.

.

Ali Kara

E-posta Yazdır PDF

CEMİYET NEREYE GİDİYOR ?

Okullara uyuşturucu alarmı veriliyor!

Sarsılmıyor musunuz? Beğenmediğimiz geçmişte, böyle bir hal kabul edilebilir miydi? Mesela 50’li, 60’lı, 70’li yıllarda... “Kumar” bu kadar yaygın mıydı? Bir kere, “kavram” olarak başka bir şeydi. Ayıptı, gizliydi. Bu anlayış bile, toplumda “bir güvenlik kuşağı” oluşturur. Simdi oluşturabiliyor mu? Fuhuş da öyle, yolsuzluk da. Zinanın suç olmasının kaldırılması esnasındaki mücadeleleri, yazılıp çizilenleri, tartışmaları, TBMM’deki yaşanan olayları hatırlayın. Zannedersiniz ki “genelev patronları” ülkeyi istila etmiş. “Kavram” telakkisinin oluşturduğu subjektif güvenlik kuşakları kalktı. Tonlamalar, geçişkenlik tuzakları, benzeşme hileleri, adeta bir “kültür yıkımı propagandası” halinde etkili olmaya başladı. Asıl mesele burada. Her ilgi alanının bir mafyası oluştu. Çek-senet mafyası, ihale mafyası, arsa mafyası, şu-bu.

Bir şeyleri düşünmenin zamanı gelmedi mi artık? Bir “manevi-kültürel buhran” içinde miyiz, değil miyiz? İnternete getirilen (üstelik tercihe dayanan) bir “filtre programı”na gösterilen tepkileri görünce “Aman Ya Rabbi!” demekten kendimizi alamıyoruz.

Köşe başını tutmuş liberal aydınlar, muhafazakâr demokratlar, gazeteciler nasıl da savunuyorlar tamamen serbestliği. Her şeyin serbest olması, ferdi ve toplumu nereye götürür? Hiç düşünülüyor mu? Sebebi olduğumuz hallerin sonucundan şikâyete hakkımız yok! Liberalizm ve kapitalizmin bireyi, bir ekonomik insandır. Zenginleşmeyi ve özgürleşmeyi düşünür. Peki “insan olmak” için bu yeter mi? O adam, özgürleşmek ve zenginleşmek için neler yapacak; sonra da o özgürlüğü ve zenginliği nasıl kullanacak, nasıl yaşayacak? Bu insanın sorumluluk bilinci ve kişiliği nasıl oluşacak? İlkeli, kişilikli, sevgi ve saygı insanı; sorumluluk bilincinin insanı bireyi nasıl var olacak? Bir birey, cezalandırılmayacağından emin olduğunda; niçin çalmayacak, niçin rüşvet almayacak, niçin zulmetmeyecek? Bu soruların cevabı, hangi ‘izm’de var?

E-posta Yazdır PDF

Biz de Bir İslam Anayasası Sunalım

Cemal Nar

Yeni bir anayasa gündemde bu günlerde. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, herkesin Anayasası olacak diyor. Herkesi göreve çağırıyor bu konuda.

Acaba Müslümanlar fıkıh alimlerini toplasalar da bir anayasa taslağı hazırlatsalar olmaz mı?

Neden olmasın?

Çok da iyi olur. Bu arada hiç olmazsa birbirlerinin kıymetini bilir hocalarımız. Tanışır, barışır, yardımlaşır, başarır ve mutluluk saçarlar.

“İslam Anayasası” olur mu demeyin, zaten var. Evet, birkaç örneği el altında basılı şu anda. Neden yeni çalışmalar ile daha da zenginleştirmeyelim onları?

Bakın bir zamanlar İslâm'ın meseleleri ve İslâm'a ait ilimlerin araştırılması ile meşgul olan müslüman mütefekkir, yazar ve devlet adamlarından bir kısım şahsiyetler, Avrupa'da İslâm Konseyi = Meclis-i İslâmi = Islamic Council ismiyle bir kültür kurumu teşkil etmeye teşebbüs etmişler.

Bu konsey, resmen 5 Zilhicce 1402/22 Kasım 1982 tarihinde Paris'te akdolunan bir beynelmilel konferansla kurulmuştur. Konferansın gayesi İslâm Aleminin ve müslümanların günümüzde karşı karşıya bulundukları siyasi, iktisadi, idari ve hukuki durumun tahlil edilmesidir.

