.

.

Sapmış Fırkalara

E-posta Yazdır PDF

Şia düşmanlığı Mı? Ehli Sünneti Ezmek mi?

ebubekir_sifil.jpg   Şia düşmanlığı?!    

 

www.fikritakip.com sitesinde neler oluyor? Son dönemde Milli Gazete'de "Sünni-Şii ihtilafını körükleyen" yazıların yer almaya başladığı gibi "kendilerinden menkul" bir tesbitten hareket eden, benim ve muhterem Mehmet Şevket Eygi'nin adını da açıkça zikreden itham yüklü yazılar yer almaya başladı sitede. Tesbit edebildiğim kadarıyla sitenin anasayfasında bu muhtevada tam 5 yazı var.1

Yazılarda iki tema işleniyor:

1. İran'ın bölgedeki çekim alanı ve nüfuzu genişledikçe Şia karşıtı yazılarda artma gözleniyor ve bu tesadüf değil.

2. Emperyalizm karşıtı duruşuyla bilinen Milli Görüş hareketinin yayın organı durumundaki Milli Gazete'de emperyalizmin ekmeğine yağ süren bu yazıların yer alması şaşırtıcıdır.

Kendi adıma konuşacak olursam, yaklaşık 10 yıldır yazmakta olduğum Milli Gazete'de münhasıran İran'ı hedefleyen politik içerikli tek yazı dahi kaleme almış değilim. Bu, İran'ın izlemekte olduğu politikaların tamamını onayladığımdan değil, siyasî analiz yazıları yazmamayı tercih ettiğimdendir.

Elbette bu durum, İran'ı hiçbir yazıda söz konusu etmediğim, hatta eleştirmediğim anlamına gelmez. Milli Görüş'ün yayın organında yazıyor olmak, zımnî bir "İran'ı eleştirmeme ahdi" olarak mı anlaşılmalı?2

Şia'yı "ehl-i bid'at" kategorisi içinde değerlendiren yazılar yazıp yazmadığıma gelince, elbette yazdım. Ancak burada birkaç noktayı insaf sahibi ve art niyetsiz okuyucunun dikkatine sunmak isterim:

1. Sitede takdim edilmeye çalışıldığı gibi bu tarz yazılar münhasıran son dönemde kaleme alınmış değildir. Milli Gazete'deki yazılarımı izleyenler veya www.ebubekirsifil.com'u takip edenler, Ehl-i Sünnet'in "ehl-i bid'at" olarak gördüğü mezhep ve ekolleri konu edinen, onların tarihteki ve günümüzdeki durumlarını çeşitli bağlamlarda irdeleyen yazıları başından beri yazdığımı biliyor. Siteme veya Milli Gazete'nin arşivlerine girilerek bu durumu tahkik etmek son derece kolay.

2. Yıllardan beri kaleme aldığım bu yazılar, bir bütün olarak "ehl-i bid'at"ı hedeflemektedir. Bir kimsenin, bunlar arasında münhasıran Şia'yı ya da Mu'tezile'yi yahut bir başka bid'at ehli ekolü hedeflediğimi, hele -fikritakip.com sitesinde iddia edildiği gibi- Şia'yı bir bütün olarak tekfir ettiğimi söylemesi en hafif ifadesiyle iftiradır! İsbat edemeyeceğini bile bile böyle bir iftiranın faili olmayı göze alanların, "çamur at, izi kalsın" hafifliğinden başka bir hasleti olmasa gerek!

3. Ehl-i bid'at hakkında yazdıklarım, İran'da herhangi bir Şii yazarın Sünnîlik ve Sünnîler hakkında yazdığından daha ağır değildir.

4. Ehl-i bid'at temalı yazılarımı Amerika-İsrail politikalarıyla irtibatlandırma talihsizliği, ilgili yazıları kaleme alanların nasıl "manipülatif" hareket ettiğini en güzel delili. Ehl-i bid'atı tenkit etmekle Amerika-İsrail politikalarını onaylamak arasında neden lazım-melzum ilişkisi bulunsun?

 

Perşembe, 21 Mayıs 2009 18:49 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

Iste iranin kardeslik anlayis

iran_bayra.jpg• 19/3/2009 - Iste iranin kardeslik anlayisi....sunni katliami...


İRAN ANALİZ ÖZEL / Anayasas‎nda Sünniliًe yer vermeyen, Tahran’da tek bir Sünni camisinin yap‎m‎na izin vermeyen, bakanl‎klar, askeri, diplomasi, bürokrasi ve üst düzey önemli devlet makamlar‎n hiçbirinde Sünni vatanda‏lara yer vermeyen iran islam Cumhuriyeti Sünni kesimleri hedef almaya devam ediyor. 13 Mart 2009, günü iran iki önemli Sünni alimi idam etti.

En son 600 kapasiteli Ebu Hanife Camisi ve Okulunu 2008 yaz mevsiminde yerle bir eden iran Devleti, Belucistan, Ahvaz ve Zahidan bölgesinde de Ehli Sünnet kesimlerini, önde gelen Sünni alimleri sindirmeye, tutuklamaya, faili mechul ‏ekilde yok etmeye veya idam etmeye devam ediyor.

iran’daki Ehli Sünnet kesimin resmi sitesi olan Sunni Online web sitesinin haberine göre 8 Rebiülevvel 1430 Hicri, 13 Mart 2009 günü sabah‎ Belucistan ve Sistan eyaleti ba‏kenti Zahidan’daki Ehli Sünnet vel Cemaat’in önde gelen alimlerinden şeyh Halilullah Zarii ile şeyh Haf‎z Selahaddin Seyyidi hakk‎ndaki idam karar‎n‎ infaz etti.



فki ‏ehit alim hakk‎ndaki idam karar‎ mahkeme taraf‎ndan sözde rejime tehdit olu‏turmak ve kanunsuz ‏ekilde silah saklamak suçlamas‎yla uyguland‎.

Öte yandan فran Rejimi’nin ülke içindeki Ehli Sünnet kesimlerini hedef alan sald‎r‎lar‎n‎ pervas‎zca art‎rarak devam etmesinde dünya genelindeki Müslümanlar‎n sessiz kalmas‎n‎n ve kitle ileti‏im araçlar‎nda فran’‎n Sünnileri hedef alan cinayet, asimilasyon ve hiçbir hakk‎n‎ vermediًi noktas‎nda yeterli düzeyde etkili haberlerin yer alm‎yor olmas‎n‎n sebep olduًuna dikkat çekiliyor.

Kaynak: İran Ehli Sünnet Resmi Sitesi

Salı, 28 Nisan 2009 05:22 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

ŞİA NIN KURAN ANLAYIŞI

 ia.jpgŞianın sapık kuran anlayışı...


