.

.

Mektubattan

E-posta Yazdır PDF

EHLİ BEYT VE ASHABI KİRAM (R. anhum)

kervan.jpg 1. cilt  59. Mektub'tan...

Bilki ey Mahdum! İnsan için mutlaka üç şey lazımdır ki, ebedi kurtuluş hasıl olsun. İlim, amel, ihlas.

İlim iki kısımdır. Bir kısım ki ondan maksad amel etmektir. Bunun açıklamasını fıkıh ilmi üzerine almıştır. Bir kısım da kendisinden maksad sadece itikad ve kalbî yakindir. Bu kısım, kelam ilminde, kurtulan fırka -Ehli Sünnet vel Cemaat mezhebinin görüşü üzere tafsilatıyla beyan edil-miştir. Kurtuluş ve onu arzu etmek, hiçbir kimse için, şu büyüklere tabi olmaksızın imkansızdır. Şayet onlara kıl kadar muhalefet vakı’ olursa, iş tehlikededir; hem de ne tehlike!

Bu söz, açık keşif ve sahih ilhamla, sıhhatten yakin mertebesine ulaşmıştır, bundan vaz geçilmesine ihtimal yoktur. Onlara tabi olmaya muvaffak edilenlere, onları taklid ile şereflendirilenlere müjdeler olsun! Onlara muhalefet edenlere, onlardan ayrılanlara, onların asıllarını kaldırıp atanlara, onların zümresinden çıkanlara yazıklar olsun! Kendisi saptı ve başkalarını da saptırdı. Allahu teala’yı görmeyi, şefaati inkar etti. Sohbet fazileti ve ashabın fazileti ona gizli kaldı. Resulullah’ın Ehli Beyt’inin sevgi-sinden, Betül’ün (Fatıma validemiz radıyellahu anhâ) evlatları ile dostluk-tan mahrum oldu. Neticede, Ehli Sünnet’in nail olduğu pek çok hayırlardan men olundu.

Ashabı kiram ittifak ettiler ki, içlerinden en faziletlisi Ebu Bekirdir. (Allah ondan ve diğerlerinden razı olsun.) İmamı Şafii radıyellahu anhu ashabın ahvalini iyi bildiği halde der ki, ‘Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra insanlar çaresiz kaldılar, gök kubbesi altında Ebu Bekir’den (radıyellahu anhu) daha hayırlısını bulamadılar, boyunlarını ona teslim ettiler.’ Bu sözü Şafi’den, ashabın Sıddık’ın efdal olduğunda ittifak ettiklerini açıkça beyandır. İlk asırda onun efdal olması üzerine icma olur. Bu durum da kat’i olup, inkarı caiz olmaz.

Resulullahın Ehli Beyt’inin misali, Nuh’un gemisinin misali gibidir. Kim ona binerse kurtarır, kim ondan geri kalırsa helak olur.

Bazı arifler derki, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem ashabını yıldızlar gibi yaptı. Onlar yıldızlarla hidayet bulurlar. Ehli Beyt’ini Nuh’un gemisine benzetti, zira gemiye binen mutlaka yıldızların haline itibar edecek ki helakten emin olsun. Yıldızların haline itibar etmeksizin kurtuluş imkansızdır.

Bilinmesi lazım olan şeylerdendir ki onların bazısını inkar, hepsini inkardır. Zira onlar, beşerin en hayırlısının sohbeti faziletinde ortaktırlar. Sohbet fazileti, diğer bütün faziletlerden ve kemalatlardan üstündür. İşte bu sebepten Veysel Karanî, tabiinin en faziletlisi olmasına rağmen, aley-his-salatü ves-selamın en aşağı derecedeki sahabesinin mertebesine ula-şamadı. Hangi şey olursa olsun, sohbet faziletine hiçbir şey denk değildir. Zira onların imanı, sohbet bereketi ve vahyin inişini müşahede etmekle şuhûdî (görür gibi) olmuştur. Ashabtan sonra hiçbir kimse için, imandan bu mertebe ile ittifak olunmadı. Ameller, iman üzerine bağlıdır, onların kemali, imanın kemali hasebincedir.

Ashab arasında cereyan eden kavga ve tartışmalar, ne olursa olsun uygun bir yoruma ve hikmete havale edilir. Nefsin hevasından ve cehaletten dolayı değillerdir. Fakat içtihattan ve ilimden dolayı idi. Şayet bazıları içtihadında hata etmişse, hata eden için de, Allahu subhanehu katında derece vardır. Bu yol, Ehli Sünnet vel cemaatin seçtiği ve ifrat ile tefrit arasında orta yoldur. Bu, en emin yoldur, sağlam yoldur.[1]



[1] İfrat, ileri gidip haddi aşmak. Tefrit, geri kalmak. 'İşlerin en hayırlısı, orta olandır.'

Aleyhis-salatü ves-selam buyurdu: “Ehli Beytimin misali, Nuh’un gemisinin misali gibidir. Herkim ona binerse kurtulur. Herkim ondan geri kalırsa helak olur.”

(Mektubat-ı Rabbaniden)  

 

Cuma, 07 Kasım 2008 12:01 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

1. CİLT - 292. MEKTUB

kardelen1.jpg292. MEKTUBUN BAŞLIĞI VE KONUSU

İkiyüz doksanikinci mektup, Şeyh Hamid Bengali'ye yazılmıştır.

