İfademizle istifademiz, akis ve boyanma yolu üzeredir.
Mürid kendi-sine tabi olunan şeyhe muhabbeti vasıta sıyla, saat saat şeyhin
boyasıyla boyanır, akis yoluyla onun nurlarıyla nurlanır. Şu şekilde ifade ve
istifade de halleri bilmeye hangi ihtiyaç vardır.
Karpuza bakmazmısın, güneşin hararetiyle saat be saat
olgunlaşır ve günlerin geçmesiyle olgunluk mertebesine ulaşır. Güneşin
hararetini bilmesi ona nerden lazım gelsin, güneş için karpuzun
olgunlaşmasında, kendisinin sebeb olduğunu bilmesi nerden lazım gelsin. Evet!
İhtiyari seyr ettirme ve seyretmeyi bilmek için ilim lazımdır fakat bu (diğer)
silsilelere bağlıdır. Ashabı Kiram (üzerlerine Allahın rızası olsun) ın yolu
olan şu bizim tarikatımızda sülük ve tesliki bilmek asla lazım değildir.[1]
Şu tarikatta çoban olan, kendisine tabi olunan şeyh
eğer ilmin kemali ile vasıflanmış ve bol marifetle hakikat-lenmiş ise şübhesiz
diriler, ölüler, çocuklar, yaşlılar, gençler ve ihtiyarlar Mevlaya ulaşmak
hakkında bu tarikatta eşittirler. Çünkü onlar maksadların nihayetine ya
mahabbet yolu ile, veya şu devlet sahibinin teveccühü ile ulaşırlar. [2]
‘Şu Allahu
Teâlâ’nın fazlıdır onu dilediğine verir. Allahu Teâlâ büyük fazıl sahibidir’.
Fakat bilinmesi
gerekir ki nihayette olan, ilim sahibi değilsede fakat onun için elbette harika
hallerin zuhuru lazımdır. Çok kere şu zuhurlar hakkında onun ihtiyarı olmaz,
belki çok kere onların zuhurunu bilmek onun için olmaz. Belki insanlar ondan
harika halleri görür halbuki onun bunlar üzerine ittilaı (haberdar olması)
yoktur.
‘Nihayette
olan her ne kadar ilim sahibi değilse de’ demiştim, ilimin olmamasından
murad hallerin tafsilatını bilmenin olmamasıdır, yoksa mutlak olarak ilmin
olmaması değil şöyleki asla hallerini anlamıyor, buna geride işaret geçtiği
gibi.
Zikr edilen
hidayet nuru vasıtasız veya vasıta ile veya pek çok vasıtalar ile müridlerine
geçer. Onlar hususi yolunu, değişiklik ve tağyirat bulanıklığı ile
bulaştırmadıkları müddetçe, bidatları ve uydurma şeyleri o yola, katarak tahrib
etmedikçe.
‘Allahu Teâlâ
bir kavmi, kendilerinde olan şeyi değiştirmedikçe değiştirmez’
[1] Müridin manevi yolculuğunu bilmesi
gerekmez. Verilen vazifeye tabi olmakla her an ilerler ama farkında olmaz.
[2] O kamil şeyhe olan sevgileri
sayesinde ondan feyizlenirler. Veya o kamil zat onlara teveccüh ederek onları
yetiştirir.
Perşembe, 19 Mart 2009 10:33 tarihinde güncellendi
Çarşamba, 18 Mart 2009 16:38
Ali Kara
KUTBUL İRŞAD - KUTBUL MEDAR
KUTBUL İRŞAD - KUTBUL MEDAR
Ey evlat!
Peygamber aleyhisselama tabi olan kamil kişi tebeiyyetle nübüvvet makamı
kemalatlarını tamamlayınca eğer makam ehli ise imamet mansıbı ile
şereflendirilir. Velayeti kübra kemalatlarını tamamlayınca eğer makam ehli ise
hilafet makamı ile şereflendirilir. Zılliyet kemalatları makamında imamet
mansıbı için münasib olan kutbül irşad makamıdır. Hilafet makamı için münasib
olan, kutbül medar makamıdır. Şu altta bulunan iki makam üste bulunan iki
makamın zıllidir.