ŞİA’NIN KURAN ANLAYIŞI

(Blogcu.com sitesinden alıntıdır)

Ehli Sünnet’in bütün diğer zümreler gibi, Şia ile ihtilaf ettiği en önemli mesele Kuran hususundadır. Ehli Sünnet’e göre Kuran, Allah tarafından Peygamberimiz Hz. Muhammed’e sav. nazil olan, bütün insanlığa gönderilen son kitaptır; asla bozulmamış ve değişmemiştir; kıyamete kadarda bozulmayacak ve değişmeyecektir. Kuran, Hz. İbrahim ve Hz. Musa’nın sahifelerinin, Zebur’un, İncil’in ve önceki diğer semavi kitapların aksine, her türlü tağyirden, tahriften, noksanlıktan ve ziyadelikten uzak, Yüce Allah tarafından muhafaza edildiği ve korunduğu için, iki kapak arasında, Mushaflara yazılı olduğu şekliyle günümüze kadar gelmiştir. Daha önceki semavi kitaplar, Resullerin vefatından sonra ziyade ve noksandan kurtulamamıştır. Halbuki Kuranı Kerim hakkında Yüce Allah şöyle buyuruyor: <>

Kuranı Kerim’in Allah tarafından korunduğuna ve muhafaza edildiğine inanmamak, Kuran’ı inkar etmek ve Hz. Peygamber’in getirmiş olduğu Şeriatı kabul etmemek demektir. Zira böyle bir anlayış, Kuran’ın bütün ayetlerinde tebdil ve tahrifin mevcut olabileceği ihtimalini doğurur. Böyle ihtimaller baş gösterince de, inanç esasları batıl olur. Halbuki iman, ancak yakinle gerçekleşir; asla zanlar ve ihtimallere yer dayanmaz.

Şiiler, genellikle, Müslümanların ellerinde bulunan ve Allah tarafından muhafaza edilmiş olan Kuran’ın sahih olduğuna inanmazlar. Onlar, bu anlayışla, bütün Müslüman fıkralara ve İslam mezheplerine ters düşerler. Kuran’da ve Sünnet’de  yer alan bütün sahih nassları inkar ederler; akıl ve müşadenin doğru kabul ettiği hususlara karşı çıkarlar; hakka karşı büyüklenerek, gerçek olanı terk ederler.

İşte sunilerle Şiiler arasında ki esas ihtilaf, Kuran’a bakış açısından kaynaklanmaktadır. İnsan, ancak Kuran’ın Allah’ın emri üzerine Hz. Peygamber’in Müslümanlara tebliğ ettiği ilahi kelam olduğuna inandığı zaman Müslüman olur. Bunun içindir ki, Kuran-ı Kerim’i inkar etmek, Resulullah’ı inkar etmek demektir.

Eş-Seyyid Muhibbuddin el-Hatib el-Hututul Arida isimli risalesindeki şu sözü ne kadar doğrudur: “Onlar, dinin esasını teşkil eden Kurana gerçek manada inanmadıkları halde, yakınlaşma ve birlik davasında olurlar”.

Şiilerin, Kuranla ilgili inançlarını aksettiren delillerden bazıları şunlardır: Şiilerin Buhari ayarındaki gördükleri büyük muhaddisleri el-Kuleyni, el-Kafi adlı eserinde, Hişam b. Salim’den, Ebu ABdillah’ın şu sözünü nakleder: <>

Bilindiği üzere Kuranı Kerim’in ayetleri, 6000 aeyetin biraz üzerindedir. Şii müfessir Ebu Ali et-Tabersi, Dehr suresinin bir ayetinin tefsirinde “Kuran ayetlerinin toplamı 6236’dır” der.

Bu rivayetler, Şia’ın üç ayrı Kuran’ın varlığını kabul ettiğini göstermektedir. Nitekim el-Kafi’de Ebu Basir’den  nakledilen şu rivayet, buna delil teşkil eder: <<< el-Camia >> bizim yanımızdadır; sen onun ne olduğunu bilirmisin? Diye sordu. Ben de, canım sana feda olsun, << el-Camia>> nedir? dedim. Ebu Abdillah, şöyle dedi: O, boyu resulullah’ın karışı ile yetmiş karış olan, Resulullah tarafından parça parça yazdırılan, Hz.Ali’nin sağ eli ile yazdığı, içersinden yaralama diyetine kadar , helal ve haramla ilgili insanların ihtiyaç duyduğu her şeyin bulunduğu bir sahifedir. Eliyle bana dokunarak, hazır mısın, ey Ebu Muhammed, dedi. Ben de canım sana feda olsun, ben seninleyim istediğini yap, dedim. Ebu Abdillah, eliyle bana dürterek <> dedi. Bunu söylerken öfkelenmiş gibiydi. Ben, Allah’a yemin olsun ki, bu ilimdir, dedim. Ebu Abdillah, bu ilimdir; fakat senin bildiğin gibi bir ilim değildir, dedi. Bir müddet sustuktan sonra, <> bizdedir; sen <> in ne olduğunu bilirmisin? dedi. Cifr nedir? diye sorduğumda: O Ademden itibaren, bütün nebilerin ve vasilerinin ilminin, aynı şekilde İsrail Oğullarından gelmiş geçmiş bütün ulemanın ilminin bulunduğu bir kaptır, dedi. Ben, işte ilim budur, dediğimde, o, evet ilimdir; fakat senin bildiğin ilimlerden değildir, dedi. Ebu ABdillah, bir süre sustuktan sonra, <> da bizdedir; sen Fatıma’nın Mushafını bilirmisin? dedi. Ben de, Fatıma’nın Mushafı’nın ne olduğunu sordum, şöyle cevap verdi: O, sizin elinizde bulunan Kuran’dan üç defa daha büyüktür ve ondan sizdekinden bir harf dahi yoktur, dedi.>>

Şii akidenin dayandığı bu hataları, batıl şeyleri ve hurafeleri bir yana atsak bile, bu rivayet, Şia’nın bütün Müslümanalrın doğruluğunu kesinlikle kabul ettikleri mevcut mushaftan dörtte üçünün hazfedildiğine inandığını ortaya koymaktadır. Kuran’da tahrif olduğunu idda eden bir kimseye, takıyye adına, yani Müslümanları kandırmak için, görünüşte karşı çıkan Şia, Sefirler vasıtasıyla Sahibul Emir’le yani Mehdi el-Mezum’la görüştüğünü söyleyen el-Kuleyni’nin, sefirler aracılığı ile Gaybeti Suğra döneminde bulunan Sahibul Emr’e sunduğu ve onun rızasına nail olduğu el-Kafi adlı kitabında yer alan bu iki rivayet hakkında da demektedir?

Acaba bu hususta, Şiiler ne derler, insaf sahibi kimseler ne derler?

……………………………………………

Şia’nın Kuran’a bakışını ortaya koyan rivayetler, bir veya iki değildir. Onların, Müslümanların ellerinde bulunan Kuran’ın tebdil ve tağyirden korunmamış olduğuna inandıklarını bildiren pek çok rivayet ve hadisleri vardır. Onlara göre, bu Kuran’ın bazı kısımları uydurulmuş, bazı kısımları da tarif edilmiştir. Besairud Derecat sahibinin  Ebu Cafer’den naklettiği şu rivayet, bu hususu daha da açıklığa kavuşturur: <>

Bu hususta, başka şeyler söylenebilir mi? Evet, bu konua söylenmiş, bundan daha aşırı sözler de vardır! Mesela Kuleyni Kafi’sinde şunları rivayet eder: <>

Bunun bir benzeri de, Kuleyni’nin Ebu Basir’den naklettiği şu rivayettir: <<> (Casiye 45/29) ayetinden bahsettiğimde şöyle dedi: Kitab konuşmadı ve asla konuşmaz; ancak Resulullah, Allah’ın Kitabı ile konuşur. Allah, “Bu gerçekten sizin aleyhinize konuşturulan (mechul sigasıyla) kitaptır” buyuruyor. Ben, canım sana feda olsun, biz bu ayeti artık böyle okuyacağız, dedim. Bunun üzerine Ebu Abdillah, Allah, Cebrail vasıtasıyla Hz. Muhammed’e bu ayeti bu şekilde indirdi; fakat bu tahrif edilen ayetlerdendir, dedi.>>

