka ashabın ve tabiinin ileri gelenlerinden olan din büyüklerinden bu gibi rivayetler pek çoktur ve meş-hurdur. Ancak cahil ve inatçı kimseler bunu inkar eder.

İnsaf elbisesinden soyulan şu kişiye demek lazımdır ki, bizler Resu-lullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabının tamamına sevmekle emro-lunmuşuz. Onlara buuz etmekten ve eziyet vermekten men edilmişiz.

İki damad Hazretleri (Osman-Ali) de ashabın büyüklerindendir ve sallallahu aleyhi ve sellem’in akrabalarındandır. Bu yüzden mahabbete ve dostluğa layık olurlar.

Allahu teala buyurdu: “De ki, bunun üzerine sizden bir ücret istemiyorum; ancak yakınlarım hakkında dostluk etmenizi…”

Nebi sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: ‘Allah! Allah! Ashabım hakkında sakının! Benden sonra onları hedef yapmayın.  Onları seven beni sevdiği için onları sever, onlara buuz eden, bana buuz ettiği için onlara buuz eder. Onlara eziyet eden, bana eziyet etmiştir. Bana eziyet eden, muhakkak Allah’a eziyet etmiştir. Allah’a eziyet edenin, yakalanması yakındır.’

Pazar, 12 Temmuz 2009 19:35 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

ASHABI KİRAM SEVGİSİ

4_halif.jpgASHABIN TAMAMINI SEVMEK EHLİ SÜNNETİN TEMELİDİR

Ey kardeş! İmam Ali kerremallahu vechehu, velayeti Muhammediyye'nin (Sahibi üzerine salat, selam ve tazim olsun) ağırlığını taşıyıcı olun-ca, uzlet velilerinden olan ve kendilerinde velayet kemalatları tarafı üstün olan ebdal, evtad ve aktab makamlarının terbiyesi, O'nun (İmam Ali kerre-mallahu vechehu) imdadına ve yardımına ısmarlandı. Kutbul Medar ki kutubların kutbudur, onun başı, O'nun (İmam Ali kerremallahu vechehu) adımının altındadır. Emri ve mühim işleri, O'nun himayesinde ve riayetin-de (gözetimi altında) cereyan eder. Medariyyetinin sorumluluğundan, O'nunla (İmam Ali kerremallahu vechehu'nun imdadı ile) çıkar.

Seyyidemiz (Efendimiz) Fatıma validemiz ve iki evladı iki İmam (Hasen ve Hüseyin) radıyellahu anhum da aynı şekilde, bu makamda O'na (İmam Ali kerremallahu vechehu) ortaktırlar.

Bil ki, Nebi aleyhis-selamın ashabının tamamı, büyük şahsiyetlerdir. Hepsini, tazim ile anmak gerekir.

Hatıb Enes'ten (radıyellahu anhu) rivayet edip şöyle dedi, Resulullah  sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu, 'Allah beni seçti, benim için ashabı seçti, onlar içinden benim için hısımlar ve ensar şeçti; her kim onlar içinde beni muhafaza ederse, Allah ta onu muhafaza eder, her kim onlar içinde bana eziyet ederse, Allah ta ona eziyet eder.'

Tabarani, İbni Abbas radıyellahu anhuma'dan rivayet etti ki, Resulul-lah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu, 'Kim ashabıma söverse, Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti o kişinin üzerine olsun.'

İbni Adiyy, Aişe radıyellahu anhâ'dan rivayet etti Resulullah sallalla-hu aleyhi ve sellem buyurdu, 'Muhakkak ümmetimin en şerlileri, ashabım üzerine cüret edenlerdir.'

Ashab arasında vakı' olan münazaa ve muharebelere gelince, onları güzel yorumlara ve manalara çevirmek gerekir; onları heva ve taassubtan uzak tutmak gerekir. Zira onların muhalefetleri, içtihad ve tevil üzerine dayandırılmıştı, heva ve heves üzerine değil. Ehli sünnet alimleri bunun üzerine icma ettikleri gibi.