Müridler için zaruri olan edeblerin beyanı ve bazı şüphelerin defi hakkındadır.

292. MEKTUBUN TERCÜMESİ

Rahman ve Rahim olan, alemlerin Rabbı Allah'ın ismiyle başlıyorum!

Nebevi edeblerle bizi edeblendiren, ahlakı Mustafavi'ye bizi hidayet eden Allah'a hamd olsun. Muhammed Mustafaya ve onun âline salat ve selamın en efdali, tazimin en temizi olsun.

Bilki bu tarikatın yolcuları iki halden birinden kurtulmazlar. Ya mürid olurlar, yada murad olurlar.

Eğer murad iseler, onlara müjdeler olsun, en yüce Matlab'a kendi ihtiyarları olmaksızın cezbe ve mahabbet yolundan ulaştırılırlar. Vasıtalı veya vasıtasız olarak lazım gelen bütün edebleri öğrenirler. Eğer onlardan bir zelle sadır olsa, seri olarak üzerine tenbih olunurlar, onunla muahaze olunmazlar. Zahirde bir şeyhe ihtiyaç duysalar, kendilerinden bir çalışma olmadan ona kavuşturulurlar.

Hasılı kelam, ezeli yardım,  şu büyüklerin haline kefildir. Elbette işleri, sebebli veya sebebsiz hasıl olacak. 

"Allah, dilediğini kendine seçer."

Eğer mürid iseler, kamil ve mükemmil olan şeyh olmadan işleri zordur.  Şeyh, cezbe ve sülük devletiyle şereflenmiş, fena ve beka seadet leriyle seadetlenmiş olması lazımdır. Ve seyri ilellah, seyri fillah, seyri anillah billah ve seyri fil eşya billah mesafelerini tamamlamış olacak. 

Cezbesi, sülükü üzerine mütekaddim ve muraddların terbiyesi ile terbiye edilmiş ise,  bu kibriti ahmerdir. Kelamı devadır, bakışı şifadır.  Ölü kalblerin diriltilmesi, şerefli teveccühüne bağlıdır. Asi nefislerin tezkiyesi, latif iltifatına bağlıdır.

Bu gibi bir devlet sahibi yoksa, cezbeli salik te ganimettir, ondan nakısların terbiyesi hasıl olur. Onun vasıtasıyla, fena ve beka devletlerine ulaşırlar.

Şiir:

Semayı Arş'a kıyaslarsak düşük kalır,

Onu yere kıyaslarsdak ne yücedir.

Hak celle sultanuhunun yardımıyla talip, şu gibi kamil mükemmil şeyhe ulaşır kavuşursa, varlığını ganimet bilmeli, tamamıyla nefsini ona ısmarlamalıdır. Seadetinin onun rızasında olduğuna, mahrumiyyetinin de onun rızasının hılafında olduğuna itikad etmeli.

Hasılı kelam, hevasını onun rızasına tabi etmelidir. Nebevi haberde (üzerine salat-selam olsun) geldi ki;

'Sizden hiç biriniz, benim getirdiğime hevasını tabi etmedikçe asla  kamil iman etmiş olmaz.!     

Bilki sohbet edeblerine riayet, şartlarını gözetmek, şu yolun zaruriyyatındandır ki ifade ve istifade yolu açık olsun. Bunlar olmaksızın sohbetin neticesi olmaz, birlikte oturmanın bir meyvası hasıl olmaz. Zaruri olan bir takım edebleri ve şartları, beyan arsasına çıkaralım,  akıl kulağı ile bunları dinlemek lazımdır.

Bilki talip için gereklidir ki, kalbiyle bütünüyle büyün yönlerden dön-meli ve kalbiyle şeyhine yönelmeli. Şeyhin bulunmassıyla beraber onun izni olmadan nafilelerle ve zikirlerle meşgul olmamalıdır. Huzurunda baş-kasına iltifat etmemeli, bilakis huzurunda bütünüyle ona yönelerek otur-malı, hatta yanında zikirle meşgul olmamalı. Ancak bununla kendisine em rederse müstesnadır. Huzurunda farzlar ve sünnetlerden başkasını kılma-malıdır.

Bu vaktin sultanından nakledildi kiveziri yanında ayakta idi, vezir birara aniden elbisesine baktı ve eliyle düğmelerini düzeltti. O anda sulta-nın bakışı ona vakı' oldu ve başkasına yönelmiş halde onu gördü. Sultan kızarak ona dedi, 'Şu işi hazmedemem, vezirimsin, huzurumda benden başkasına bakıyorsun, elbisenin düğmelerini düzeltmekle uğraşıyorsun.'

Düşünmek gerekir, alçak dünyanın vesilelerinde ufak bir edebe riayet lazım olursa, Allah'a ulaşmak yolundaki vesilelerin edeblerine en mükemmel şekilde riayet etmek elbette lazım olur.