Şii alim Seyh Saduk İbnu Babaveyh el-Kummi, Kitabında şu rivayet izikreder: “Muhammed b. Ömer el-Hafız el-Bağdadi, Abdullah b. Beşir’den, o el-Ecleh’ten, o Ebu Zubeyr’den, o da Cabir’den, Cabir’in Resulullah’ın şöyle dediğini işittiğini nakleder: Kıyamet gününde şu üç şey şikayetçi olarak gelir: Mushaf, Mescid (Kabe) ve benim yakınlarım. Mushaf şöyle der: Ey Rabbim, beni Yırttılar ve Yaktılar”

Şia’nın seçkin müfessirlerinden olan meşhur eş-Seyh Muhsin el-Kaşi, Ebu Cafer’in “Allah’ın Kitabın’da, bir fazlalık ve noksanlık olmasaydı, bize verilen hakkımız gizlenmezdi; Kaimimiz (el-Mehdi) ortaya çıktığı zaman, Kuran onu doğrulardı” dediğini nakleder.

 

Kuran’ı Kim Tahrif Etti ve Bozdu?

Tabersi’nin bütün Şiilerin itimad ettiği “el-İhticac” adlı kitabında, Şia’nın Kuranı Kerim hakkında akidesini ortaya koyan ve Allah’ın onlardan ve onların da Allah’tan razı olduğu Muhacir ve Ensar’dan sahabenin ulularına karşı içlerinde besledikleri kine delalet eden şu rivayet, yukarıda zikrettiklerimizin hepsinden daha sarihtir. Şii muhaddis şöyle der: Ebu Zer’den gelen bir rivayete göre, Resulullah sav. vefat ettiğinde, Hz. Ali Kuran’ı topladı ve onu Ensar ve Muhacirlerine getirdi. Resulullah’ın kendisine vasiyet ettiği üzere onu, ashaba arz etti. Hz. Ebu Bekir onu açınca, açtığı ilk sahifede ashabı kötüleyen ayetlerle karşılaştı. Bunun üzerine Hz.Ömer ayağa kalktı ve ey Ali, bunu al, götür, bizim ona ihtiyacımız yok, dedi. Bunun üzerine Ali, topladığı Kuran’ı aldı ve oradan uzaklaştı. Sonra kura olan Zeyd b. Sabit oraya geldi. Hz. Ömer ona, Ali bize içersinde Muhacir ve Ensar’ı kötüleyen ayetlerin bulunduğu bir Kuran getirdi. Biz, bir Kuran telif etmeyi ve onda Muhacir ve Ensar’ı kötüleyen ne varsa çıkarmayı düşünüyoruz, dedi. Bu teklifi kabul eden Zeyd, eğer ben istediğiniz şekilde Kuran’ı yazıp bitirirsem, Ali de kendi telif ettiği Kuran’ı ortaya çıkarsa, yaptığımız her şey boşa gitmiş olmaz mı? Dedi. Ömer, buna çare nedir? diye sordu. Zeyd, siz bunun çaresini benden daha iyi bilirsiniz dedi. Ömer, onu öldürmek ve ondan kurtulmaktan başka çare yoktur dedi ve Halid b. El-Velid’e, onu öldürmesini emretti; fakat Halid buna muktedir olamadı. Ömer halife olunca, onlar, kendilerinde bulunanla değiştirmek için Ali’den elindeki Kuran’ı getirmesini istediler. Ömer, ey Ebul Hasan, Ebu Bekir’e getirdiğin Kuran’ı getirirsen, onun üzerinde ittifak edebiliriz dedi. Ali de, maalesef bu mümkün değil, ben onu Ebu Bekir’e, aleyhinize delil olması, kıyamet gününde “Bizim bundan haberimiz yoktu” (Araf 7/172) veya onu bize getirmedin, dememeniz için getirdim; benim yanımda bulunan Kuran’a ancak temiz olan kimseler ve soyumdan gelecek olan vasiler el sürebilir, dedi. Bunun üzerine Ömer, onun açığa çıkarılması için belli bir zaman varmıdır? dedi. Ali de, evet, evladımdan, Kaim olan kişi ortaya çıktığında, onu açıklar ve insanları ona yöneltir, dedi.

İnsaf sahipleri, adiller, hakkı ve doğruluğu savunanlar nerede? Eğer Hz. Ömer Şia’nın zannettiği gibiyse, Resulullah’ın sav. ashabından, emin, sadık olan, Kuran ve Sünneti koruyan kim olabilir? Suni ülkelerde, Suni-Şii yaklaşmasına çağıran Şii davetçiler bu hususta ne derler?

Ümmetin birlik ve beraberliği yolunda nutuk atanlar buna ne derler? Resulullah’ın risaletini tebliğde emin kişiler olan, davetine yayan, davasını yücelten, Allah yolunda cihad eden ve bu gaye ile çalışan Resulullah’ın yakın ashabını ve Hz.Ömer’i hesaba katmadan birlik ve beraberlik olur mu?

Ehli Sünnet içersinde, Şia’nın Müslümanların uluları ve seçkin ve önderleri ile Raşid halifeler Ebu Bekir, Ömer ve Osman ra. ve onlara uyanlarla kıyamete kadar onların yolunda olanlar hakkında düşündüğü gibi, Hz.Ali ve evladları hakkında düşünen bir kimse var mıdır? Aksi takdirde, “Ey Müslümanlar, çekişmeyin, yoksa korkar başarısızlığa düşersiniz ve kuvvetiniz gider” (Enfal, 8/46) ayetinin işaret ettiği mana ne olur?

Şiilik ve Ehli Sünnet arasındaki yakılaşma daveti bu mudur? Halbuki biz, size hürmet ediyoruz, siz bizi hafife alıyorsunuz. Bize size saygı gösteriyoruz, siz bizi kötülüyorsunuz. Biz size bir şey söylemiyoruz, siz bize sövüyorsunuz; geçmişlerinizi sayıyoruz, siz bizimkilere hakaret ediyorsunuz. Büyüklerinize saygılı davranıyoruz, siz ise bizim büyüklerimizi ayıplıyorsunuz. Ali ve evladı hakkında söz söylemekten kaçınıyoruz, siz ise Ebu Bekir, Ömer, Osman ve onların çocuklarına dil uzatıyorsunuz. Allah’a yemin ederim ki, bu haksızlıktır!...

Tabersi’nin <> adlı kitabında imamlara isnad ettiği bu yalan rivayetlerin benzeri pek çok rivayet, onlarca Buhari ayarında görülen el-Kafi’de de mevcuttur. Mesela, Ahmed b. Muhammed b. Ebi Nasr’dan şu rivayet nakledilir: <<>.

Kemalud Din Meysem el-Bahrani, Şerhu Nechul Belaga adlı eserinde, Şia’nın Hz. Osman’ı kötülemelerini zikreder. Onlardan biri şöyledir: <>

Seyyid Nimetullah el-Hüseyni << adlı kitabında şöyle der: <>

Şii Muhaddis Muhammed el-Kuleyni’nin Cabir el-Cufi’den naklettiği meşhur hadis zikrettiğimiz bu rivayeti teyid etmektedir: <>

 

Mushaf Kimdedir?