Şehy Muhyiddîn ibni A’rabi kudise sırruhu’ya göre
gavs, kutbu medarın kendisidir. Ona göre gavsiyet başlıbaşına bir makam
değildir. Bu fakirin itikadına göre gavs, kutbu-medardan başkasıdır. Kutub,
bazı işlerde ondan imdad ister. Onun için, abdalların makamına tayinde tesir
vardır.
Perşembe, 19 Mart 2009 10:32 tarihinde güncellendi
Çarşamba, 18 Mart 2009 16:37
Ali Kara
MEKTUBATTAN / VAKTİN İMAMI
VAKTİN İMAMI
Bilinmesi
gerekir ki şu yüce tarikatta süluk kendisine uyulan şeyhe muhabbet rabıtası
iledir. O şeyh ki şu tarikatta muradî seyr ile seyretti ve cezbe kuvvetiyle şu
kemalatlar ile boyandı.[1]
Şu kemalatların sahibi vaktin imamı ve zamanın halifesidir. Onun bakışı
kalbdeki hastalıklara şifadır, onun teveccühü manevi illetleri kaldırıcıdır.
Kutublar ve abdallar onun makamlarının gölgesi ile ferahlanırlar. Evtad ve Nuceba
onun kemalat denizinden bir damla ile kanaat edicidirler.
Hidayet ve irşad nuru, güneşin ışıkları gibi onun
isteği olmaksızın bütün şahıslar üzerine akıcıdır. Kendisi istediği vakitte nasıl
olur. Eğer onun iradesi kendi ihtiyarında bulunmazsa. Zira o çok kere irade
etmeyi ister fakat şu iradesi onun için hasıl olmaz. Ve şu manayı bilmesi ve
onun nuru ile kim hidayet buluyor ve onun aracılığı ile kim istikamet buluyor
diye haberdar olması lazım gelmez. Belki çok kere hidayetlerinin ve
istikametlerinin aslını, layık olduğu şekilde bilmezler; bununla beraber
kendisine uyulan şeyhin kemalatları ile hakikatlenirler ve alemi hidayet
ederler.
Muhakkak
halleri bilmek her bir kişiye verilmez. Makamların seyrinin tafsilini bilmek
bütün şahıslara ihsan edilmez. Evet! Vucud-u şerifi, vusul yollarından hususi
bir yolun binasının temeli olarak seçilen şeyh, elbette ilim sahibidir ve
seyrin tafsilatını bilmek sahibidir. Diğerleri onun ilmi ile yetinirler. Ve
onun aracılığı ile kemal ve tekmil mertebesine ulaşırlar, fena ve beka ile
şereflenirler.
Şiir:
Allahu Teâlâ
üzerine alemi bir kişide cem etmesi zor değildir.
[1] Murad: Kendisi dilemesede Mevla
tarafından çekilen has velilerdir. Mürid: çalışarak, çabalayarak Mevlayı bulmak
isteyendir.
Perşembe, 19 Mart 2009 10:26 tarihinde güncellendi
Salı, 17 Şubat 2009 16:09
Ali Kara
Menfaat vermeyen ilimlerin tahsilini terk,
73. MEKTUBUN BAŞLIĞI VE KONUSU
Yetmiş
üçüncü mektup, Kılıç Han oğlu Kılıcullah’a yazılmıştır.
Dünya ve
oğullarını zemmetmek, menfaat vermeyen ilimlerin tahsilini terk, fuzuli
mubahlardan sakınmak ve hayırlı salih amelleri işlemeye teşvik ve bunlarla
alakalı hususların beyanı hakkında olucudur.
73. MEKTUBUN TERCÜMESİ
Allahu
subhanehu, Muhammed Mustafa’nın şeriat caddesi üzere istikamette bulunmakla
bizi rızıklandırsın. O’nun sahibi üzerine salat selam ve ebedi-sürekli
tahıyyeler olsun.
Ey Evlad!