Mümkün oldukça, kendi gölgesinin, şeyhinin gölgesi veya elbisesi üzerine gelecek mahalde durmamalı, namaz kıldığı yere basmamalı, abdest aldığı yerden abdest almamalı, ona has kabları kullanmamalı, huzurunda bir şey içmemeli yememeli ve bir kimse ile konuşmamalı, bilakis  hiçbir kimseye yönelici olmaz.

Şeyhinin gaybetinde, onun olduğu tarafa doğru ayaklarını uzatma-malı.  O tarafa doğru tükürmemeli. Şeyhinden sadır olan her şeyi,  doğru olarak itikad etmeli; her ne kadar zahirde doğru olmasa da. Zira o, yaptı-ğını ilham ve izin yolu ile yapar. Bu takdirce itirazın mecali olmaz. Bazı işlerde ilhamına hata arız olsa da. Zira ilhami hata, içtihadi hata gibi levm ve itiraza mahal değildir.

Müridler için şeyhe muhabbet hasıl olması lazımdır, mahbubtan sadır olan her şey, sevenin nazarında mahbub olur. Bunda itiraza mecal olmaz. Külli ve cüzi işlerde şeyhine uyması lazımdır. İsterse yemekte, içmekte, elbise giyinmekte, uykuda, veya itaatte olması fark etmez.

Namazı, onun namazı tarzında kılması gerekir, fıkhı onun amelin-den alması gerekir.

Nefsinde, hareketlerine ve sekenatına karşı asla itiraz imkanı bırakmamalıdır. Şayet itirazı hardal tanesi kadar olsa da; zira itirazın mahrum olmaktan başka neticesi yoktur.

Halkın en şakisi ve seadetten en uzağı, şu taifede ayıp görenlerdir. Allahu subhanehu bizi şu büyük beladan kurtarsın.

Şeyhinden keramet veharika haller istememelidir. Bu isteği hatıra veya vesvese üzere olsa da. Hiç işittin mi bir mü'min, nebisinden mucize istemiş. Ancak mucizeyi kafirler ve ehli  inkar talep eder.

Şiir:

Mucize, düşmanı kahretmeye fayda verir,

Taklidin neticesi şu tabi olmaktır.

Mucize imanı ifade etmez;

Bilakis taklid hidayete doğru çeker.

Şayet hatırına bir şüphe gelse,  beklemeden hemen onu şeyhine arz etmeli, eğer kalkmazsa noksanlığı kendi nefsinde görmeli, şeyhinin tarafına asla noksanlığı döndürmemeli. Kendine bir vakı'a (zuhurat) olsa, şeyhinden onu gizlememeli ve rüyasının tabirini ondan talep etmeli. Tabirden kendine açılan manayı da ona arz etmeli ve ondan doğrusunu hatasından ayırmasını istemeli. Asla kendi keşiflerine güvenmemeli. Zira hak, bu dünyada batıl ile karışıktır, doğru hata ile iç içedir.

Zaruret olmadan, izin almadan şeyhinden uzak kalmamalı, zira başkasını tercih etmek, onun üzerine diğerini üstün tutmak, müridliğe zıttır. Onun sesinden fazla olarak sesini yükseltmemeli, yüksek sesle onunla konuşmamalı, zira bu kötü edebtir.

Kendine gelen her feyiz ve manevi açılışları, şeyhinin vasıtasıyla kendine geldiğini itikad etmeli. Şayet rüyada feyzin kendisine  başka bir şeyhten geldiğini görse, onu da yine kendi şeyhinden görmeli. Ve bilmeli ki şeyhi kemalatları ve feyizleri cem edici olduğundan, şeyhinden kendi-sine hususi bir feyiz, diğer bir şeyhin kemaline ve istidadına uygun olarak akıp gelmiştir; yani feyzin akıp geldiği şeyh suretinde. Şeyhinin latifelerin-den bir latifenin, şu feyizle münasebeti olup şeyh suretinde görüldü de mürid o latifeyi imtihan edildiği için şeyh hayal etti ve feyzin ondan geldi-ğini zannetti. Burası, büyük bir kargaşalık yeridir ki Allahu teala bizleri ayak kaymasından muhafaza eylesin. Şeyhe olan itikad ve sevgide istikametle bizleri rızıklandırsın; beşerin Efendisi hürmetine, O'nun ve âlinin üzerine salat-selam  olsun.

Hasılı kelam, tarikatın tamamı edeblerdir (sözü), meşhus misaldir. Edeblerden soyulan kişi Allah'a vasıl olamaz.

Eğer mürid kendini bazı edeblere riayette noksan görürse, istendiği gibi onları eda etme derecesine ulaşamasa, gayretiyle bunların sorumlulu ğundan çıkmaya kadir olamasa, bu kişi affolunur, lakin mutlaka noksanlığı itiraf gereklidir. Şayet edeblere riayet etmese ki bundan Allah'a sığınırız, kendini de noksan görmese, bu nürid şu büyüklerin kemalatlarından mah-rumdur.

Şiir:

Seadet tarafına yönelmeyen,

Nebi'nin yüzünü görmesi ona fayda vermez.