Lakin bilmek gerekir ki İmam Ali radıyellahu anhu'nun muhalifleri, hata üzerine idiler. Hak, Ali tarafında idi. Lakin, hataları içtihad hatası olunca, ictihad sahibi levmedilmekten uzak olur ve kendisinden sorumlu tutulmak kaldırılmış olur.

Bu husus Mevakıf şarihi, Âmedî'den nakletti ki Cemel ve Sıffin vak'ası, içtihad üzerine vakı' olmuştu.

Şeyh Ebu Şükür Salimî Temhid'de açıkladı ki, Ehli Sünnet vel Cemaat Mezhebi, Muaviye ve beraberinde olan ashabtan bir taifenin, hata üzere olduğu görüşündedir. Hataları da içtihadidir.

Şeyh İbni Hacer Savaık'da derki, Muaviye'nin Ali (radıyellahu anhuma) ile çekişmesi, içtihad yolu üzere idi. Bu sözü, Ehli Sünnetin itikatlarından yaptı.

 

İmam Ali'nin muhaliflerini fasıklıkla vasıflamak ve sapıklığa nisbet etmek caiz değildir.

Kadı İyaz, Şifa isimli eserinde derki, Malik radıyellahu anhu dedi ki, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem'in ashabından birine kim söverse, (yani) Ebu Bekir'e, Ömer'e, Osman'a, Muaviye'ye veya Amr ibni As'a (Allah hepsinden razı olsun); eğer şöyle derse, 'dalalet ve küfür üzereydiler', bu kişi öldürülür. Eğer bundan başka şekilde insanların sövdüğü tarzda söverse, çok şiddetli olarak cezalandırılır.

Rafizilerin gulatı (en azgınları) nın dediği gibi, Ali'ye karşı savaşanlar kafir değildi. Bazılarının zannettiği gibi fasık değildiler.

Mevakıf Şarihi'nin arkadaşlarının ekserisine nisbet etmesi nasıl olur? Halbuki Sıddıka Aişe validemiz, Talha ve Zübeyir'de ashabtandır. Muhakkak Muaviye daha savaşa çıkmadan evvel, Talha ve Zübeyir Cemel savaşında, on üç bin kişi ile birlikte öldürüldüler. Onları sapıklık ve fasıklığa nisbet etmek, hiçbir müslümanın cür'et edemeyeceği şeylerden-dir. Ancak kalbinde hastalık olan, içinde pislik olan hariç.

Fukahanın bazısının Zorba/zalim sözünü Muaviye hakkında kullan-dığı şeklindeki rivayetlere gelince, şöyle denilmiş, 'Muaviye zorba imam idi', burdaki haksızlıktan murad, Ali'nin halifeliği vaktinde  onun (Muaviye) halifeliğe hak sahibi olmamasıdır, sonu fasıklık ve sapıklık olan bir zulüm/haksızlık değildir; (bu şekilde tevil etmemiz) sözünün Ehli Sünnet vel Cemaat'in sözüne uygun olması içindir. Bununla beraber, istikamet sahipleri maksudun hılafını ifade edebilme vehmi olan lafızları kullanmak-tan sakınırlar. 'Hata ettiler' sözünün üzerine ziyade yapılmasına cevaz vermezler.

Nasıl zorba olsun? Halbuki Allah haklarında ve müslümanların hak-larında adil imam idi; Savaık isimli eserde böyle ifade edildiği gibi.

Muhakkak Nebevi hadislerde, sağlam isnadlar ile varid oldu ki, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem Muaviye için dua etti; 'Allahım! Ona kitabı ve hesabı öğret, azabtan onu koru.' Başka bir mahalde ki duasında, 'Allahım! Onu hidayet edici ve hidayet bulmuş yap.' Sallallahu aleyhi ve sellem'in duası makbuldur.