Dünya imtihan ve belalanma yeridir. Zahiri, çeşitli süslerle süslenmiş ve
bezenmiştir. Sureti, hayallerle nakışlanmış ve renklendiril-miştir. Vehmi
çizgilerle, örgülerle ve yanaklarla bezenmiştir. İlk bakışta tatlıdır, göze
görünmesinde tazelikle ve parlaklıkla süslüdür. Lakin hakikat te (dünya),
üzerine hoş kokular saçılmış leştir. Kurtlar ve sineklerle dopdo-lu
zibilliktir. İçecek (su) gibi görünen seraptır. Şekerle kaplanmış zehirdir. İçi
harap ve bereketsizdir. Onun oğulları ile muamele, şu alçaklığı ve feca-atinin
bulunmasıyla birlikte, hakkında söylenenlerden daha şerlidir. Ona aşık olanlar
ahmak ve sihirlenmiş diye anılır. Ona vurgun olanlar, deli ve aldanmışlardır.
Onun
zahiri ile fitnelenenler, ebedi ziyan alameti ile nişanlanmıştır. Onun
tatlılığına ve tazeliğine bakanların nasibi, ebedi pişmanlıktır.
Kainatın
Efendisi, alemlerin Rabbinin sevgilisi, O'nun ve âlinin üzerine salat ve selam
olsun, şöyle buyurdu: “Dünya ve ahıret ancak iki kumadırlar, eğer biri razı olsa
diğeri kızar.”
Herkim
dünyayı razı ederse, muhakkak ahıreti kendine kızdırmış olur. Şüphesiz onun
ahıretten nasibi olmaz. Allahu subhanehu sizi ve bizi, dünya ve ehlini
sevmekten muhafaza eylesin.
Ey Evlad!
Bilirmisin, dünya nedir? Seni Hak subhanehu ve teala’dan perdeleyip geri
bırakan her şey dünyadır, bunlar kadın, evlat, mallar, rütbe, reislik, oyun oyuncak
ve faydasız şeylerle meşgul olmak (gibileri) dünyaya dahildir. [1]
Ahıret
işlerinde tesiri olmayan ilimler de aynı şekilde dünyadandır. Şayet yıldız /gök
ilmini, mantığı, hendeseyi /geometri, hesab ve benzeri faidesiz ilimleri tahsil
etmek fayda verseydi, elbette felsefeciler kurtuluş ehlinden olurlardı.[2]
Peygamber aleyhissalatü ves-selam buyurdu:
“Allahu
teala’nın kulundan yüz çevirmesinin alameti, onun faydasız işlerle meşgul
omasıdır.”
Şiir:
Herkimin
kalbinde hardal tanesi kadar olsa;
Hakkın
gayrısından olan bir şey, bilki o hastalıktır.
‘Yıldız
ilmini bilmek, namaz vakitlerini bilmek için lazımdır’ şeklinde denilen söze
gelince, bunun manası ‘Namaz vakitlerini bilmek ancak yıldız ilmini bilmekle
mümkündür’ şeklinde değildir, belki manası ‘Yıldız ilmi, namaz vakitlerini
bilmenin yollarından biridir’ şeklindedir. Yıldız ilminden haberi olmayan pek
çok insanlar, bununla beraber namaz vakitlerini, yıldız ilminde alim olanlardan
daha iyi bilirler.[3]
Bunun
gibi mantık, hesab ilmi ve benzerleri gibi, şeriat ilimlerinin bazılarında bir
nebze etkisi olan ilimler hakkında getirilen izahlar da buna yakındır. (Yani,
islamı iyi anlamak için mutlaka bu okulların ilimlerini okumak gerekir, diyenlere
en güzel cevab verilmiş oldu. Nice kimseler varki okul yüzü görmemiştir, ama dünya
işinde başarılıdır, zengindir, sanatkardır. Nice okulları bitirenler varki,
meteliksizdirler ve başarılı olamıyorlar. Asıl iş, Allah'ın rızasını
kazandıracak ilimler ve ibadetlerdir.)
Netice
olarak, şu ilimlerle meşgul olmanın cevazı, ancak çok fazla düşünmekten sonra
zahir olabilir. Bu da, onlardan maksadın ancak şeria-tın hükümlerini bilmek ve
kelam/akaid ilminin delillerini kuvvetlendirmek şartıyladır, böyle olmazsa
onlarla meşgul olmak asla caiz değildir.