Allah’ın Hz. Muhammed’e sav. indirdiği, Ali b. Ebi Talib’in de topladığı ve muhafaza ettiği bu Mushaf nerede? Kuleyni’nin Salim b. Seleme’den rivayet ettiği şu hadis, bu soruya cevap verir: <<> ortaya çıkıncaya kadar, herkesin okuduğu gibi oku. Kaim ortaya çıktığı zaman, Allah’ın indirdiği kitabı, gerçeği üzere okuyacak ve Ali’nin yazdığı mushafı ortaya çıkaracaktır. Hz. Ali, yazıp bitirdiği zaman onu insanlara sunmuştu ve onlara şöyle demişti: Bu Allah’ın Hz. Muhammed’e inzal ettiği, benim de iki kapak arasında topladığım kitaptır. Bunun üzerine orada bulunanalar: Kuran’ı bütünüyle ihtiva eden Mushaf bizdedir; seninkine ihtiyacımız yoktur, demişler, Ali de onlara, onu topladığımda, okumanız için size göstermeseydim, hiçbir zaman onu göremezdiniz, dedi>>.

Bu sebeple Şiiler, dönüşünü bekledikleri 12. imamın, yanında bu Mushaf olduğu halde Serdab’a girdiğine, burada yaşadığına, bu vehmedilen Serdab’dan çıktığında mushafı da beraberinde çıkaracağına itikad ederler. Nitekim Şiilerin önde gelenlerinden Ebu Mansur Ahmed b. Ebi Talib et-Tabersi el-İhticac ala Ahlil Lucac adlı kitabının mukaddimesinde bu konuda serdedilen malum rivayetlerden bahseder: <>.

Tabersi, söz konusu kitabına şunu nakleder: “Dönüşü beklenen 12. imam ortaya çıktığında, yanında Resulullah’ın silahı ve kılıcı Zülfikar bulunur. Aynı şekilde onun yanında, içinde kıyamete kadar bütün taraftarlarının isimlerinin yazılı bulunduğu sahife vardır. Yine uzunluğu 70 karıl olan Ademoğullarının ihtiyaç duyduğu her şeyi ihtiva eden bir <> mevcuttur. Büyük ve Küçük cifr de onun yanındadır. Cifr, koç derisindendir; içerisinde yaralama diyeti , kırbaç cezası, yarım ve üçte bir kırbaç.lamaya kadar, insanların ihtiyaç duydukları bütün ilimler mevcuttur. Ayrıca 12. imamın yanında Hz. Fatıma’nın mushafı da vardır>>.

Aynı şekilde el-Kuleyni, el-Kafi şu rivayeti zikreder: “Ashabımızdan bir çok kimse Sehl b. Ziyad’dan, o Muhammed b. Süleyman’dan, o da bazı arkadaşlarından Ebul Hasan’ın şöyle söylediğini nakleder: Ebul Hasan’a canım sana feda olsun, Kuran’dan öyle ayetler işitiyoruz ki, bunlar bizim yanımızdaki Kuran’dan farklıdır; onların sizden bize ulaştığı şekilde güzel de, okuyamıyoruz; bu durumda biz günah mı işliyoruz, diye sordum. O, öğrendiğimiz şekilde onları okumayın; size onu okunmasını öğretecek olan, gelecektir, dedi.”

Şii muhaddis Seyyid Nimetullah el-Hüseyni el-Cezairi de, buna benzer rivayetler zikreder. O, Safi adıyla bilinen tefsirin yazarı Şii alim Muhsin el-Kaşi’nin talebesidir. El-Cezairi 1678 senesinin ramazan ayında yazmasını tamamladığı “el-Envarun Mumaniyye fi BeyaniMarifeti Neşetil İnsaniye” isimli kitabında söz konusu rivayeti nakleder. Kitabın mukaddimesinde, bu konudan şu şekilde söz eder: “Bu hususta sadece temiz ve masum imamlardan aldığımız ve nakil kitaplarından bize göre doğru kabul ettiklerimizi zikretmeyi gerekli gördük; zira tarih kitaplarının çoğu, pek çok kimsenin Yahudi tarihlerinden yaptıkları nakillerden ibarettir. Bu sebeple onlarda bulunan haberlerin çoğu fesat çıkarıcı yalanlar ve uydurulmuş hikayelerdir”

Şii muhaddis el-Cezairi, kitabında şöyle der: “Bize ulaşan haberlere göre imamalr, taraftarlarına, efendimiz Sahibuz Zaman zuhur edinceye kadar, mevcud Kuran’ı namazlarda ve diğer yerlerde okumayı ve onun hükümleriyle amel etmeyi emrettiler. Sahibuz Zaman zuhur ettiğinde, insanların elinde bulunan Kuran semaya kaldırılacak ve Müminlerin Emiri’nin telif ettiği Kuran ortaya çıkacaktır. O okuyacak ve onun emirleriyle amel edilecektir”

Buraya kadar zikrettiğimiz görüşler, önemli sayılmayacak birkaç kişi dışında, önceki Şiilerin tamamının hemen hemen üzerinde ittifak ettikleri Şii akideleridir. Bazı kimseler, daha sonra zikredeceğimiz sebepler yüzünden, bu görüşlere karşı çıkmışlardır.

Onların inkarı bir delil ve burhana dayanmaz; çünkü onlar, Şiiler arasında yaygın olan bu hadisleri ve haberleri red etmeye muktedir değillerdir. Nitekim Şii alim Hüseyin b. Muhammed Takiyyun Nuri et-Tabersi, “Faslıl Hitab fi İsbati Tahrifi Kitabı Rabbil Erbab” adındaki meşhur kitabında, Seyyid Nimetullah el-Cezairi’den naklen şu rivayette bulunur: “Bu konuya (Kuran’da tahrif bulunduğuna) delalet eden haberler, binin üzerindedir; el-Mufid, el-Muhakkık ed-Damad, Allame el-Meclisi ve benzeri bir topluluk, bu hadislerin yaygın olduğunu kabul etmişledir.”

O, el-Cezairi’den şunu da nakleder: “taraftarlarımız, Kuran’da tahrif olduğuna açıkça delalet eden yaygın, hatta mütevahir haberleri doğruluğunda ittifak ederler”

Tanınmış Şii müfessir Muhsin el-Kaşi de konuyla ilgili olarak şöyle der: “Ehli Beyt yoluyla gelen bu ve benzeri rivayetlerin tamamından, ortaya şu netice çıkmaktadır: Elimizde bulunan Kuran bütünüyle, Hz. Muhammed’e indirilen Kuran değildir; Allah’ın indirdiğinden başkadır. Onun bazı kısımları değiştirilmiş ve bozulmuştur. Bir çok husus da ondan çıkarılmıştır. Aynı şekilde o, Allah ve Resulünün razı olduğu tertip üzerine değildir.”

En-Necaşi’nin “hadiste sika, sıbt, mutemed ve sahihul mezheb” olarak tavsif ettiği ve tefsiri hakkında “gerçekten sadıkların tefsiri” denilen, şii müfessirlerin en önde gelenlerinden olan Ali b. İbrahim el-Kummi, tefsirinin mukaddimesinde şöyle der: “Elde bulunan Kuran’da nasih ve mensuh, muhkem ve müteşabih ayetler olduğu gibi… Allah’ın indirdiğinden başka olanlar da vardır.”