Evet!  Mürid, şeyhinin teveccühünün bereketi ve himmetiyle fena ve beka mertebesine vasıl olsa, onun için ilham ve firaset yolu açılsa, şeyhi de bunu onun hakkında tasdik edip doğrulasa,  onun kemal ve ikmaline şehadet etse, bu durumda bu gibi müridin bazı ilham ile alakalı işlerde şeyhine muhalefeti caiz olur. Ve kendi ilhamı gereğince amel etmesi de uygun olur. Her ne kadar şeyhin katında bunun hılafı kararlaşmış ise de. Zira mürid bu durumda taklid kaydından kurtulmuştur. Onun hakkında taklit hatadır.

Bakmazmısın ki ashabı kiram, içtihadi işlerde ve hakkında hüküm indirilmeyen meselelerde Nebi sallallahu aleyhi ve sellem'in görüşüne muhalefet etmişler ve bazı vakitlerde de doğru olan ashab yanında çıkmıştır. Bu husus akıl sahibi ilim erbabına gizli değildir.

Bundan bilindiki kemal ve ikmal mertebesine ulaştıktan sonra şeyhe  muhalefet caizdir ve kötü edebten de uzaktır. Bilakis orda edeb  şu muha-lefettir. Değilse, Nebi'nin (sallallahu aleyhi ve sellem) ashabı, edeblerin kemaliyle edeblenmişlerdi ve taklitsiz hiçbir şey yapmamışlardı.

Ebu Yusuf'un, içtihad mertebesine ulaştıktan sonra Ebu Hanife'yi taklidi hatadır. (Allah, her ikisine rahmet eylesin.) doğru olanı, kendi görüşüne tabi olmasıdır, Ebu Hanife'nin görüşüne değil.

Muhakkak İmam Ebu Yusuf'tan meşhurdurki, kendisi şöyle dedi; 'Ebu Hanife ile altı ay, Kur'an'ın mahluk olma meselesi hakkında tartıştım.'

Belki de sen işitmişsindir,  sanatların kemale ermesi, fikirlerin katıl-masıyladır. Zira sanat, tek fikir üzere kalsa, asla onda ziyadelik hasıl olmaz. Bakmazmısın Sibeveyh zamanındaki nahiv ilmi için, bu gün fikirlerin ihtilafı, nazariyye ve görüşlerin katılmasıyla evvelkinin yüz misli ziyadelik hasıl olmuş ve nihayet derece kemale ermiştir. Fakat Sibeveyh onun binasını vaz eden ve esaslarını tesis eden kişi olduğundan, fazilet onun için oldu. Fazilet önde olanlar içindir. Lakin kemal, şu sonra gelenle-rindir.

'Ümmetimin misali, yağmur misalidir.  Evveli mi hayırlı yoksa sonu mu bilinmez.'

Nebevi hadisi şeriftir, Onun ve âli'nin üzerine salat-selam olsun.

Bazı müridlerin şüphelerini kadırmak için tenbih:

Bilki  şöyle demişler, 'Şeyh diriltir, öldürür. İhya ve imate, şeyhlik makamının lazımındandır.'

Burdaki ihya ve imate den murad, ruhun diriltilmesidir, cismin değil. Öldürmekten murad da böyle ruhun ölmesidir, cismin değil. Hayat ve ölümden murad, fena ve beka ki velayet ve kemal makamında ulaşılır. Kendisine tabi olunan şeyh, Allahu subhanehu'nun izniyle şu iki işi tekeffül eder. O halde şeyh için şu iki şeyin mutlaka hasıl olması gereklidir.

Diriltir, öldürür sözünün manası, baki ve fani eder. Şeyhlik makamı-nın öldürmek ve diriltmekle bir alakası yoktur. Kendisine uyulan şeyhin hükmü, kehribar hükmü gibidir. Onunla münasebeti olan her şey, arkasın-dan koşar ve ona doğru çekilir, otların kehribara nisbeti gibi. Ondan bol nasibe nail olur.

Kerametler ve harika haller, müriddleri çekmek için değildir. Zira müridler, manevi nisbetle ona doğru çekilirler. Amma şu büyüklerle alaka-sı olmayanlar, onların kemalat nimetlerinden mahrumdurlar. Onlardan binlerce kerameti müşahede etseler de. Bu manaya, Ebu Cehil ve Ebu Leheb'in halini şahit tutmak gerekir.

Allahu teala, kafirler hakkında buyurdu:

"Bütün ayetleri görseler de, onlara iman etmezler, taki  sana geldiler ve seninle mücadele ederek kafirler der, bu ancak evvelkilerin masallarıdır."

Selam olsun.

Perşembe, 16 Ekim 2008 10:49 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

Akıl, Müstakil Delil Olurmu?

akil.jpg

Dinimizde delil dört tanedir -edille-i erbaa-. Bunlar Kitab -Kur'anı kerim-, sünnet, icma ve kıyastır. Bu dört delille islami hükümler sabit olur. Bunların dışında ilme sebeb olan bazı şeylerin varlığı, -mesela akıl, vehim, hisler gibi-delil olarak yeterli değildir, yani şu dört şeyih haricindekilerle hüküm isbat edilemez, kati ilim tahakkuk etmez.