Bu gaye ile kurulan İslâm Konseyi, ilmi alanda da önemli gayretler içine girmiştir. Bunlardan biri de, örnek bir «İslâm Anayasası»nı hazırlayarak dünya hukukçularının istifadesine sunması olmuştur. Prof. Dr. Ahmet Akgündüz’ün hazırladığı ve tercüme ettiği bu çalışma ülkemizde basılmıştır şükür. Biz de ondan bazı iktibaslar yaptık.(AhmetAkgündüz.http://www.sevde.de/Islam_anayasasi/)

Sizler bu siteye girerseniz eserin tamamını gözden geçirebilirsiniz. Ama isterseniz biz sizin için İslâm Anayasası'nın temel prensiplerini kısaca şöyle özetlenebilir:

1 — Hâkimiyet kayıtsız şartsız Allah'a aittir.

2 — Kanunlar, Kur'an ve Sünnet'e dayanmalıdır; bu iki kaynağa muhalif kanunlar yapılamaz.

3 — Devlet; ülke, dil ve soy gibi beşerî esaslar üzerine değil, İslâm'ın getirdiği ilahi esaslar üzerine kâimdir.

4 — Kitab ve Sünnet'in emir ve yasaklarını icra; ma'rufu emir ve münkeri nehiy temel esasdır.

5 — İslâm kardeşliğini tesis etmek, devletin en önemli görevidir.

6 — Devlet, sınıf ve din farkı gözetmeksizin, zaruri ihtiyaçlarını temin edemeyenlere yardım elini uzatmakla mükellefdir.

7 — Vatandaşlar, fırsat eşitliğine sahiptir ve bütün hak ve hürriyetlerden eşit olarak istifade ederler.

8 — İslâm'ın müsaade ettiği istisnai haller dışında, sözkonusu haklara tecavüz edilemez ve cezalandırmada da şahsîlik prensibi esas alınır.

9 — Meşruiyeti kabul edilen bütün mezhep müntesipleri, mezhep hürriyetinden tam olarak istifade ederler.

10 — Gayr-i müslimler, din ve vicdan hürriyetine sahiptirler; ahval-i şahsiye konusunda isterlerse kendi hukuklarını tatbik edebilirler.

11 — Gayr-i müslimlerle yapılan zimmet andlaşmasına devlet riayet etmekle mükellefdir; 7. maddedeki haklardan bunlar da istifade ederler.

12 — Devlet reisinin müslüman, erkek ve diğer aranan şartlara hâiz birisi olması gerekir.

13 — Devleti yürütme gücünün başı devlet reisidir; ancak yetkilerinin bir kısmını ferdlere yahut kurullara devredebilir.

14 — Devlet reisi, devleti şura usulüne uygun olarak idare etmekle mükelleftir.

15 — Devlet reisi, anayasayı ilga edemez ve istibdad yoluna başvuramaz.

16 — Devlet başkanını seçme hakkına sahip olanlar, azletme hakkına da sahiptirler.

17 — Devlet reisi, medeni haklar açısından diğer vatandaşlar gibidir; kanun dışına çıkamaz.

18 — Devlet ricali de dahil olmak üzere bütün vatandaşlar için tek kanun vardır; bunlan da sadece mahkemeler tatbik eder.

19 — Yargı (kaza) bağımsızdır.

20 — Devlet nizamına aykırı olan, fuhuş ve anarşiyi teşvik eden ve dini tahkir eden yayınlara müsaade edilemez.

21 — Ülkenin vilâyet ve eyâletleri, devletin idarî üniteleridir; kabile, dil ve soya dayalı ünitelere müsaade edilemez.

22 — Anayasanın hiçbir hükmü, Kur'an ve Sünnete aykırı olarak tefsir edilemez.

Çarşamba, 25 Mayıs 2011 13:04 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

ASRIN MÜCEDDİDİ MAHMUD EFENDİ HAZRETLERİDİR.....

Ali Ferşadoğlu köşe yazısında Bediuzzaman hakkında bir takım değerlendirmeler yapmış. Kendi açısından haklı tarafları olabilir, ama biz genel olarak ilmin gerektirdiği hükmü bilmek durumundayız.