El-Kummi’nin tefsirini yorumlayan Şii alim, şii ulemanın Kuran’da tahrif meselesi ile ilgili görüşlerini zikrederek şöyle der: “İsmini zikrettiklerimizden başka, önceki ve sonraki ulemanın ve muhaddislerin sözlerinden anlaşılan, Kuran’da noksanlık olduğu hususudur. El-Kuleyni, el-Bekri, el-Iyaşi, en-Numani, Furat b. İbrahim, Ahmed b. Ebi Talib et-Tabersi, el-Meclisi, es-Seyyid el-Cezairi, Allame el-Futuni, es-Seyyid el-Bahrani, bu görüşte olan Şii bilginlerdir. Onlar, görüşlerini ayetlere ve apaçık rivayetlerle ispatlama yoluna giderler”


Şia’nın Kuran’da Tahrif Olduğuna İnandığına Dair Misaller:

Şiilerin kendilerince güvenilir kabul edilen kitaplarında, Kuran’ın muharref ve mugayyer olduğuna inandıklarını ispat ettikten sonra, şimdi de okuyucuya ve araştırıcıya, hadis, tefsir fıkıh ve akaid sahasında yazılmış muteber Şii kitaplarından, Kuranda tahrif ve değişme olduğuna teşkil eden misalleri serdedelim.Bu konudaki rivayetlerde, aynı şekilde Şiilerin masum saydıkları imamlarından gelmektedir. Her şiinin, bu imamlara uyması ve itaat etmesi farzdır. Onlardan gelen rivayetler de, asla cerh ve tadile tabi tutulmaz. Mesela Şii bilgin Ali b. İbrahim el-Kummi, Ayetul Kursi’nin tefsirinde, babasın Hüseyin b. Halid’den naklettiği şu rivayeti zikreder: “Ebul Hasan Musa er-Rıza, Ayetul Kursi’yi şu şekilde okudu: Elif-Lam-Mim. Allahu la ilaha illa hu ek-Hayyul Kayyum, La te huzuru sinetun ve la nevm. Leh uma fissemavati ve ma fil ard ve ma beynehuma ve ma tahres sera alimul gayb ve ve’ş şehadeh er-
Rahman er-Rahim”

Şia’nın Ayetul Kursi’nin bir kısmı olduğuna inandığı “ve ma beynehuma ve ma tahres sera alimul gayb ve ve’ş şehadeh er-Rahman er-Rahim ifadeleri bu sürede mevcut değildir.

“Le hu muakkıbatün min beyni yedeyhi ve min halfihi yahfazunehu min emrillah” (Ardında ve önünde insanoğlu takibedenler vardır; Allah’ın emriyle onu gözetirler) ayetini zikreden el-Kummi, şöyle der: “Bu ayet Ebu Abdillah’ın yanında okunduğu zaman, o, bunu okuyan şahsa, Sen Arab değimlisin, <> nasıl onu önünde olur, şüphesiz arka geridedir, dedi. Bunu üzerine Ebu Abdillah ayetin le hu muakkbatün ve rakibun min beyni yedeyhi ve yahfazunehu bi-emrillah, şekliyle nazil olduğunu söylemiştir.”

Şia’nın altıncı imamı olan Ebu Abdillah Cafer burada, Rad suresinin 11. ayetin, “Le hu muakkıbatün min beyni yedeyhi ve min halfihi yahfazunehu min emrillah” şeklinde okuyan bir kimseye hakaret etmekte ve buradaki “min emrillah” lafzını “bi-emrillah” şeklinde değiştirmektedir. Üstelik bu ayeti Kuran’da yazılı olduğu şekliyle okuyan bir kimseye “sen arab değil misin?” demektedir. Eğer bu, bir şeye delalet ediyorsa, el-Kummi’nin rivayetine göre, Ebu Abdillah Cafer’in Arab lügatını bilmediğini delalet eder.

Bunun da manası, onun, Arabların “el-muakkıb” kelimesini, “birisinin arkasından gelen” ve tekrar tekrar gelen” kimse olarak iki anlamda kullanıldıklarını bilmediğinden dolayı, Arab olmadığıdır. Burada el-muakkıb kelimesi ikinci anlamda kullanılmıştır; nitekim şair Lebid’in şu beyiti de bunu doğrular:

“O, kızarak gecenin karanlığında hareket etti; Hakkı gasbedilen muakkıb, gitti geldi hakkını istedi” yani tekrar tekrar, döndü durdu. Selame b. Cendel şöyle der:

“İlk gazveye iştirak edemeyince, diğer gazverelere katıldı”, yani daha sonraki gazveleri kaçırmadı

Aynı şekilde o, “min emrillah” lafzındaki “min” harfi cerrinin de manasını bilmiyor. Burada “min emrillah”, “bi emrillah” manasında kullanışmıştır; çünkü “min” iki manada kullanılır: Bunlardan birisi de, “ba” manasıdır. “Min” in bu anlamda kullanıldığına dair Arab dilinde pek çok örnek vardır.

El-Kummi, “vecalna lil-müttakine imama” (Bizi Allah’a karşı gelmekten sakınanlara önder yap) ayetiyle ilgili olarak şöyle der: “Bu ayet, bu şekilde Ebu Abdillah’ın yanında okundu. O, onlar, yüce Allah’tan kendilerine imamlar yapması gibi büyük bir şey istiyorlar, dedi. Ona, bu nasıl olur, Ey Allah Resulü’nün oğlu denilince de, “Allah bu ayeti ‘vecal lena minel-müttakine imama’ (Bizim için müttakilerden önder yap) şeklinde nazil etti, cevabını verdi.

El-Kaşi, es-Safi adlı tefsirinde bu rivayeti zikrettikten sonra “ve fil cevamı ma yekrabu minhu” ibaresini ekler, Ahmed b. Ebi Talib et-Tabersi, el-İhticac’ındai El-Kaşi de, Es-Safi adlı tefsirinde, Tabersiden naklen aşağıdaki rivayeti zikreder: “Bir zındık Hz. Ali’ye gelerek bir takım sorular sordu. Hz. Ali bazı ayetleri tefsir ederek cevabında şöyle dedi: Onlar, Kuran’da halifenin kim olduğunu gizlemek için, Allah’ın söylemediği şeyleri var gösterdiler; akla uygun olmadığı ve çirkin olduğu aşikar olan şeyleri ona ilave ettiler. Senin en açık görebileceğin akla uygun olmayan husus Allahın şu ayetlerindedir : “Ve in hıftum ella tuksitu fil yetama fenhiku ma ta be lekum minen nisai…” (eğer, velisi olduğunuz mal sahibi yetim kızlarla evlenmekle onlara haksızlık yapmaktan korkarsanız, onlarla değil, hoşunuza giden başka kadınlara…evlenin) (Nisa: 4/3). Bu husus, daha önce münafıkların, Kuran’dan bazı şeyler çıkardıklarından bahsedilirken geçmişti. Buradaki “fil yetama” ibaresi ile “fenkihu” yani kadınların nikahlanması meselesinde yer alan, Kuran’ın üçte birinden daha fazla olan hıtab ve kısalar çıkarılmıştır.

Kuleyni, el-Kafi’sinde, Ebu Basirden, Ebu Abdillah’ın “men yutı’ıllahe ve resulehu fakad faze fevzen azima” (kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse, şüphesiz büyük bir kurtuluşa ermiş olur) (Ahzab 71) ayetinin “men yutı’ıllahe ve resulehu fi velayeti Aliyyin vel-eimmeti badehu fakad faze fevzen azima” (Kim, Ali’nin ve ondan sonraki imamların velayeti hakkında, Allah’a ve Resulüne itaat ederse, şüphesiz büyük bir kurtuluşa ermiş olur.) şeklinde nazil olduğunu söylediğini nakleder.

