
Ünlü tarihçilerimizden Mustafa Armağan, CHP
Genel Başkanı Deniz Baykal'ın "Son padişah (Vahdettin) bir İngiliz gemisine
binerek kaçmıştı!" sözlerini değerlendirdi.
Tarihçi-Yazar Mustafa Armağan
Zaman gazetesinin Pazer ekinde "Vahdettin kaçtı mı, kaçırıldı mı?" başlığıyla
kaleme aldığı yazısında CHP lideri Deniz Baykal'ın "Son padişah (Vahdettin) bir
İngiliz gemisine binerek kaçmıştı!" sözlerini değerlendirdi. Mustafa Armağan
Makalesinde şunlara yer verdi;
Deniz Baykal şimdi de 'padişahlık'
tartışmasını açtı. Ve hatırlatmayı ihmal etmedi: Son padişah bir İngiliz
gemisine binerek kaçmıştı! Güya birkaç densizin 'Padişah' dediği Başbakan'a aba
altından sopa gösteriyor. Sen de bir darbede soluğu ABD'de alabilirsin, demeye
getiriyor.
Yanağından oltaya yakalanmış balık gibi çırpınıyor hafızamız.
Çırpınarak kurtulacağını sanıyor. Bilmiyor ki, her çırpınışı, iğneyi etine biraz
daha batırmaktadır.
Kendilerini Atatürk'ün yerine koyanlardan bıktık,
usandık artık. Onu paravana yapanların her darbeyi nasıl bir soygun filmine
dönüştürdüklerini görmekten gına geldi. 27 Mayıs'tan sonra annemin parmağındaki
alyansı zorla alanların kendilerini ömür boyu dokunulmaz kılıp tabii senatör
ilan ettirdiklerini unutmadık.
Atatürkçü olduğunu iddia edenlerin, 7 Mart
1924 günkü "Akşam" gazetesinde çıkan şu habere ne diyeceklerini merak
ediyorum:
"Dün, Meclis'teki en mühim hadise, Gazi Paşa'nın parti
grubundaki teklifiydi. İsmet Paşa Osmanlı hanedanına mensup kadınların
memleketten çıkarılmamasının Meclis ve Cumhuriyet için bir şefkat eseri olacağı
hakkındaki onun bu teklifini bildirdi. O anda odanın içinde kasırgalar koptu.
Mebuslar masaların üzerine çıkarak:
- "Olamaz!" diye bağrışıyorlar, bu
teklife isyan ediyorlardı. Mebuslara hakim olan psikoloji, merhamete ve şefkate
yer bırakmıyordu. İtirazlar gittikçe yükseliyor:
- "Yalnız sağ olanları
değil, ölenlerin kemiklerini bile memleketten atmalı!" sesleri duyuluyordu. Bu
durum karşısında Gazi Paşa teklifini geri almıştır."
Konumuza dönersek,
şahsen Sultan Vahdettin'in yurtdışına kaçtığını değil, "kaçırıldığını"
düşünüyorum. Çünkü baskılar, tehditler, sarayın çevresinde tabanca atmalar vs.
ile zaten İstanbul'da yaşaması fiilen imkânsız hale getirilmişti. Amaç,
kendiliğinden kaçmasını sağlamaktı. Fakat nereye?
Nitekim 17 Kasım 1922
sabah saat 6'da HMS Malaya adlı savaş gemisiyle yola çıktıktan sonra haber alıp
Yıldız Sarayı'na gelen Ankara hükümeti temsilcisi Refet (Bele) Paşa'nın, o
sırada ağlamakta olan Vahdettin'in yaverlerinden Sadrazam Tevfik Paşa'nın oğlu
Ali Nuri Bey'e, "Ağlama Ali Bey, kaçtığı iyi oldu, ya kalsa idi biz onu ne
yapardık?"[1] sözü, gerçeği aydınlatmaya yeter. Bir başka deyişle, eğer Halife
Vahdettin gitmeyip sarayda kalmış olsaydı, Ankara'nın niyeti düpedüz onu idam
etmekti.