Müceddid için gerekli vasıfların ana maddelerini saymış, ancak bu maddelerin zikrettiği zatta bulunduğu iddiasına katılmadığımızı açıklıkla ifade ederiz.

Önce kendi değerlendirmesinin can alıcı noktasını görelim:

 

"Önceki yazılarımızda izah ettik ki, Bediüzzaman çağımızın müceddididir."

 

Önceki yazısını tam okumadık ama şimdiki yazısında dediğine göre asrımızın müceddidi Bediuzzaman hazretleri imiş.

Önce asrımızın hicri 1400 le başlayan ve halen 1432 hicri senesiyle devam eden hicri 15. asır olduğunu bilelim. Hicri yüzyıl da gönderilen müceddidin her halde bu seneler içinde olması daha uygundur, yoksa geçmiş bir zatın bu asırda müceddid olmasının bizim için bir manası kalmaz. Bu asrın halini bilen yaşayan ve buna çare olarak sünneti ihya eden bir zat olmalıdır.

 

Resulullah s.a.v hazretlerine varis olan alimler çok sınıflara ayrılır. Bazıları bazı kısımlara varis olur, diğer bazıları ise başka konulara varis olur. Tam mükemmel varis, Resulullahın s.a.v zahir ve batınına varis olandır. Manevi makamları elde edip irşad ve tekmile ulaşan, seyri fil eşya makamlarını tamamlayan kamil bir zat olmalıdır. O zatın himmeti islamın yücelmesi, insanların Allaha kul olup kemalat elde etmeleridir. İnsanların tefrikasına bölünmesine itikadlarının bozulmasına sebeb olan bir takım bidatleri işleyen kişi ve cemaatlerin tecdid işi ile bir alakaları olamaz.

Kimsenin özel işini hizmetini tenkit etmek istemeyiz, ancak islamın yücelmesinin bağlı olduğu ilahi kaideyi -sünnetullahı- ve Efendimiz s.a.v hazretlerinin uygulamasını örnek almadan, nekadar islama hizmet ettiğimizi iddia etsek, bu kuru bir iddia olur ve makbul bir iş sayılmaz.

Ehli sünnette vaktin halifesi olan ulul emre itaat farzdır, ancak Allaha isyan gerektiren hususlarda itaat edilmez.

Abdulhamid Han r.a. islam halifesi iken, şeriatı ve tarikatı müdafaa edip yaşatmaya çalışırken, nice düşmanlarla boğuşurken, bir de hürriyet ve özgürlük palavrasıyla (ABD nin Iraka getirdiği gibi) ittihat ve terakki fırkasına aldanan bir takım kalbur üstü zevatın,  ümmeti halifesiz ve kitabsız bırakmakla neticelenen maceraları henüz akıllardan silinmedi. Bunun vebalini şimdi bizler çekmekteyiz. Önce bu hatanın düzeltilmesi, haklıya haklı, haksıza haksız dedikten sonra, bu asrın müceddidi kimdir diye ilmi olarak meseleye bakmalıyız.

 

Yakın zamanda İstanbul Vov otel salonunda yapılan ve 400 e yakın alim ve ilmi şahsiyetin katıldığı toplantıda, Lübnan Akkar müftüsü Üsame Efendi, vaktin müceddidinin Mahmud Efendi k.s. olduğuna kuvvetle kanaat ettiklerini açıkladı ve orda bulunan zevat bunu tasdikledi. Bu gibi bir tasdik, ulemanın imzası olup, ümmet için de geçerlidir.

 

Bediuzzaman hakkında böyle bir tasdik olmuşmu? Yok.  Vaktinde bulunan alimler içinde müceddid olmaya layık başkası yokmuydu? Elbette vardı ama o dönem islamın yıkılış vakti olduğundan müceddid olan zatın kıymeti asla bilinemezdi ve gizli kaldı. Hatta Abdul Hamid Han için vaktin müceddididir diyenler de olmuştur, zira ilmin kaybolmaması için kurduğu matbaalarda yüz binlerce dini kitab basmıştır. Cumhuriyyetin yakıp yıkmasına rağmen o kitablar elden ele evden eve bu güne kadar gelmiş birer antika ve vesikadırlar.