El-Kaşi, tefsirinde, “Ya eyyühennebiyyu cahidil küffara vel münafıkıne” (Ey peygamber! İnkarcılarla iki yüzlülerle savaş) (Tevbe 73) ayetinin, Ehli Beyt’in, kıratında “Ya eyyühennebiyyu cahidil küffara bil-minafıkın” şeklinde olduğunu söyler”

Bütün bu rivayetlerin en garibi Abdullah b. Sinan’ın, Ebu Abdillah^tan naklettiği şu rivayettir: Ebu Abdillah <> (And olsun ki daha önce adem’e ahd vermiştik., fakat unuttu) (Taha: 20/115), ayetinin Hz. Muahmmed’e <> (and olsun ki, kelimlerden önce, Muhammed, Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin ve imamlar hakkında ahid vermiştik; fakat unuttu) şeklinde nazil olduğunu söylemiştir.

El-Kummi, <> (bir ümmetin diğerlerinden daha çok olmasında ötürü..) Nahl:16/92) ayetini Cafer b. Muhammed as’ın <<> şekilne okuyoruz denildiğinde de, yazıklar olsun <> nedir, dediğini ve eliyle bu kelimenin çıkarılmasını işaret ettiğini söyler

 

Bu gibi daha bir çok misal olmakla beraber biz bunları zikretmeyi yeterli gördük. Görüldüğü gibi Şiiler hiç şüphe edilmeyecek şekilde Kuranın tahrif olduğuna inanmaktadırlar. Bu şekilde inanmalarının sebebi ise birden çok olmakla birlikte en önemli nedeni Şianın İmameti usulü dinden saymasına rağmen Kuranda bunla ilgili en ufak bir delilin bile olmamasıdır. Bu konuyu inşallah ayrı bir makale de ele alacağız…

Salı, 28 Nisan 2009 05:30 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

ZIR CAHİLLERDEN NE BEKLENİR..... CÜBBELİ CEVAB VERİYOR....

cubbeli_ahmet_hocamz.jpgMustafa İSLÂMOĞLU'nun Âyet İnkârı  

 
 

Sohbetlerimize devam eden kardeşlerimizin: "Mustafa İslamoğlu nasıl biri? Kitapları okunabilir mi ve derslerine gidilebilir mi?" şeklindeki ısrarlı soruları üzerine bu fakir kardeşiniz, bu kişinin kitapları hakkında bir araştırma yapmak zorunluluğu hissettim. Elime geçen "Yahudileşme temâyülü" kitabı, bana bu kişinin ne kadar çelişkili ve karmaşık batıl görüşlere sahip biri olduğunu kolayca anlatmış oldu.

Rahmân ve Rahîm olan Allâh ism-i şerîfiyle! Bizleri Ehl-i Sünnet itikadı üzere sabit kılan Allâh-u Te'âlâ'ya hamd-ü senâdan, Cumhur'un yolundan ayrılanları, İslâm ipini boynundan çıkarmakla niteleyen Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e salât-ü selamdan ve O'nun yolundan bir karış bile ayrılmayan âl-i ashâbına hayırla duadan sonra:

Sohbetlerimize devam eden kardeşlerimizin: "Mustafa İslamoğlu nasıl biri? Kitapları okunabilir mi ve derslerine gidilebilir mi?" şeklindeki ısrarlı soruları üzerine bu fakir kardeşiniz, bu kişinin kitapları hakkında bir araştırma yapmak zorunluluğu hissettim.

Elime geçen "Yahudileşme temâyülü" kitabı bana bu kişinin ne kadar çelişkili ve karmaşık batıl görüşlere sahip biri olduğunu kolayca anlatmış oldu. Bu esnada fıkıh âlimlerinin cumhurunu, "Hayızlı kadınların camiye giremeyeceği" gibi bazı fetvalarından dolayı Yahudilere meyletmekle suçladığını görmem de işin tuzu biberi oldu.Sonra bana verilen "Üç Muhammed" kitabında, onun Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in şanına tazim sadedinde yazılmış olan Kâzî İyaz (Rahimehullâh)ın "eş-Şifâ"sı ve İmâm-ı Süyûtî'nin "el-Hasâis"i gibi muteber eserlerde geçen sahih rivâyetleri tenkit ederek, "Bu kitaplarda anlatılan hârikulâde vasıfların Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)de bulunmadığı"nı söylemiş olduğunu görmem, bende tedavisi kabil olmayan çok derin bir yara açtı. Ama daha sonra elime geçen "Gerekçeli Meal" kitabında onun, bu yazımızda örneklendireceğimiz üzere; "Teröristlerin cezasıyla ilgili" bir âyeti nasıl yok saydığını, "Tur dağının Yahudiler üzerine kaldırılması" gibi bazı mûcizeleri ne tür sudan bahanelerle reddettiğini ve "Uzeyr (Aleyhisselâm)ın yüz sene ölü bırakıldıktan sonra diriltilmesi" gibi, Allâh-u Te'âlâ'nın yaşanmış olaylar olarak kıssa ettiği bir takım gerçekleri nasıl temsil ve mecaz olarak nitelediğini görünce, onun Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in şanına izafe ettiği nâkısaları ve müctehid imamları Yahudilere meyletmekle suçlayarak onlara attığı iftiraları yadırgamaz hale geldim.

İnşâallâh bu yazımızı takip edecek yazılarımızda, onun bu tür fasit ve müfsit görüşlerini ibtal etmek üzere bir takım ilmî reddiyeler kaleme alacağız. Ancak bu yazımızda Mâide Sûresinin otuzüçüncü âyet-i kerîmesinde geçen İslâm'ın önemli bir hükmünü nasıl yok saydığını beyan etmeyi münasib gördük. Şimdi ilk olarak kendisinin mealine ve dipnotuna hiç müdahale etmeksizin yazdıklarını size aynen aktaracağız, daha sonra da tahlilini hep birlikte yapacağız.
"Allah'a ve Rasûlü'ne karşı savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuğu yaymaya çalışanların öldürülmeleri ya da asılmaları veya muhalefetlerinden dolayı ellerinin ve ayaklarının kesilmesi, yahut bulundukları yerden sürülmeleri, sadece (âdil) bir karşılıktan ibarettir. Bu, onların dünyada uğradıkları zillettir; âhirette ise onları korkunç bir azap beklemektedir." Yazar bu âyetin dipnotunda (1/197) şu kaydı düşmüştür. "Bu cümle bir 'inşa' cümlesi değil bir 'ihbar' cümlesidir ve dolayısıyla Kur'an el ve ayakların çaprazlama kesilmesi gibi bir cezayı emretmemekte, sadece nakletmektedir. Bundan öte, Allah Rasû lü'nün hiçbir muhalife böylesi bir ceza uygulamadığı da tarihi bir gerçektir." Mezkûr şahsın mealini ve gerekçesini böylece okumuş oldunuz.

