.

.

Mektubattan

E-posta Yazdır PDF

Alemin - Eşyanın Perde Arkası!

kainat.jpgRisale-i Kudsiyye Tercümesi Cilt 1, Sahife 529  (Efendi Hazretlerinin k.s. İzahlarından)

 

‘Mezahirde aceb kim var arada’

 

Mezahir ile zahir arasında acaba kim var? Zahir ile mazharı anlamak için bir misal verelim.

Güneş zahir, güneşin ışıklarının vurduğu yer mazhardır. Allahu Teala nın isimleri zahir, o isimlerin vurduğu yer mazhardır.

Allahu Teala nın isimleri, insanlara, hayvanlara, cinlere, sebzelere, meyvelere, aya, güneşe vesaire canlı cansız her şeye vurur. Mesela bir üzümü ele alalım. Üzümün çekirdeği yaprağı dalları salkımı gövdesi kökleri herbiri ayrı ayrı mezahirdir. Allahu Teala nın halık ismi o üzümün köküne gövdesine yaprağına salkımına çekirdeğine vuruyor, o halık ismi zahir vurduğu yer mezahir oluyor. İnsan da böyledir, insana vuran ismi zahir insan o ismin mazharıdır. Allahu Teala nın görmek sıfatı zahir bizim gözlerimiz mazhardır, Allahu Teala nın işitme sıfatı zahir, bizim kulaklarımız mazhardır. Allahu Teala nın kelam sıfatı zahir, bizim lisanımız mazhardır.

Allahu Teala bütün her şeyi esma-sıfatıyla yaratıyor. Kendisi öz zatıyla yaratmaya tenezzül etmiyor. Eğer eşyayı öz zatıyla yaratsaydı, bütün eşya zatının karşısında dayanamaz yanardı. Allahu Teala dan başka yaratıcı varmı? Yok.

Büyük Şeyh Efendi k.s. soruyor! O mazharlarla (yaratılanlarla) Mevla teala arasında kim var ki? O yaratsın da Mevla teala yaratmasın! Yine kendisi cevap veriyor:

 

‘Ânınladır kamu eşya verada’

 

Bütün eşya perde arkasında Allahu Teala iledir. Yani Mevla teala ile eşya arasında kimse yoktur, ancak bütün eşya perde arkasında Mevla tealanın esma-sıfatıyla meydana geliyor. Arada siz de yoksunuz, ben de yokum, herşeyi yaratan Mevla tealadır.

Yani Mevla tealanın görülmemesi varya, o veradır. Mevla teala görünmediği yerden canlıları cansızları çiçekleri sebzeleri meyveleri herşeyi yaratıyor ve herşeyi o idare ediyor. Biz bu yaratılanları nasıl yarattı diye hiç düşünmüyoruz. Mesela; evler inşa ediyoruz, fakat bunları onun yarattığı malzemeler ile yaptığımızı hiç düşünmüyoruz. Bir de o evde horon ediyoruz.  O’nun zeytinini peynirini kaymağını yiyoruz, hiç düşünmüyoruz bunları kim yarattı diye!

Giyindiğimiz elbiseyi terziden biliyoruz, o terzinin vucudunu elini gözünü diğer azalarını kim yarattı? O eli hareket ettiren kim? O ele tesir eden var o da ruhtur, o ruha da tesir eden var, o da Mevla tealadır. Dön dolaş her şeyi Mevla teala yapıyor. Mevla teala gökten yağmur yağdırıyor, otları bittiriyor, koyunlar onlardan yiyor postlarından yün oluyor, yünler kırpılıyor iplik yapılıyor, dokunup kumaş olarak çıkarılıyor sonra da dikilip elbise oluyor.

Saatin bir zenbereği onca aletleri döndürür, bir olan Mevla teala da bütün eşyayı yapıyor ve hareket ettiriyor. İnsan bunları düşünse, konuşsa Allahu Teala dan utanır, Mevla teala da ondan hoşnut olur.

 

“Gözün aç hep siva hâlik arada.”

 

Gözünü aç, Allahu Teala dan başka aradakilerin hepsi helak olcudur. O üzümler asmalar, bağlar o asmayı diken adam, o adamın ruhu, rüzgarlar yağmurlar ay güneş hepsi helak olucudur.