İmamı Malik ki tebe-i tabiinden ve İmamı A'zam'ın muasırıdır, Muaviye ve Amr ibni As'a sövenlerin öldürülmesi yolunda hüküm vermiş-tir. Bu husus geride geçmişti. Eğer o sövmeyi hak etmiş olsa, ona sövenin öldürülmesine niçin fetva versin. Bundan anlaşıldı ki, ona söven kişi büyük günah işlemiştir, bu yüzden öldürülmesine hükmetmiştir. Aynı şekilde ona sövmeyi, Ebu Bekir, Ömer ve Osman'a söven gibi yapmıştır. Netice olarak Muaviye radıyellahu anhu, asla sövülmek ve zemmedilme-ye layık değildir.

Ey Evlad! Muaviye şu işlerde tekbaşına değildi, belki tahminen ashabı kiramın yarısı bu hususta ona ortak idi. Eğer Ali (radıyellahu anhu) ya karşı savaşanlar, kafir veya fasık olsalar, dinin yarısından itimad kalkar ki bu din onların tebliği ile bize ulaşmıştır. Buna kimse cevaz vermez; ancak maksadı dini iptal etmek olan zındıklar hariç.

Ey Kardeş! Şu fitnenin yayılmasının sebebi, Osman radıyellahu anhu'nun öldürülmesi ve katillerin kısas edilmesini talep etmektir. Muhak-kak Talha ve Zübeyir (radıyellahu anhuma) Medine'den ilk çıkışlarında sebeb ancak, kısasın gecikmesi idi, bu işte Aişe-i Sıddıka (radıyellahu anhâ) da onlara muvafakat etti. On üç bin ashabın öldürüldüğü Cemel vakası meydana geldi. Talha ve Zübeyir ki aşere-i mübeşşere'den olup her ikisi de bu savaşta öldürüldü. 

Bundan sonra Muaviye Şam'dan çıktı ve onlara ortak oldu. Sonra Sıffin harbi vakı oldu.

İmam Gazali açıkladı ki şu çekişmeler, hılafet işi için değildi, belki Ali'nin (radıyellahu anhu) hılafetinin başlangıcında kısası gerçekleştirmek içindi.  İbni Hacer bu sözü, Ehli Sünnet'in itikadlarından kabul etti. Şeyh Ebu Şükür Salimi ki Hanefi alimlerinin büyüklerindendir, derki Muaviye'nin Ali ile münazaası, hılafet işinde olmuştu. Zira Nebi sallallahu aleyhi ve sellem Muaviye'ye şöyle buyurmuştu, 'İnsanlara melik/idareci olursan, onlara yumuşak davran.' Bu sözden dolayı Muaviye için hılafet hakkında bir tama' (arzu ve istek) hasıl oldu. Fakat o, bu içtihadında hatalı idi. Ali ise bunda haklı idi. (Allah hepsinden razı olsun.) zira o vakit, Ali'ni hılafet dönemi idi.

Şu iki sözün arasını uygun hale getirmek (şu izahla mümkün olur); münazaanın evvela kısasın tehiri sebebiyle olması mümkündür, bundan sonra hılafet işine tama' etmiş olur. Herbir içtihad mahallinde vakı olmuş olur. Eğer hatalı ise, sevabtan bir derece alır, haklı olan için ise iki derece, belki on derece vardır.

Ey Kardeş! Bu makamda en sağlam yol, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem'in (O'nun ve âlinin üzerine salat ve selam olsun) ashabının çekiş-melerini bahsetmekten susmak ve çekişmelerinden bahsetmekten geri durmaktır. Nebi sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu, ashabım arasında vakı olan çekişmelerden sakının!

Yine buyurdu, ashabım zikredilince susun!

Yine Efendimiz aleyhisselam  buyurdu, Allah! Allah! Ashabım hakkında (sakının), onları hedef tutmayın. Yani, Allah'tan sakının, ashabım hakkında Allah'tan korkun. Onları, levm ve kötü konuşma oklarınıza hedef tutmayın.