Buna mukabil bir de Üstâdımız Mahmud Efendi Hazretlerinin hazırlamış olduğu "Kur'ân-ı Mecîd ve Tefsirli Meâl-i Âlîsi"ndeki meale göz atalım. "Allâh'a ve Rasûl'ün(ün dostları olan müminler)e harp açmakta olan (ve insanların yollarını kesip mallarını çalan) o (imansız) kişilerin ve (Müslümanlardan da olsa) yer(yüzün)de fesat (ve bozgunculuk çıkartmak) için koşuşturan kimselerin cezası, (sadece öldürmekle yetinmişlerse,) ancak (kısas yoluyla) öldürülmeleri yahut (cinâyetle birlikte mal da gasbetmişlerse,) asılmaları veya (cinâyet işlemeyip sadece mal almışlarsa,) ellerinin ve ayaklarının çaprazdan kesilmesi ya da (korkutmadan başka bir şey yapmamışlarsa,) o (oturdukları) yerden sürül(üp hapse gönderil)meleridir.
İşte sana! Bu (cezalar), dünyâda onlar için büyük bir (alçaklık, rezillik ve) rüsvaylıktır, (günahlarının büyüklüğünden dolayı) âhirette ise kendileri için pek büyük bir azap vardır!" Görüleceği üzere İslamoğlu, Kur'ân-ı Kerîm'in metninde olmayan birçok kelimeyi metne sokmasının yanısıra, dipnotta bu âyetin bir "İnşâ" değil de, bir "İhbar" olduğunu öne sürmüştür.

Sizin anlayacağınız şekilde ifade etmem gerekirse, "İnşâ", "Bir şeyi emretmek ve yapılmasını istemek" mânâsına gelmekte, "İhbâr" ise: "Evvelce olmuş bir şeyin vukuunu haber vermek ve nakletmek"tir.
Onun dediğine göre bu âyet-i kerîmede zikredilen ceza hükümleri, bir haber niteliği taşımaktaysa, bu haber kimlerin uygulamasını bize nakletmektedir. Böyle bir şey söz konusu olamaz.

Ayrıca bu ceza uygulanmayacaksa, sadece anlatılıp geçilecekse bu durumda âyet-i kerîmede beyan edilen "Dünyadaki rüsvaylık" teröristlere nasıl ulaşacaktır. Onlar bu cezalara maruz kalacak yerde sadece bunları hikâye gibi dinlediklerinde, rezil olacak yerde gülüp sevineceklerdir. Yine böylece bu durumda bir sonraki âyet-i kerîmede konu edilen: "Ancak siz kendilerini yakalamadan tövbe edenler müstesna" kavl-i şerîfi, mânâsız boş bir kelâmdan öte geçmeyecektir. Çünkü ceza yoksa istisna ve müstesna mefhumları kime işletilecektir?! Ayrıca Kur'ân-ı Kerîm'de aynı ifadeyle zikredilen: "Fakat eğer onlar sizinle (Mescid-i Haram'da) savaş (başlat)ırlarsa, (oranın hürmetini önce onlar ihlâl ettiği için,) siz de (hiç aldırmadan) onlarla savaşın.

İşte sana! Kâfirlerin cezası böylece (misilleme)dir." (Bakara Sûresi:191)

"Hırsızlık yapan erkekle, hırsızlık yapan kadına gelince; her ikisinin (çalıp) kazanmış oldukları şeye ceza olarak, Allâh'tan caydırıcı bir azap olmak üzere ikisinin de (sağ) ellerini (bileklerinden) kesin!...."(Mâide Sûresi:38)

"Ey iman etmiş olan kimseler! Siz ihramlı kişilerken av öldürmeyin! İçinizden her kim onu kasten öldürürse, işte sana! (O kişinin yapması gereken;) öldürmüş olduğu hayvanın misli bir ceza (ödemesidir) ki; sizden adâlet sahibi iki kişi ona karar verecektir…." (Mâide Sûresi:95)

âyet-i kerîmelerinde "Ceza" tabiri, hüküm ifade etmekteyken, burada konu edilen "Ceza"nın, üstelik: "Onların cezası ancak ve ancak budur" mânâsını ifade eden "İnnemâ" edatıyla zikredilmiş olmasına rağmen hükümsüz olması hangi delile dayanmaktadır. Bu konuda bu âyet-i kerîmenin hükmünü nesheden başka bir âyet-i kerîme yokken, bir âyet nasıl geçersiz addedilebilir.

Oysa Fahru'r-Râzî, Beyzâvî ve Nesefî gibi birçok tefsirde: "Allâh-u Te'âlâ ile muhârebe yapılamayacağından dolayı burada Allâh-u Te'âlâ'nın emirlerine muhâlefet eden ve Rasûlünün hükümlerine başkaldırmış olan kimselerin cezası konu edilmiştir" denilerek bu âyet-i kerîmenin bir haber niteliğinde olmayıp, İslâm'ın bir had cezasını beyan ettiği belirtilmiştir. İslamoğlu bu âyet-i kerîmenin hükmünü yok saymakla kalmamış, üstelik "Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in böyle bir tatbikatı olmadığının tarihi bir gerçek olduğu"nu savunarak tarihi bir iftirada bulunmuştur. Zîrâ Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in bu hükmü işlettiği, en sahih kaynaklarda zikredilmektedir.
Nitekim Enes (Radıyallâhu Anh) şöyle anlatmıştır:

"Ukl ve Urayne kabîlelerinden birtakım insanlar Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e gelerek Müslüman olduklarını açıkladılar. Fakat sonra Medine'nin havası kendilerine yaramayınca hastalanıp zayıflamaya başladılar ve ovadaki develerin yanına gidip onların sütlerinden içerek sağlıklarına kavuşmak için Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)den izin istediler. Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in müsâadesi üzere Kuba civârındaki zekât develerinin yanında bir müddet kalıp iyileştiklerinde, dinden dönerek develerden birini boğazladılar, çobanlardan birinin ellerini ve ayaklarını kesip, diline ve gözlerine de diken batırarak ölünceye kadar kızgın güneşin altında bıraktılar, diğer develeri de alıp götürdüler. Sağ kalan bir çobanın haberi üzerine Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) yirmi kişilik bir müfrezeyi onların takibine gönderdi. Yakalanıp getirildiklerinde Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) onlara kısas yapılmasını emretti. Bunun üzerine o cânilerin gözleri çıkarıldı, elleri ve ayakları kesildi ve ölünceye kadar o hal üzere Harre tarafında bırakıldılar."
(Buhârî, Meğâzî: 34, No: 3956, 4/1535; Zekât: 67, No: 1430, 2/546; Müslim, Kasâme:2, no:1671, 3/1297; Neseî, Tahâret, 191, no:304, 1/174; Ebû Dâvûd, Hudûd:3, no:4364, 2/534; Tirmizî, Taharet:55, no:72, 1/106; İbni Mâce, Hudud:20, no:2578, 2/861; Ahmed ibni Hanbel, el-Müsned, no:12042, 4/214)

İslamoğlu'nun, bu rivâyetleri bilmeyecek kadar cahil biri olmadığını düşünürsek, Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in bu âyeti tatbik etmediğini söylemesi, bizde ister istemez burada bir sû-i kasd (kötü niyet) bulunduğu düşüncesini uyandırmıştır.

Zaten bu kişinin bu rivayetleri bilmeyecek kadar cahil biri olduğunu kabullenmemiz durumunda da, yine insanları böyle bir kişiyi dinlememeleri ve kitaplarını okumamaları hususunda uyarmak boynumuzun borcudur. Ayrıca bu âyet-i kerîme, teröristlere uygulanacak ceza hakkında Kur'ân-ı Kerim'de misli bulunmayan tek âyet olma özelliğini taşıdığı için bütün müctehidler tarafından işletildiği ve kendisinden ciltler dolusu hükümler istinbat edildiği, dört mezhebin fıkıh kitaplarında kaleme alınmıştır. Bu husustaki bazı genel hükümleri şöyle özetleyebiliriz.