 

Asıl konumuza dönersek, itikadi ve ameli yönden bir çok noksanı olan ve ümmetin alimleri tarafından şiddetle tenkit edilen birinin müceddit olması bir yana, islam alimleri sıralamasındaki yerinin ne olduğunu net olarak hiç kimsenin söyleyeceğini zannetmiyoruz...

 

Evet bir mücadele verilmiş, onlarca risale yazılmış, ancak bu gibi hizmet türlerinin asırlarca islam alimlerinin bir çoğundan meydana geldiğini tabakat kitabları yazar ve onların hiç birine de müceddid demezler.

müceddid, sünneti seniyyenin yok olduğu bir dönemde, onu her bakımdan ihya edendir. zahiri ve batıni olarak sünnetin ihyası kimin çalışmasıyla ortaya çıktı, bunu görmeyen gözlere ne demeli?

 

Mahmud Efendi Hazretleri k.s. 1950 lerde İstanbula gelip imamlık görevine başlayınca Çarşamba semtinde sakallı bir kişi olarak tek başına idi. çarşaflı olarak ta sadece hanımı varmış... Şimdi ise, elhamdulillah, her tarafı islami kıyafet kaplamıştır, bunun yanında islam ilimleri de her mahalleye kadar girmiş, millet Kuran ve hadisi şerifleri okuyarak fıkıh ve akaid ilimlerini öğrenerek dininden haberdar olmuştur. Ama bazılarına göre ilim koleJlerde, avrupa kapılarında, üniversite kantinlerinde ise, onlara diyecek sözümüz yok.....

Ehli kitabın savaşa karışmayanlarına -masumdurlar, bir nevi şehittirler- diyen bir zat, hangi müceddidlikle vasfedilecek, ehli sünneti mi yoksa ehli kitabı mı ihya edecekler?????

 

Sevginin dozunu kaçırmayalım, meseleyi doğru görüp hakkı kabul edelim.

 

O dönemdeki alimler, mesela Mustafa Sabri, Zahidi Kevseri, Ali Haydar Efendi v.s. diğer mükemmel zevattan biri müceddid olmuyor da, halifeyi tahttan indirmeye fetva verenler mi müceddid olacak???

 

Cuma, 13 Mayıs 2011 20:42 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

ÖNEMLİ DUYURU - KİME OY VERECEĞİZ ???

Allahın selamı ve rahmeti üzerinize olsun.

Allahu tealaya hamd ve Habibine salat ve selamdan sonra....

Muhterem kardeşlerimiz, yine bir seçim ortamı yanaştı, bir çoklarının oy avcılığı başladı.. Cemaatleri ve değişik gurupları avlamak için bir çok projeler uyguluyorlar, sürekli insanları megul ederek islami heyacanı sindirmek, milleti dünya gailesi madde perest nefsinin kölesi olarak ellerinde tutmak istiyorlar.

Bu dünya ehlinin elinde tuttuğu imkanları sermayeyi gücü basını eğitimi v.s. diğer güçleri başkasına kaptırmamak için yaptığı hileler, sahte korkular, göz boyamalar ve sair düzenbazlıklar artık bir çok kimsenin malumu olmuştur.

Hal böyleyken yine de bir çok müslüman ve hatta ihvanımız bile bile dünyacıların peşine takılmış, koca bir cemaati özellikle ilim ve maneviyat ehli olan bir topluluğu kendi insiyatiflerinde kullanarak sömürülerini ve düzenlerini devam ettirmeye çalışmaktadırlar. Bu hilelerde bunlara bilerek veya bilmeyerek yardımcı olan hoca ve sıradan cemaat mensublarımızın akıllarını başlarına toplamalarını, Efendi Hazretlerimizin k.s. önüne geçerek milletin fikrini ve kalbini karıştırarak düzenbazlara peşkeş çekmelerini asla doğru bulmuyoruz.

Bir mürid nasıl olur da kendi iradesini ve fikrini öne çıkatır.  sonra da ben şeyhime tabiyim, onun rızasını taleb ediyorum der.. Her zikir esnasında "ilahi ente maksudi ve rızake matlubi" diyen diller, (Allahım sen benim maksudumsun, ancak senin rızanı taleb ederim), sözünün hakikatını düşünen kişi, acaba kamil olan mürşidinin önüne geçip fikir beyan edebilirmi, bu edebsizliği gösterebilirmi?