İnsafla
düşünmek gerek, mubah olan iş, onunla meşgul olununca vacib olanı kaçırmaya
sebeb olursa, (o iş) mubahlıktan çıkar mı çıkmaz-mı? Şüphesiz bu ilimlerle
meşgul olmak, çaresiz şeriat ilimleriyle meşgul olmayı kaçırtır.[4]
Ey Evlad!
Allahu subhanehu, nihayeti olmayan yardımının kemalin-den dolayı seni gençlik
vaktinde tevbeye muvaffak kıldı, seni yüce Nakşi-bendi silsilesinden (Allah,
ehlinin sırrını pak eylesin) olan dervişlerden birinin elinde inabeye muvaffak
kıldı. Bilmiyorum! Senin için bu tevbe üze-rine sebat var mı, yoksa nefis seni
çeşitli süslü şeylerle yoldan çıkarttı mı?
Tevbe
üzerine istikametini müşkil görüyorum, zira mevsimin gençlik çağlarıdır, dünya eşyasını
elde etme sebebleri kolaydır, ekseri yakınların bu hususta (istikamet işinde
sana) uygun değildir.
Ey Evlad!
İş ve ihtiyat, fuzuli mubahlardan sakınmak, zaruret miktarı ile yetinmektir. Bu
miktarın da kuvvetin hasıl olması, kulluk vazifelerinin edasında cem’iyyetin
hasıl olması niyetiyle olması gerekir. Mesela yemek-ten maksad, ibadetleri eda
etmekte kuvvetin hasıl olmasıdır. Elbise giyin-mekten maksad, avreti örtmek,
soğuk ve sıcağı def etmektir. Diğer zaruri mubahlarda durum aynı kıyas
üzerinedir.
Nakşibendi
büyükleri (Allah, onların yüce sırlarını pak eylesin), azimetle ameli tercih
ettiler, mümkün oldukça ruhsattan sakındılar. Zaru-retle yetinmekte azimetler
kısmındandır. Bu devlet hasıl olmazsa, mubah-lar dairesinden çıkıp, şüpheliler
ve haramlara girmemek lazımdır.
[1] Bunların sevgisi, Allah ve resulünün
önüne geçerse ve ibadetlere engel olursa, dünya hükmünde olurlar. Bunlardan
muhab şekilde istifade edip kulluğu yerine getirmek lazım.
[2] Bu ilimlerin tahsili ancak dünyada
helal kazanç için olursa caiz olur. Diğer maksadlar için vakti bunlarla
öldürmek ve Kur’an ilimlerinden geri kalmak asla caiz olmaz.
[3] Hatta yıldızlar ve gök bilimleriyle
uğraşanların ekserisi namaz kılmazlar. Şayet ilimlerinde bir fayda olsaydı,
önce kendileri hidayet bulurdu, sadece desinler için ilim elde etmek kişiye
zarar verir. Batı dünyası bu gibi ilimlerde ilerlediği halde neden Allah'a
secde etmez!
[4] Bu zamandaki dünyacılar ve onların
teşvik ettiği ilimlerin, kişileri gerçek marifetten nasıl men ettiğini iyi
anlamak gerekir. Din ilmi tahsil eden, hafızlık yapan talebeleri bundan
uzaklaştıranlar, yaptıkları zararı iyi düşünsünler.
Salı, 17 Şubat 2009 17:31 tarihinde güncellendi
Salı, 17 Şubat 2009 16:02
Ali Kara
1. cilt 33. MEKTUB - KÖTÜ ALİMLER
33. MEKTUBUN BAŞLIĞI VE KONUSU
Dünya
sevgisinde esir olmuş kötü alimlerin zemmedilmesi ve dünyadan yüz çeviren
zahid alimlerin medhi hakkında olan bu otuz üçüncü mektup, Lahor’lu Hacı Molla
Muhammed’e gönderilmiştir.