Bu aslı bildikten sonra; bazı bid'at ve sapık mezheblerde, felsefecilerde akıl delil kabul kabul edilir ve hidayet edici olarak akla güvenirler dayanırlar. Ehli sünnet bunlara gerekli cevabı ilmi kelam bahsinde vermiştir. Biz mektubatı Rabbaniden bir bölümü aktarmakla meseleyi değişik bir yönden huzurunuza getiriyoruz. 1. cilt, 266. mektubtan...

<<Peygamberler (üzerlerine salat ve selam olsun)in gönderilmesi alem-ere rahmettir. Bu büyüklerin aracılığı olmasaydı bizi vacibul vucud olan Allah'ın zatına ve sıfatlarına kim ulaştırırdı, bizim için Hakkın rızasını, razı olmadıklarından kim ayırırdı. Zira bizim nakıs aklımız Peygamberlerin davet nuru olmadan bu manayı anlamaktan çok uzaktır. Kusurlu anlayışımız, şu büyükleri taklid etmeden bu muameleyi anlamaktan cimridir (anlayamaz.)

Evet, akıl her ne kadar delil ise de fakat hüccet olmakta tam değildir, tam delil olmaya ulaşmamıştır. Hücceti baliğa (tam delil) ancak Peygamberlerin gönderilmesiyle tamam oldu. Ahiretteki sevap ve azab buna (tam delilin gelmesine) bağlanmıştır.

Nefsin temizlenip safî yapılması sahih amellerin yapılmasına bağlıdır. Bunlar Allah'ın razı olduğu amellerdir. Bunları bilmek Peygamberlerin gönderilmesine bağlıdır.

Kalbi boşaltıp nefsi temizlemek, peygamberlerin gönderilmesi ol­masaydı hakikatten hasıl olmazdı. Kafir ve fasıklarda meydana gelen (şeyler) nefsin safîleşmesidir, kalbin safî olması değildir. Sırf nefsin safı olması sapıklıktan başka bir şey artırmaz, hüsrandan başka bir şey meydana getirmez. (Kalbin temizlenmesi gerekir. Bu da zikir sayesinde ancak mümkündür.)

Bazı gaybî şeyleri kafir ve fasıkların bilmesi nefsin safîleşmesi vaktinde istidraçtır, onların hakkında helak ve hüsrandır, (onları azar azar helake çekmektir.)

Seyyidil Murselîn hürmetine Allah'tan bizi böyle şeylerden kurtarmasını dileriz. (Amin)

Anlaşıldı ki Paygamberlerin gönderilmesi vasıtasıyla şeriatın hükümleri sabit olmuştur, onlar rahmettir, inkarcıların, mülhidlerin (dinden çıkmışlar), zındık (sapık) ların anladığı gibi değil. Bunlar şerî hükümleri rahmet saymazlar ve kullara böyle zahmetli işlerin yüklenmesi akla uygun değil, şefkat değildir, derler.

Bunlara şöyle denir; kim bu hükümlerle amel ederse cennete girer, kim hilafını işlerse cehenneme girer, nasıl bu hükümlerle teklif olunmasınlar; kendi başlarına bırakılsınlar, yeyip içip uyusunlar, kafalarına göre dolaşsınlar (öyle mi?) Bu çirkin herifler bilmezler mi ki? ihsan edene şükretmek gerekir, işte bu şerî hükümler nasıl şükrün yapılacağının beyanıdır. Aklen bu hükümleri yapmak vacip olur (yani akıl şükretmek gerektiğini bilir ama nasıl ş,kredeceğini bilemez. Şükretmenin yolu peygamberin beyan ettiği kulluk vazifeleridir.) Şu alemin nizamı bu hükümlere bağlıdır. Eğer insanlar kendi başına bırakılsa şerden başka birşey ortaya çıkmaz, herkes başkasının malı ve canına taarruz eder. Şerî yasaklar konmazsa nefisler zayi olur. Mallar helak olur.

"Sizin için kısasta hayat vardır, ey akıl sahipleri.">>

 

Demekki insanoğlu hakkında emir ve yasakların konması, yine insanlığın saadeti içindir. Aksi takdirde dünya kagaşalık içinde bocalar, yaratılış gayesi tahakkuk etmezdi, zira Allahu teala bizleri,  kendisini bilmek ve kulluk etmek için yaratmıştır. Onun iradesine boyun eğip razı olduğu şekilde yaşamak için aklı selim üzere dini emirleri tatbik etmek gerekir.

"Eğer şükrederseniz artırırım."

 

Perşembe, 18 Eylül 2008 12:55 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

Hulefa-i Raşidinin Efdaliyyet Dereceleri

4_halif.jpg

Hulefai Raşidîn arasındaki efdaliyyet sırası hilafetleri tertibine göredir. Fakat Ebu Bekir ve Ömer (R. Anhuma) in üstünlükleri sahabe ve tabiînin icmai ile sabittir. Din bü-yükleri bunu böyle nakletti, îmam Şafiî'de bunlar­dan biri-dir.

İmam Ebul Hasanil Eşarî (r.a.) buyurdu: Ebu Bekir, sonra Ömer'in diğer ümmet üzerine üstünlüğü kesindir.