El-Mevsû'atü'l-Fıkhiyye isimli eserde (17/158-161) zikredildiğine göre: "Kendileri yakalanmadan önce tövbe etmedikleri müddetçe muharib (terörist)lerin cezalandırılmasının, kaldırılmaya ve bağışlanmaya elverişli olmayan İlâhî hadlerden bir had olduğu" hususunda fıkıh âlimleri arasında hiçbir görüş ayrılığı yoktur. Bu hususta temel teşkil eden nass ise;

"Allâh'a ve Rasûl'üne harp açmakta olan o kişilerin ve yerde fesat için koşuşturan kimselerin cezası, ancak öldürülmeleri yahut asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çaprazdan kesilmesi ya da o yerden sürülmeleridir. İşte sana! Bu, dünyâda onlar için büyük bir rüsvaylıktır, âhirette ise kendileri için pek büyük bir azap vardır! Ancak o kimseler müstesnâ ki kendilerine güç yetirmenizden önce tevbe etmiştirler! Bilin ki; Allâh gerçekten Ğafûr'dur; Rahîm'dir." (Mâide Sûresi:33-34) âyet-i kerîmeleridir.

Fıkıh âlimleri, âyet-i kerîmede geçen cezaların nasıl uygulanacağı hakkında farklı görüşler serdetmişlerdir. Şâfi'îler, Hanbelîler ve İmâm-ı Muhammed ile İmâm-ı Ebû Yûsuf (Radıyallâhu Anhum) bu hükümlerin âyet-i kerîmede geçen tertip üzere uygulanacağı ve hükümlerin işlenen suça göre taksim edileceği görüşüne gitmişlerdir.
Buna göre; hem öldürüp hem mal alan öldürülüp asılır, sadece mal almakla yetinenin sağ el ve sol ayağı kesilir, eşkiyalık yapıp yolcuları korkutan, fakat öldürme ve mal alma gibi suçlara bulaşmayan kimseler sürgüne gönderilir. İbni Abbâs (Radıyallâhu Anhumâ) da âyet-i kerîmeyi böylece tefsir etmiştir.
(Ravzu't-tâlib:4/155; el-Muğnî, 8/288; Ravzatu't-tâlibîn:10/156-157; Metâlibü Üli'n-nühâ: 6/252-253; Nihâyetü'l-muhtâc:8/3)

İmâm-ı Ebû Hanîfe (Radıyallâhu Anh)a göre; muharib kimse bir insan öldürmeden veya bir mal gasbetmeden yakalanırsa, tazir (azarlanma) cezasına çarptırıldıktan sonra tövbe edinceye kadar hapsedilir. Eğer hırsızlığın nisabı kadar (1.0,5 gram altın veya o değerde bir) mal almışsa eli ve ayağı çaprazdan kesilir, masum bir kişiyi öldürmüş, ama mal almamışsa öldürülür, hem cana kıymış hem de mal almışsa, ceza verme yetkisine sahip olan kimse, üç işten birini yapmakta serbesttir. Dilerse ellerini ve ayaklarını çaprazlama keser, sonra öldürür. İsterse sadece öldürür. İsterse asar.
(Bedâi'u's-sanâi' : 7/94; İbni Âbidîn: 3/213; el-İhtiyâr:4/114)

İmâm-ı Mâlik (Rahimehullâh)a göre ise; öldürenin mutlaka öldürülmesi gerekir. Ancak kılıç darbesiyle veya asılarak öldürülmesi hususunda yönetim serbesttir. Sadece yol kesmekle yetinseler bile idare hangisinin daha kârlı olduğunu gözeterek, öldürmek yahut asmak veya çaprazlama kesmek hususunda muhayyerdir.
(Bidâyetü'l-müctehid:2/491-492; Şerhu'z-Zürkanî:8/110; Hâşiyetü'd-Düsûkî: 4/350; Tefsîru'l-Kurtubî: 6/152)

Görüldüğü üzere; dört mezhebin sahibleri olsun, mezheb içi müctehidler olsun, hepsi de bu âyet-i kerîmeyi tahlil ve tatbik etmişler, hiçbiri hükümsüz kabul etmemişlerdir.

Hal böyle iken İslamoğlu'nun: "Bu âyet-i kerîme el ve ayak kesilmesini emretmemektedir, Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) bunu yapmamıştır, bu sadece mücerred bir anlatımdır" demesi, bu âyeti hükümsüz kılması anlamına gelir ki bunun da inkârın bir türü olduğunda şüphe yoktur. Burada beni daha çok şaşırtan şu olmuştur; İslâmoğlu'nun beyânına göre bu "Gerekçeli Meâl"in fıkhî notları Hayrettin Karaman'la müzâkere edilmiş! Bu durumda böyle bir târihî hatâ onun da mı gözünden kaçmış yoksa o da mı aynı görüşte?! Eyvâh ki ğarîb oldu şerî'at-i Muhammed, Ki kaldı bu misilli ulemânın eline! Allâh-u Te'âlâ'nın âyetlerinden birini inkâr, tümünü inkâr sayılacağına göre, işin ne boyuta vardığı siz okurlarımızın isabetli anlayışlarına havale edilmeye değer bir husustur.

Artık "Kâfirlere İslâm'ı hoş gösterelim" derken İslâm'ın kol kesme, recm ve kısas gibi hükümlerini ve Allâh'ın ahkâm âyetlerini inkâra düşerek kâfirlerin durumuna düşmekten Allâh-u Te'âlâ'ya sığınırız ve siz okurlarımızı, bütün Müslümanları bu hususta uyarmanız ve bu reddiyeleri okutmanız temennîlerimizle Allâh-u Te'âlâ'ya emanet ederiz.

Allâh-u Te'âlâ'nın selâmı, rahmeti ve bereketleri hepinizin üzerine olsun.

Cübbeli Ahmet Hoca Efendi
Cumartesi, 07 Mart 2009 12:28 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

CEHALET KOL GEZİYOR...

CEHALETİN BÖYLESİ
PDF Yazdır e-Posta
Haber - ARAŞTIRMA
Çarşamba, 18 Şubat 2009 19:26

Bu haberi okuduktan sonra binlerce kez Müslüman olduğunuza şükredeceksiniz.

Hindistan'da "lanetten kurtulması" için bir bebek köpekle evlendirildi. Evet yanlış okumadınız. Sonunda bu da oldu.


Hindistan'ın United Press of India ajansı, ebeveynlerinin, 18 aylık Sangula'nın, ağzında fazladan bir dişe rastlaması üzerine bebeği dişi bir köpekle evlendirmeye karar verdiklerini duyurdu.

Ebeveynlerin üye olduğu Orissa eyaletindeki aşirete göre bu fazladan diş, bebeğin bir kaplanın saldırısına uğrayacağı ve parçanacağı anlamına geliyordu. Bu lanetten kurtulmanın tek yoluysa dişi bir köpekle evlenmekti.

Jajpur bölgesinde bir Hindu tapınağında yapılan dini nikahta dişi köpek geleneklere uygun olarak yüzükleri taşıdı.

Sangula'nın babası Sanrumula Munda, bir gün oğlunu "bir kadınla" evlendireceğini belirtti.

Hindistan'ın kırsal kesimlerinde laneti kovduğuna inanıldığı için köpek veya başka hayvanlarla evliliklere rastlanabiliyor
Milli Gazete

Sayfa 6 - 11

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.