İmam Şafi derki, bu sözü Ömer ibni Abdül Aziz'den nakledilmiştir, 'Şu bir kandır ki, Allah ellerimizi ondan temiz tuttu, biz de dillerimizi temiz tutalım.' Bu sözden, onların hatalarını söylemenin ve hayırlının gayrısı bir sözle onları zikretmenin uygun olmadığı anlaşılır. Bu sözümü kabul et.

Yezid, saadetten uzaktır, fasıklar zümresindendir. Onun hakkında lanet etmemek, Ehli Sünnet katında kararlaştırılan kaide sebebiyledir; şöyleki, muayyen bir şahıs üzerine lanet yapılmaz, kafir olsa da. Ancak ölümünün küfür üzere olduğu kesin bilinen kişiye lanet yapılabilir. Ebu Leheb ve hanımı gibi cehennemlikler için olabilir. Yezid, laneti hak etmediğinden ona lanet edilmez manasında değil.

"Allah ve resulüne eziyet edenler,  Allah onlara dünya ve ahıret-te lanet etti." [1]

 Bil ki, bu zamanda insanların ekserisi, imamet bahsi ile meşgul olduklarından, rafizilerin cahillerini ve bid'at ehlinin merdutlarını taklit ederek ashabı kiramı hayırla zikretmezler, onların yüce şahsiyetlerine münasebetsiz şeyleri isnad ederler, bu yüzden tarafımda malum olan bazı şeyleri mecburen yazdım ve ahbablara onu gönderdim.

Salat ve selam kendinin ve âlinin üzerine olan Efendimiz buyurdu, fitneler zahir olunca, veya şöyle dedi, bid'atlar (zahir olunca), ashabıma sövülünce, alim ilmini açıklasın, kim bunu yapmazsa Allahın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun. Allah onun ne tasarrufunu ve ne de adaletini kabul etmez.

 



[1] Bu ayeti kerime ile Yezid ve taraftarlarına lanetin cevazına delil getirmiştir. Ama lanetle meşgul olmaktansa salavat okumak tabiki efdaldir.

Pazar, 12 Temmuz 2009 19:33 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

Osman r.a. zamanında ilkler

tahtb_1.jpg
 
Hazret-i Osman radıyallahu anh devrinde ilkler.
Tarihi hulefa ve diğer tarih kitaplarında yazdığına göre:
  *Ailesi le beraber hicret edenlerin ilkidir.
  *Annesinin sağlığında halife olanların ilkidir.
  *Hutbede hasr olanların (konuşmada zorluk çeken halifelerin) ilkidir.   *Halifeliğine biat edildiğinde mimbere çıkıp, belli bir şey eklına gelmeyince "Ey insanlar, ilk biniş zordur. Bu günden sonra çok günler vardır. ben hatip değilim; yaşarsam sizlere icab ettiği gibi hutbeler okurum." deyip inmiştir.
  *Süslü mescid yapan da ilk odur.
  *Tekbir alıp sesini yüksek çıkarmayanların ilki de odur.
 
Pazar, 05 Temmuz 2009 08:40 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

Hz. OSMAN Zinnureyn r.a. -2-

  hazreti_osman_.jpg

Hicretin altıncı yılında müslümanlar, Umre yapmak için Mekke'ye hareket ettiklerinde, Hz. Osman da onların arasındaydı. Ancak, putperest Mekke yönetimi, müslümanları Mekke'ye sokmama kararı almıştı. Bunun üzerine Hudeybiye'de karargah kuran Resulullah (s.a.s), müşriklerle görüşerek, maksatlarının yalnızca umre yapmak olduğunu onlara bildirmek istiyordu. Resulullah (s.a.s), bu iş için Hz. Ömer'i görevlendirmek istemiş, ancak Hz. Ömer, bir takım geçerli sebepler ileri sürerek Hz. Osman'ın daha uygun olduğunu söylemişti. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s), elçilik görevini Hz. Osman'a verdi. Daha önce elçi gönderilen Hıraş b. Umeyye el-Ka'bî'yi Mekkeliler öldürmek istemişlerdi (İbn Sa'd, a.g.e., II, 96). Müşriklerin hırçın davranışları böyle bir elçiliği tehlikeli bir hale sokuyordu. Resulullah (s.a.s), Hz. Osman (r.a)'a şöyle dedi:

  -"Git ve Kureyş'e haber ver ki, biz buraya hiç kimse ile savaşmaya gelmedik. Sadece şu Beyt'i ziyaret ve onun haremliğine saygı göstermek için geldik ve getirdiğimiz kurbanlık develeri kesip döneceğiz ". Hz. Osman (r.a), Mekke'ye gidip, müşriklere bu hususları bildirdi. Ancak onlar; "Bu asla olmaz. Mekke'ye giremezsiniz" karşılığını verdiler. Onların red cevabı gecikince bu İslâm kârargahına Osman (r.a)'ın öldürüldüğü şeklinde ulaştı. Onun dönüşünün gecikmesi bu haberi destekler nitelikteydi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s), yanındaki bütün müslümanları, ölmek pahasına müşriklerle çarpışmak üzere, bey'ata çağırdı. Bey'atu'r-Rıdvan adıyla tarihe geçen bu bey'atlaşmada Resulullah (s.a.s) sol elini sağ elinin üzerine koyarak, "Osman Allah'ın ve Resulünün işi için gitmiştir" dedi ve onun adına da bey'at etti. Müşrikler, sahabeyi kiramın efendimize bu şekilde son derece teslimiyet göstererek itaat etmelerini görüp korkuya kapıldıkları için anlaşma yolunu tercih etmişlerdi (İbn Sa'd, II, 96, 97).

  Hz. Osman, bu arada Mekke'deki hicret edemeyen güçsüz müslümanlarla görüşmüş ve onları İslâm'ın yakında gerçekleşecek olan fethiyle teselli etmişti
(Asım Köksal, İslâm Tarihi, VI, 177).

  Müşrikler, Osman (r.a)'a isterse Kâ'be'yi tavaf edebileceğini bildirmişler, ancak o, Resulullah (s.a.s) tavaf etmeden, kendisinin de tavaf etmeyeceği cevabını vermişti. Hudeybiye'de bulunan sahabiler ise Resulullaha: "Osman Beytullah'a kavuştu, onu tavaf etti; ne mutlu ona" dediklerinde Resulullah (s.a.s); "Beytullah'ı biz tavaf etmedikçe, Osman da tavaf etmez buyurmuştur" (Vakidî'den naklen, A. Köksal, a.g.e., 178-179).
   

   Hz. Osman, her fırsatta, Peygamber efendimizi memnun etmek, O’nun mübârek duasına mazhâr olmak için fırsat kollardı. Bir gün Hz. Osman, Resûlullah efendimizi evine davet etti. Resûlullah buyurdu ki:

- Yalnız beni mi davet ediyorsun?

- Eshâb-ı kirâm da davetlidir. Peygamber efendimiz, Bilal-i Habeşî hazretlerini, bütün Eshâbı’na haber vermesi için yolladı. Kendisi de Hz. Ali ile, Hz. Osman’ın evine doğru yürümeye başladı. Hz. Osman geriden, Peygamber efendimizin adımlarını sayıyordu. Resûlullah bunu fark edip, sebebini sorduğunda, şu cevabı verdi:

- Yâ Resûlallah! Her adımınıza bir köle azâd edeceğim. Davetten sonra da, saydığı adım kadar köle azâd etti. 