33-MEKTUBUN TERCÜMESİ
Muhakkak
alimlerden dünya sevgisi ve ona rağbet, onların yüzlerin-deki güzelliği yok
eder, her ne kadar halk için onlardan pek çok faideler hasıl olsa da, lakin
kendileri için ilimlerinin faidesi yoktur. Şeriatın kuvvet-lendirilmesi ve
dinin teyidi onlara bağlanmışsa da, fakat buna itibar edilmez. Zira
kuvvetlendirmek ve takviye etmek bazan, fucur ve futur erbabından (kötülük ve
şer ehlinden) da hasıl olur.
Peygamberlerin
Efendisi sallallahu aleyhi ve sellem, facirin kuvvet-lendirmesinden haber vermiş
ve şöyle buyurmuştur,
“Muhakkak
Allah'u Teala, facir bir adamla da bu dini elbette kuvvet-lendirir.” [1]
(Bu kötü)
Alimler Faris taşı gibidir. Şöyle ki düzgün olan demir parçalarından hangi şey
ona dokunursa altına döner, kendisi taş olduğu halde durur. O (kötü) alimler,
taş ve ağacın içine yerleştirilmiş ateş gibidir. Zira ondan aleme menfaat hasıl
olur, fakat taşın ve ağacın içlerine konan ateşten nasibleri yoktur.
Bilakis
derimki, kötü alimlerin hakkında ilim zararlıdır. Çünkü onunla aleyhlerine delil
tamam olur. Bu husus Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in haber
verdiği gibidir:
“Kıyamet
gününde azab bakımından insanların en şiddetlisi bir alimdir ki, Allah'u Teala ona
ilmi sebebiyle menfaat vermemiştir.” [2]
Nasıl
zararlı olmasın, zira Allah'u Teala katında bütün eşyanın en kıymetlisi ve
mevcudatın en şereflisi olan ilmi, alçak dünyanın eşyasından olan mal, rütbe ve
dostları toplamaya vesile yaptılar. Halbuki dünya, Allah'u Teala katında
zelildir, hakirdir, Allah katında mahlukatın en çok bu’z edilenidir. Allah
indinde aziz olanı zelil etmek ve onun katında zelil olanı aziz saymak, son
derece kabahattir. Bilakis gerçekten bu, Hak sub-hanehu Hazretleriyle
çekişmedir.[3]
Ders
okutmak ve fetva vermek ancak, Allah Teala’nın rızası için halis olurlarsa ve
rütbe ve riyaset sevgisi, mal ve üstünlük elde etme arzusundan uzak olurlarsa
fayda verirler. Şu sayılanlardan kurtulmalarının alameti, dünya hakkında zühd
ve ona rağbetin olmamasıdır.
Şu bela
ile imtihan edilen ve dünya sevgisi esaretinde esir olan alimler, dünyacı
alimlerdir, onlar kötü alimler olup insanların en şerlileri ve din
hırsızlarıdır.
Halbuki
onlar, kendi nefislerini dinde tabi olunan kimseler olarak itikad
etmektedirler. Ve bütün mahlukatın en faziletlisi olduklarına inanır-lar.
“Kendilerini
bir şey üzere zannederler, agâh olun muhakkak onlar yalancıların ta
kendileridir. Şeytan onları kapladı da kendilerine Allah’ın zikrini unutturdu.
İşte onlar şeytanın askerleridir, agâh olun şeytanın taraf-tarları hüsranda
olanlardır.” (Mücadele: 19)
Büyüklerden
biri, şeytanı oturduğu halde ve insanları azdırmak ve saptırmaktan hatırı boş
kaldığı halde gördü de ona, oturmasının ve azdırma düşüncesinin bulunmamasının
sırrını sordu. Lain şeytan dedi ki bu zamandaki kötü alimler, işimde bana çok büyük
bir imdad ile imdad ettiler ve saptırma hususunda bana kefil oldular, öyle ki
beni saptırma düşüncesinden kurtardılar.[4]
Doğrusu
şu ki şeriat işinde bu zamanda vakı olan herbir zayıflık ve gevşeklik, dinin tervici
ve takviyesinde ortaya çıkan herbir gevşeklik ancak kötü alimlerin
uğursuzluğundan ve niyetlerinin fesadından dolayıdır.