Zira mürşid olan zat, ilim-amel ve ihlasta son derece mükemmel olduğu gün gibi aşikaredir, mürid fıkhını o zatın uygulamalarından alır. üstelik Efendi Hazretlerimiz k.s., hepimize ilim öğrenip ilme göre yaşamamızı sünneti ihya etmemizi emreder ve üzerinde titizlikle durur.

Oy vermek, devleti ve milleti idare etmek gibi çok mühim meselede, kendileri uzun ömürleriyle yaşadıkları tecrübeleriyle, çektikleri çilelerle, tebliğ için gittiği siyasilerin halleri ve niyetlerini yakından bilmesiyle, meseleyi hepimizden daha iyi ve mükemmel bilir, ayrıca Allahu tealanın kalbine akıttığı ilham ilede irşad yolunu yürüten bu zatın, ilmine ve tecrübesine güvenmeyenler, kendi kafalarından yeni bir usul  ve yöntem çıkartarak şu mübarek tekkeyi ve cemaati siyaset pisliğine bulaştırmışlar, belli yerlerin ismini zikrederek maneviyat sofrasını kirli emellere alet etmişlerdir. Dileriz tez zamanda bu yanlıştan vaz geçilir, Efendi Hazretlerinden özür dilenir ve onun usulü üzere fikir beyan etmeden, isim zikretmeden manevi yolumuza en yakın en uygun desteği vermeye milleti teşvik ederler.

Hızır efendi r.aleyh, böyle bir meselede kendinde gördüğü bir noksanlıktan dolayı sonra gelen bir seçimde bizzat dolaşarak yaptığı noksanlığ telafi etmişti.... Erdemlik sahibleri hatasını anlayıp kırdığı döktüğü şeyleri tamir edendir.

Şimdi lafı uzatmadan sizlere vereceğimiz linkteki konuşmaları dinleyin, Efendi Hazretlerimizin k.s. usulünü tekrar öğrenin ve ahıret sorumluluğunu göz önünde tutarak yapacağımız desteği hesab edelim ve hareketimizin mutlaka Efendi Hazretlerimizin hareketine tıpatıp uygun olmasını da mutlaka düşünelim, bekleyelim kesin kanaat ederek efendi hazretlerimizin bereketinin yayılması için onun izini izleyerek hayırları talep edelim....

http://www.marifetdernegi.org/Content.aspx?id=1617462a-8b46-4c2e-a77c-09d6077525cc

 

Cuma, 29 Nisan 2011 14:30 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

ACI AMA GERÇEK, ANNELER NE HALE GELDİ....

Aşağıdaki yazı toplumumuzun özellikle annelerin perişanlığının bir başka yönünü ifade ediyor. Acı ama gerçek....

O halde evlenmeden evvel hoca olun, diye emreden Efendi Hazretlerimizin k.s. sözünün ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anladık......

 

Bir araştırma sonucu gözüme çarptı internette dolanırken. Anneler üzerine yapılan araştırma sonuçları, çok çarpıcı geldi bana. Pamukkale Üniversitesince, bin kadınla yapılan araştırmada, kadınların yüzde 46,3'ünün televizyon izlediğini, yüzde 15,8'inin komşu ziyaretinde bulunduğunu, yüzde 13,8'inin ise çocuklarıyla ilgilenmeyi tercih ettiğini ortaya koydu.

Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Mehmet Meder AA muhabirine yaptığı açıklamada, ''Türkiye genelinde televizyonda yayınlanan kadın programlarını takip edip etmediklerini, bu programlardan yararlanıp yararlanmadıklarını, yararlanıyorlarsa hangi konularda yararlandıklarını, yararlanma biçimleri arasında bir farklılığın olup olmadığını belirlemek'' amacıyla bir araştırma yaptıklarını söyledi.
Araştırmaya Türkiye'nin değişik illerinden yaklaşık bin kadının katıldığını belirten Meder, evli, ilkokul mezunu, okur-yazar olmayan, 3 ve üzeri çocuğa sahip kadınların katıldığını bildirdi.
Araştırma sonucu elde edilen bilgileri değerlendiren Meder, televizyonun yaygın bir boş zaman aktivitesi olarak görülmesinin, eğitim durumuyla doğrudan orantılı olduğunu anlatarak, ''Özellikle çalışmayan kadınlar televizyonu daha yaygın bir şekilde tercih ediyor. Bunun temel nedeni kadınların ev dışındaki sosyal yaşama aktif bir şekilde katılmamaları, zamanlarını geçirebilecek daha iyi bir alternatiflerinin olmamasıdır'' dedi.