Aynı Ali Nuri Bey'in, oğlu Şefik Okday tarafından yazılan
hatıratında babasının ağzından doldurulan bir bant kaydından bahsedilir.[2] Ali
Nuri Bey, saraya gelen ve 30 Ağustos Zaferi'ni müjdeleyen raporu okuyunca
Vahdettin'in, yaverine zafer haberini birkaç kere tekrarlatarak sevindiğini
belli ettiğini anlatır. Hatta o hafta cuma selamlığının, zaferin şerefine Yıldız
Camii'nde değil, yanı başında Yavuz Sultan Selim'in yattığı Sultan Selim
Camii'nde yapıldığını ve Padişah'ın da halkla beraber o gün İstiklal Savaşı
şehitleri için dua ettiğini biliyoruz.
Dolayısıyla 'bu' Vahdettin'in
kaçması için herhangi bir sebep yoktu. Ancak bir gerçek vardı ki, İstanbul'da
kalması, işleri daha da zorlaştıracak ve Ankara'ya her halükârda ayak bağı
oluşturacaktı. Bu yüzden gitmesi istendi, hatta gitmesinin hayırlı olacağı
hissettirildi. Kaçmasına mani olmak için hiçbir tedbir alınmayışı ve kaçtıktan
sonra da bundan memnuniyet duyulması anlamlıdır. Zira Padişah İstanbul'da
tahtında oturuyor iken, Osmanlı'nın bedeni üzerinde gerçekleşecek "Lozan
ameliyatı" kolay olamayacaktı.
Bir de "Malaya" gemisi meselesi var.
Malaya, Malaylar, yani sonradan tek bir devlete dönüşen Malaya adaları birliği
demektir ve bu gemi, Malezya Müslümanlarının öz parasıyla yaptırılmış ve İngiliz
Deniz Kuvvetleri'ne hediye edilmiştir (o tarihlerde "İngiliz Malayları" denilen
doğudaki beş bölge, gevşek bir yapı altında birleşmişlerdi ve İngiltere'nin
himayesinde bulunuyorlardı).
Burada şöyle bir soru akla geliyor: Acaba
İşgal Kuvvetleri Komutanı General Harrington ile Sultan Vahdettin arasında bir
'gemi pazarlığı' geçmiş miydi? Bunu henüz bilmiyoruz. Bildiğimiz bir şey varsa,
o sırada Boğaz'da başka İngiliz gemileri de demirlemiş duruyorken, içlerinden
Malezya Müslümanlarının alın terleriyle yapımı finanse edilen geminin Halife
hazretlerine tahsis edildiğidir. Nitekim Malaya ile kaçma teklifinde bulunan
Harrington, "Durum düzelince memlekete dönerler" diyerek teselli vermiştir.
Teselli mi, oyun mu?
Araştırılması gereken bir nokta bu ise bir diğeri,
"İngilizlere sığındı" denilen Sultan Vahdettin'in neden doğrudan doğruya
İngiltere'ye (mesela Londra'ya) değil de, önce onların kontrolünde bulunan Malta
adasına, sonra da İtalya'daki San Remo'ya gitmiş ve orada beş parasız ölmeyi
göze almış olduğudur. Eğer Vahdettin gerçekten de söylendiği gibi İngilizlere
"sığınmış" ve hiç değilse onların cazip maddi tekliflerini değerlendirmiş ve
Türkiye aleyhine çalışmayı kabul etmiş olsaydı, herhalde bir şekilde
ödüllendirilmesi gerekirdi. Bu durumda ise elbette tabutu bakkalın çakalın
elinde rehin kalmaz, hacizli cenazesi defnedilemediği için haftalarca ortada
kalıp kokuşmazdı.
[1] Şefik Okday, Osmanlı'dan Cumhuriyete: Padişah
Yaveri İki Sadrazam Oğlu Anlatıyor, İstanbul 1988, s. 108.
[2] Bu bant
kaydının şimdi kimin elinde olduğunu
bilmiyoruz.
Kaynak:Timetürk