İmam Zehebî buyurdu: Hilafeti zamanında memleke tinin saltanat kürsüsünde iken Hz. Ali (r.a.) dan tevatürle sabit oldu ki Ebu Bekir ve Ömer ümmetin en faziletlisidir. Sonra îmam Zehebi der ki, "Bunu Hz. Ali'den seksenden fazla kişi rivayet etti. Onlardan bir kısmını saydı (İsimlerini açık­ladı.) Sonra der ki; Allah rafizîleri rezil etsin ne cahil adamlar (Bu tevatürü inkar edenler).

Buhari Hz. Ali'den rivayet etti ki; "Peygamberden (s.a.v.) sonra insanların en hayırlısı Ebu Bekir, sonra Ömer, sonra başka bir adamdır. Oğlu Muhammed ibni Hanife dedi ki; sonra sensin. Hz. Ali (r.a.) "Ancak ben müslümanlardan bir adamım" buyurdu.

Zehebî ve diğer alimler Hz. Ali (r.a.) tan şu rivayeti doğruladılar:

Buyurdu ki, "Dikkat edin bana ulaştı ki bir adam beni Ebu Bekir ve Ömer (R. Anhüma) üzerine üstün tutuyor. Kim beni üstün tutarsa o iftiracıdır, iftiracıya verilen ceza ona verilir, (onu döverim).

Bu ve bu gibi haberler ashabtan mütevatir derecesine ulaşmıştır, inkarı mümkün değildir, bundan dolayı şia'nın büyüklerinden Abdurrezzak şöyle der: "Ali kendisi üzerine Ebu Bekir ve Ömer'i üstün tuttuğu için ben-de on­ları üstün sayarım, böyle olmasaydı asla onları üstün saymazdım. Ali'yi seveyim sonra ona muhalefet edeyim, bana günah olarak bu yeter."

Hz. Osman, Hz. Ali'den üstün olması meselesine gelince, ekser ulema "Şeyhayndan sonra, üstün olan Osmandır, sonra Ali'dir." Buyur-muşlar. Dört mezhebin müçtehid imamlarının görüşü de budur, İmamı Malik'ten ri­vayet edilen Osman'ın Ali üzerine üstün sayılmasındaki durak-laması hakkında Kadı lyaz der ki, imamı Malik bu duraklamadan vazgeçip Osman'ı üstün saymıştır, îmam Kurtubi "inşaallah sahih olan budur." buyurdu.

İmamı A'zamın sözünden anlaşılan bekleme manası ki "Şeyhaynı üstün saymak, iki damadı sevmek Ehli Sünnetin alametlerindendir." (sözünden anlaşılan şey.) Bu sözünden anlaşılan bu fakire göre (İmamı Rabbani'ye göre) şudur ki; fitneler ve ihtilaflar çoğalınca, iki damadın hilafetinde, insan­ların işlerinde fesad ortaya çıkınca, insanların kalblerinde bulanıklıklar çoğalınca; İmamı Azam iki damad hakkında muhabbet lafzını şu manayışündüğü için seçti, o ikisini sevmeyi Ehli Sünnet vel Cemaatın alameti saydı. Halbuki Hanefî kitapları "Halifelerin tertibine göre efdaliyetleri sabit­tir" ibaresiyle dopdoludur.

Hasılı kelam; şeyhaynın üstünlüğü kesindir. Osman'ın derecesi bu ikisinden aşıdır. Fakat Osman'ın (r.a.) efdaliyyetini inkar edeni kafir say­mamak gerekir. Belki şeyhaynın üstünlüğünü (inkar eden bile kafir de­memeli), belki o kişi bidatçıdır ve sapıktır. Zira alimlerin bu hususlarda ihti­lafı vardır. (İhtilaf olan yerde kati karar vermek zordur.) Burdaki icma hakkında kîl-ü-kal vardır, (bazısı bir türlü, diğer bazısı başka türlü demiş.)

Bu inkarcı, ziyanda ve hüsranda olan Yezid'in arkadaşıdır. (Hüküm-leri aynıdır). Alimler bunun hakkında lanet etmekte durakladılar.

Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) 'a Hulefai Raşidîn'den dolayı gelen eziyetlendirmeler, torunları tarafından gelen eziyetlendirme gibidir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu:

"Allah Allah Ashabım hakkında (sakının) onları benden sonra hedef tutmayın (onların aleyhine konuşmayın.) Kim onları severse beni sevdiği için onları sever, kim onlara bu'z ederse bana bu'z ettiği için onlara bu'z eder. Kim onlara eziyet ederse muhakkak bana eziyet etmiştir, bana eziyet eden muhakkak Allah'a eziyet etmiştir. Kim Allah ve Resülüne eziyet ederse so­rumlu tutulması (hesaba çekilmesi) umulur."

Allahu Azze ve Celle şöyle buyurdu: Allah ve Resulüne eziyet e-denlere Allah, dünya ve ahirette lanet etmiştir.”

Ashab arasında vaki olan olaylar, harbler, çekişmelere gelince; bunları güzel bir hamil ile manalandırmalıdır. Onları heva ve ırkçılık taassubundan uzak tutmak gerekir. Taftazani (Şerhul Akidin Yazarı) Hz. Ali'nin sevgisinde çok ileri olmasıyla beraber şöyle dedi: "Ashab arasında olan olaylar harbler, hilafet hakkında değildi, belki ictihadda olan bir hata idi. (Şerhul Akaidin üzerine yazılan) Hayalî isimli Haşiyede, "Muaviye ve adamları, Hz. Ali'nin zamanında en efdal olduğunu kabul etmeleriyle birlikte onun itaatından, bir şüpheden dolayı çıktılar; o şüphe, "Hz. Osman'ın katillerinden kısası terk edeceği endişesi idi."