Araştırmayla ilkokul mezunu olan ve okur-yazar olmayan kadınların boş zamanlarının 4 saat ve üzerini televizyon izleyerek geçirdiğinin ortaya konulduğunu ifade eden Prof. Dr. Meder, ''Üniversite mezunu kadınlar 4 saatin altında televizyon izlerken, arta kalan boş zamanlarını kitap okuyarak geçiriyor. Kadınların televizyonda en çok izlemeyi tercih ettikleri programlar, izdivaç, aile içi sorunların işlendiği programlar, kayıp-tecavüz konularının işlendiği programlar oluyor'' dedi.

Annelerini kaybeden milletler, çocuklarını da kaybeder.
Modern dünya annelerini kaybetti. Toplumsal sorunların çözümünü başka yerlerde aramak, pansuman tedbirlerle sorunları geçiştirmeye çalışmak, kimseye bir fayda sağlamayacak. Sorun çalışan / çalışmak zorunda kalan anne meselesi değil. Biyolojik anneliği, annelik sanmaktan kaynaklanıyor problem. Dokuz ay on gün boyunca karnında çocuğu büyüten anne, karnındaki çocuğu kucağına aldıktan sonra görevini yapmıyor. Karında ki çocuğa annelik yapmakla, kucaktaki çocuğa annelik yapmak arasında çok ciddi farklar var.

Anne karnında ki çocuğun ihtiyacı ile anne kucağında ki çocuğun ihtiyacı arasında ki farkı anlamak zorunda anneler. Anne karnında ki çocuğun ihtiyacı, anne kendi ihtiyaçlarını giderdikçe karşılanıyor. Anne açlığını giderince, karnında ki çocukta doyuyor. Karnındaki çocuğuna iyi bakmak isteyen anne, kendine iyi bakınca sorun yaşanmıyor.

Anne kucağına ve annenin yaşadığı ev ortamına doğan çocuğun ihtiyaçları değişiyor. Bedensel gelişimini anne karnında tamamlayan çocuk, artık sadece bedensel gelişimi için ihtiyacı olan, fiziksel gıdalara muhtaç olan bir varlık değildir. Sadece karnı doyurulup, bedeni soğuk ve sıcaktan korumuş olmak yetmiyor. Kalbi sevgiye, ruhu şekillenmeye, beyni bilgiye aç bir varlıktır evdeki çocuk.

Evladının gözlerine baktığından daha uzun bir süre televizyona bakan anneler, çocukları büyüyünce, “Bu çocuklar niçin bilgisayarın başından kalkmıyor?” sorusunun cevabını bulamıyorlar.

Televizyonun kumandasını elinde tuttuğu kadar, evlatlarının ellerinden tutmayan anneler, çocukları büyüyünce, “Bu çocuk neden arkadaşlarıyla bu kadar çok vakit geçirmeyi seviyor?” sorusunun cevabını bulamıyorlar.

Pamukkale Üniversitesi tarafından, anneler üzerine yapılan araştırmayı okuyunca, “Bu nasıl annelik?”dedim içimden. Annelik yapmayan annelerin sayısının çok olduğunu tahmin ederdim, ancak bu kadar yüksek bir rakam çıkabileceğini hiç düşünememiştim.

“Babalar da babalık yapmıyor ki! Neden hep annelere yükleniliyor?” diye düşünen annelere birkaç sözüm var.
Elbette babalarda anneler kadar sorumluluğunu yerine getirmek zorunda. Çocuklar nasıl ki, fiziki varlık olarak anne ve babanın ortak ürünüyse, kişilik ve karakter varlığı olarak yine anne babanın ortak ürünüdür.

Baba, dünyanın en ihmalkar babası da olsa, anne anneliğini ihmal etmemeli. Kendisine örnek alamayacağı bir babası olan çocuk, elbette bazı şeyleri kaybetmiş olur. Ancak annesini kaybeden çocuklar, her şeyini kaybeder. Kahraman annelik hikayeleri olmayan toplumlarda, kahraman evlatlar nasıl yetişecek?

Sayfa 6 - 10

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.