Evet,
alimler dünyadan yüz çevirirlerse, makam ve riyaset sevgisin-den, mal ve üstün
olmak arzusundan kurtulurlarsa, işte bunlar ahiret alim-lerindendir ve
peygamberlerin varisleridir. Onlar üzerine salavat ve tesli-mat olsun.
Bu
alimler halkın en faziletlileridir. Bunlar o kimselerdir ki, kıyamet gününde
mürekkebleri Allah yolunda şehid olanların kanıyla tartılır da, mürekkebleri
ağır gelir.
‘Alimin
uykusu ibadettir’
sözü, bunlar hakkında gerçekleşmiştir.
Bunlar ol
kimselerdir ki, bakışlarında ahiretin cemali ve tazeliği güzel olmuştur.
Dünyanın kabahati ve çirkinliği onlara beyan olmuştur. Ahirete beka nazarıyla
bakarlar, dünyayı yok olmak ve zail olmak alametiyle alametlenmiş görürler.
Çaresiz fani olandan kaçıp, bakiye yönelirler.
Ahiretin
büyüklüğünün müşahadesi, la yezalî (ezeli ve ebedi) olan Mevla Teala’nın
azametini müşahade meyvasıdır. Dünyayı alçak etmek ve içinde bulunanları hakir
saymak, ahiretin büyüklüğünün müşahadesinin lüzumundandır. Zira dünya ve ahiret
iki kumadır, eğer birini razı edersen, diğeri kızar. Eğer dünya kıymetli
olursa, ahiret düşük olur, eğer dünya hakir olursa, ahiret kıymetli olur. Şu
iki şeyi bir araya cem etmek, iki zıddı cem etmek kabilindendir.
Mısra:
Din ile
dünya, bir araya gelseydi ne güzel olurdu. [5]
Nefislerin
esaretinden, tabiatlarının gerektirdiği şeylerden tamamıyla kurtulan meşayıhtan
bazısından olan bir topluluk, dünya ehlinin suretini hakkani (Allah rızasına
uygun) niyetle tercih etmiştir. Zahirde onları dünya ya rağbetli görürsün,
hakikatte asla onların dünya ile alakası yoktur. Bilakis onlar herşeyden
kurtulmuşlardır, bütün hepsinden halas bulmuş-lardır.
“Bir
takım erkekler (varki),
hiçbir ticaret ve alış veriş, onları Allah’ın zikrinden menedemez.” (Nur:37)
Alış
veriş Allah’ın zikrinden onları men edemez, onlar şu işlerle tam alaka içinde
oldukları halde, (Mevla'dan başka) hiçbir şeyle bağlantılı değillerdir.
Hace
Bahauddin Nakşibend (Kuddise sırruhu) buyurdu ki: “Mina çarşısında bir tüccar
gördüm ki, takriben 50 bin altınlık ticaret yaptı da, kalbi Hak Subhanehu’dan
bir an gafil olmadı. [6]
[1] Buhari ve Müslim, Ebu Hureyre’den
(radıyellahu anhu) rivayet etmiştir.
[2] İbni Asakir, bu hadisi şerifi Ebu
Hureyre’den (radıyellahu anhu) rivayet etmiştir.
[3] Aynı şekilde dini ilimleri bırakıp
dünya ilimlerine veya işlerine daldırmak, netice vermeyen ve ahırette faidesi
olmayan bir meşgaledir. “Çalışmış (fakat boşuna) yorulmuş” ayeti,
onlar hakkında şahittir.
[4] Bu zamandaki ilahiyyat etiketlilerin
halini artık siz tasavvur edin. Yaptıkları fesadın şiddetini anlayın. Bu
yüzden, takva sahibi çok fazla alim yetiştirmemiz gereklidir.
[5] İkisi biraraya gelemeyeceğinden,
ikisini birden talep etme yanlışlığını bırakalım. Hangisi, ne kadar lazımsa,
ona o kadar değer verelim.
[6] Risale-i Kudsiyye bu husussu ne
güzel beyan eder: “Beşerdir zahiri, batın hakikat.”
Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir. Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.