Kara Kemal Haşiyesinde Hz. Ali'den nakledil di ki, şöyle buyurdu: "Kardeşlerimiz bizim üzerimize azdılar, onlar kafir ve fasık değillerdir, çünkü onların te'villeri vardır."

Şüphesiz ictihad hatası levm ve ta'ndan uzaktır, bu kişiden çirkin muamele kaldırılmıştır.

Ashabın tamamı, Hayrul Beşerin (sallallahu aleyhi ve sellem) sohbe-tine riayetle ancak hayırla anmak gerekir. Onları seven Peygamberi (sallallahu aleyhi ve sellem) sever. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu "Onları seven beni sevdiği için onları sever, onlara bu'z eden bana bu'z ettiği için onlara bu'z eder. Yani Ashabımla alakalı mahabbet, benimle alakalı mahabbetin ta kendisidir. Aynı şekilde onlarla alakalı bu'z, benimle alakalı bu'zun ta kendisidir."

Bizim Hz. Ali'nin muhaliflerini de sevmemizden asla bir maksadımız yoktur, belki bize gerekli olan, onlardan dolayı (sebep oldukları savaşlar, kargaşalıklardan dolayı) eziyetlenmemiz, üzülmemizdir. Zira sonuçta bu iş Resulullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) ulaşır. Fakat haklıya haklı, haksıza haksız deriz. Hz. Ali (r.a.) haklı idi, muhalifleri hatada idiler. (İctihad hatası.) Bundan fazlası fuzulî (söz) olur. Bu meselenin incelenmesi, Hoca Muhammed Eşref e yazılan mek­tuptadır, (1. Cilt, Sayfa 229, 251. Mektup) oraya müracaat edilsin.

 (1. Cilt, 251. Mektup, Sayfa 229)

Bilki Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in ashabının tamamı azamet sahibi büyük zat­lardır. Hepsini tazim ve hürmetle zikretmek gerekir. Hatîb, Enes (r.a.) 'ten rivayet etti ki: Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Allah beni seçti, benim için ashab seçti, onların içinden bana hısım (akrabalar) seçti, ensar seçti. Kim beni onlar içinde muhafaza ederse (hakkıma riayet ederse), Allah o kişiyi korusun, kim bana onlar hususunda eziyet ederse, Allah o kişiye eziyet versin."

Tabaranî İbni Abbas (radıyellahu anhüma) dan rivayet etti ki Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu. "Kim ashabıma söverse onun üzerine Allah'ın, meleklerin, bütün insanların laneti olsun."

İbni Adiyy, Aişe’den (radıyellahu anhâ) rivayet etti ki; Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu, "Ümmetimin en şerlileri as-habım aleyhine cür'et edenlerdir. (Dil uzatanlardır).

Fakat bimek gerekir ki Hz. Ali'ye muhalif olanlar hatada idi, Hak Hz. Ali tarafında idi. Lakin bu hata ictihad hatası olunca, bu kişi Levmden uzak oldu, sorumluluk ondan kalktı, İmam Amed’den "Mevakıf" şarihi naklettiği gibi "Cemel ve siffîn vakaları içtihattan dolayı meydana geldi."

"Temhîd" kitabında Şeyh Ebu Şekur Essâlimi açıkladı ki, Ehli Sünnet vel Cemaat şu görüşe gittiler ki, Muaviye (r.a.) Ashabtan bir taife ile birlikte hata üzere idiler, hataları ictihadî idi.

"Savaik" kitabında Şeyh ibni Hacer dedi. "Muaviye’nin, Ali ile çekişmesi içtihattan dolayı idi. Bu itikadı Ehli Sünnet itikadı saydı.

Ulemanın sözleri "İçtihadi hata" olduğu sözüyle doludur, İmam Gazali, Kadî Ebu Bekr ve diğerleri bunu böyle açıkladılar, îmam Ali'nin muhaliflerini fasıklıkla ve sapıklıkla vasıflamak doğru değildir.

Kadı, "Şifa" kitabında der ki, imam Malik (r.a.) "Kim Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) 'ın ashabından birisine söverse Ebu Bekir, Ömer, Osman, Muaviye veya Amr ibn As (radıyallahu anhum ecmain), eğer bunlar dalalet üzeredirler, kafirlerdir derse, o kişi öldürülür. Eğer insanların sövmeleri gibi bir şeyle söverse, şiddetli şekilde cezalandırılır.

Hz. Ali'nin muhalifleri, Gulatı Rafizîlerden bazılarının dediği gibi kafir değillerdir. Bazılarının dediği gibi fasık değillerdir. Bu görüşü "Mevakıf" kitabı, ashabtan pek çoğuna nisbet etti. Nasıl olmasın ki muhakkak Aişe Sıddıka (validemiz) Talha, Zübeyr onlarla birlikte idi. Halbuki Talha ve Zübeyr, Cemel savaşında öldürülen on üç bin kişi arasında vardı: Muaviye (r.a.) daha ortaya çıkmamıştı. Bunları fasık, sapık saymak, hiçbir müslümanın cür'et etmiyeceği şeydir, ancak kalbinde maraz ve batınında habaset (pislik) olan müstesnadır.