 

İslâmiyet yayılmaya başlayınca, her taraftan Müslümanlar çoğalıp Medine’ye geliyordu. Peygamberimizin mescidi dar gelmeye başlamıştı. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz buyurdu ki:

- Bizim mescidimizi bir zirâ(Parmak uçlarından dirseğe kadâr olan kısım Bu miktara denk uzunluk ölçüsünün adı) genişleten Cennete gider.  Hz. Osman dedi ki:

- Yâ Resûlallah, malım mülküm sana fedâ olsun! Mescidi genişletme işini üzerime alıyorum.

Mescidi 40 zirâ(yani 20 metre) genişletti ve bütün masraflarını karşıladı. Bunun üzerine, “Allahın mescidlerini ancak, Allaha, âhiret gününe inanan, namaz kılan, zekât veren ve yalnız Allahtan korkan kimseler tamîr eder. İşte hidâyet üzere bulunanlardan oldukları umulanlar bunlardır” meâlindeki (Tevbe sûresi 18.) ayeti nâzil oldu.  

Cumartesi, 04 Temmuz 2009 23:19 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

Hz. OSMAN Zinnureyn r.a. -1-

hazreti_osman_.jpg

Hz. Osman, Müslüman olmadan önce ticaretle uğraşırdı. Zengin bir tüccardı. Cemiyette, sevilen, sayılan bir kimseydi. İtibarı yüksek idi. Hz. Ebû Bekir’in de arkadaşı, yakın dostu idi. Önemli işlerinde ona danışır, onun fikrini alırdı. Cahiliye devrinin pisliklerine bulaşmadı. Müslüman olmasını şöyle anlatır:

Benim firâset sahibi (ileri görüşlü) olan bir teyzem vardı. Hastalandığında ziyaretine gitmiştim. Bana dedi ki:

- Yâ Osman! Sen öyle biri ile evleneceksin ki, ne o senden önce bir erkek görmüş olacak, ne de sen ondan önce bir kadın görmüş olacaksın. Bu kız çok güzel olup, sâliha biridir. Ayrıca bu kız, Peygamber kızı olsa gerek.

Ben teyzemin bu sözüne çok hayret ettim. Çünkü peygamber olarak bildiğim kimse yoktu. Hiç ortada böyle bir şey yok iken, teyzem bunları nereden çıkartmıştı. Şunu da biliyordum ki, teyzem pek çok lâf etmezdi. Benim hayretler içinde kendisine baktığımı görünce konuşmasına şöyle devam etti:

- Merak etme, O kimseye cenâb-ı Haktan vahiy gelmeye başladı. Sen O’nu bulmakta güçlük çekmeyeceksin!

- Ey teyzem, hep sır olan şeyler söylüyorsun. Beni meraklandırıyorsun. Sözlerini biraz açarak beni meraktan kurtar.

- Muhammed bin Abdullah’a peygamberliği bildirildi. Artık halkı hak dine davete başladı. Çok zaman geçmez ki, sen O’nun dinine girer kurtulursun. O’nun dîni, bütün âlemi aydınlatacaktır. Bu mesele benim zihnimi çok meşgul etmeye başladı. Her önemli meselede fikrini aldığım, Hz. Ebû Bekir’e koştum. Teyzemin söylediklerini kendisine aynen bildirdim. Bana dedi ki:

- Teyzen doğru söylemiş. Yâ Osman, sen akıllı adamsın. Hiç görmeyen, işitmeyen, fayda veya zarar veremeyen şeye nasıl tapınılır? O nasıl ilâh olarak kabul edilir?

- Yâ Ebâ Bekir, doğru söylüyorsun. Ben de bu mantıksızlığın farkındayım. Fakat çâre bulamamıştım.

- Merak etme, artık bize hak yolu gösteren zât geldi. Ben kendisinin peygamber olduğuna inandım, îmân ettim. Gel seni de huzuruna götüreyim, sen de îmân et!

 

Beraberce Resûlullahın huzuruna vardık. Bana buyurdu ki:

Cumartesi, 04 Temmuz 2009 23:19 tarihinde güncellendi

Sayfa 3 - 5

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.