Bazı alimlerin sözlerinde bulunan Muaviye (r.a.) hakkındaki "Zülüm" sözünün söylenmesinin maksadı şudur ki; "Muaviye imamı cairdir" yani Ali'nin zamanında hilafete layık olmadığıdır. Yoksa sonuçta zulme ve fıska götüren zulüm manasında değildir. "Hatada idiler" sözü üzerine ziyade etmek caiz değildir. Nasıl caiz olsun ki; Hz. Muaviye Allah'ın ve kulların hakkında adil bir îmam idi; "Savaik" kitabında böyledir.

Eğer Yezid hakkında böyle söylense, ona cevaz vardır, Muaviye (r.a.) hakkında "Hata" dan başka şey söylenmesi çirkindir.

Halbuki sağlam isnadlarla rivayet edilen hadisi şeriflerde, Peygam-berimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Muaviye (r.a.) için dua etti, "Allah'ım ona yazı ve hesabı öğret, onu azabtan koru."

Başka bir duasında, "Allah'ım onu (Muaviye'yi) hidayete ulaşan ve hidayet edici eyle." Peygambenmizin (s.a.v.) duası makbuldür.

Geride geçen kısımda İmamı Malik, Muaviye'ye sövmeyi büyük günah kabul etmiş ve öldürülmesine fetva vermişti. Ona venleri Ebu Bekir, Ömer ve Osman'a yapılan hakaretler gibi görmüştür.

Ey kardeş bilki Muaviye bu olaylarda tek başına değildi. Tahminen ashabı kiram'ın yarısı ona ortak idi. Eğer Ali ile savaşanlar kafir ve fasık ol­salar dinin yarasından itimat kalkar. (O din ki onların tebliği ile bize ulaştı). Buna ancak zındık olan izin verir ki bunun maksadı da dini iptaldir.

Ey kardeş bu fitnenin çıkmasına sebep, Osman'ın (r.a.) öldürülmesi ve kısas yapılmasını istemekti. Talha ve Zübeyr Medine'den kısasın gecikmesi sebebiyle çıktılar. Bu işte onlara Aişe-i Sıddîka uygunluk göster di ve Cemel Vakası meydana geldi. Bu Cemel vakasında onüçbin sahabe öldürüldü. (Allah hepsinden razı olsun). Aynı savaşta Talha ve Zübeyr'de öldürüldü. Bu ikisi cennetle müjde-lenen on kişidendir. Bu savaştan sonra Muaviye Şam'dan çıktı, onlara katıldı. Bu defa Sıffîn harbi meydana geldi.

İmamı Gazali bu muhaberebelerin hilafet için olmadığını açıkladı. Belki Hz. Ali'nin hilafetinin evvelinde meydana gelen kısas hükmünün ifa edilme­siydi. İbni Hacer (r. Aleyh) bu sözü Ehli Sünnet itikadından saydı.

Hanefî fakihlerinin büyüklerinden olan Şeyh Ebu Şekûr Essalîmi şöyle dedi: Muaviye'nin Ali ile çekişmesi hilafet işinde idi. Zira Peygambe-rimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Muaviye (r.a.)'ye şöyle buyurmuştur, "İnsanlara melik olursan, onlara yumuşak davran" Bu sözden dolayı Muaviye'nin hilafete arzusu ortaya çıkmıştı. Fakat o hatada idi. Ali (r.a.) haklı idi. Zira o vakit, Ali'nin hilafet vakti idi.

Bu iki söz arasını şöyle birleştirebiliriz, ihtilafın sebebi evvela kısasın geri kalması idi. Sonra hilafete geçmek arzusu işe karıştı. Bu iki durumda da ictihad eden eğer hatada ise sevaptan tek derece alır. Eğer isabet ederse iki derece, belki on derece alır.

Ey evlat Ashab arasıdaki bu kargaşalıklarda en sağlam yol olaylar hakında susmakta, bunların kavgalarından uzak durmaktır.

Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), "Ashabım arasında olan olaylardan uzak durun."

Yine buyurdu ki, "Ashabım zikredilince kendinizi tutun."

Yine buyurdu, "Allah, Allah Ashabımı hedef tutmayın." Yani Asha-bım hakkında Allah'tan korkun sakının, Levm ve taan oklarınıza onları hedef yapmayın.

İmam Şafî (rahmetullahi aleyh) buyurdu; aynı şekilde bu söz Ömer ibni Abdul Aziz'den nakledildi: Şu (harbler, kargaşalıklar) bir kan idi, Allah bizim ellerimizi on­dan temizledi bizde lisanlarımızı ondan temizleyelim. Bu sözden anlaşıldı ki, lisana da onların hatasını konuşmamak gerekir.

Salı, 16 Eylül 2008 12:26 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

Risale

ris_00011.jpg
Çarşamba, 17 Eylül 2008 12:22 tarihinde güncellendi

Sayfa 5 - 9

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.