“O’nun Zat’ından başka herşey helak olucudur.”  (Kasas : 88) 

 

“Allahu teala, sizi ve sizin yaptıklarınızı yaratmıştır.”  (Saffat : 96)

 

Bizler yemeği yiyoruz, tadını duyuyoruz ama bu nimetleri yaratan Allahu Tealayı çok az hatırlıyoruz. Mevla teala helak olucu şeyleri arada sebeb kılıyor, bu eşyayı icat ettiriyor. Büyük bir ıurmaktan bahçemize yol açsak su gelir. O bahçeye gelen su, harkınmı yoksa ırmağınmıdır? Irmağındır. O hark su benim dese yalancıdır. İşte bizim bedenimiz ile yaptığımız işler, yağmur bulut vesaire hepsi o hark gibidir.

Vay yazıklar olsun bize, fani şeylerden geçemiyoruz, koca kafalılarız. Büyük Şeyh Efendi sözü daha da kuvvetleştirerek buyurdu ki:

 

‘Ânındır emr-u ferman, hükm-ü irade.’

 

Emir, ferman, hüküm ve irade Allahu Teala nındır.

Rüzgara bulutu taşıması için kim emrediyor? Buluta suyu boşalt diye kim emrediyor? Yağmur sebebiyle toprak yumuşuyor, taşa bir şey olmuyor. Toprağı yumuşatıp nemlendiren, çiçeklere meyvelere sebzelere şekil veren tat veren renk veren koku veren hep Mevla Tealadır, perde arkasından hepsini yapıyor, biz de zannediyoruz ki bahçıvan yapıyor, bizim aklımız o kadar işte.

 

“Hemân Allah deyup Hakka gidelim, cemali bâ kemâle seyredelim.”

 

NOT:

Alemin-madenin sırrını araştıranlar evvela tasavvufun sırlarını bir araştırsınlar, gerçekten iman edip marifet sahibi olsunlar, bakalım ondan sonra neyi araştıracaklar, maddenin sırrını mı? Yoksa her şeyin sahibini mi? Allahu Teala bizleri cehaletten ve yanlışa düşmekten muhafaza eylesin, dostlarının elinde cemaline kavuştursun. Âmîn!

 

 

 

Pazartesi, 15 Eylül 2008 19:14 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

Rasih Alim Kimlerdir?

dalga.jpgMekrtubat-ı Rabbani  2. cilt, 54. mektubtan...

İttiba'dan olan üçüncü derece, Efendimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'in hallerine, zevklerine ve iç buluşlarına tabi olmaktır. Bunlar velâyet-i hâssaya tealluk eden (şeylerdir.) Bu derece, velayet erbabına mahsustur. İsterse o velî saliki meczub olsun, isterse maczubu salik olsun (fark etmez.)

Velayet metebesi sonuna ulaşınca muhakkak nefis mutmainne oldu, tuğyan ve inadından vazgeçti, inkardan ikrâra (dönüştü), küfürden islâma dönüştü. Mutâbaatta bundan sonra ne şey yaparsa, o şey mutâbaatın hakikatı olur. Eğer namazı eda ederse muhakkak mutâbaatın hakikatını eda etmiş olur. (Yani namazda.) Oruçta, zekatta hüküm aynı şekildedir. Bu kıyas üzere, mutâbaatın hakikatı bütün şer-i hükümlerin yerine getirilmesinde olucudur.

Eğer; namazın orucun hakikatı nedir? Halbuki namaz ve oruçtan her birerleri hususi fiillerden ibarettir. Emredildiği şekilde bu fiiller yapılsa, muhakkak hakikat eda edilmiş olur. Bunun ötesinde hakikat nasıl olur? Suret nasıl olur? Denirse.

(Cevapta) derim ki: Yeni başlayanın nefsi, bizzat ahkâm-ı semaviye- yi inkâr eden nefs-i emmare olunca, o nefisten ahkâmı şeriyyeyi işlemek, suret itibarıyla olur.  

Sona ulaşanın nefsi mutmeinne olunca, şeriat hükümlerini rıza ve rağbetle kabul edince; ondan ahkâmı işlemek hakikat itibarıyla oldu.

Mesela: Münafık ve müslümandan her birerleri namazı eda eder. Münafıkın batınında inkâr bulunduğu için ondan ancak sûretin edası sâdır olur (ortaya çıkar.) Müslüman batının inkiyadı (boyun eğmesi) vasıtasıyla namazın hakikatıyla süslenmiştir. Suret ve hakikat, bâtının inkârı ve ikrarına itibarladır.

(Yani içinde tasdik olup ta şer-i ahkâm uygulanırsa hakikat, küfür olup ta uygulanırsa suret olur.)

Dördüncü derece mutâbaattan bir derecedir. Evvelki derecede bu mutâbaatın sureti vardı, burada ise hakikatı vardır. İttiba'dan olan bu dördüncü derece râsih âlimlere mahsustur. (Allah çalışmalarını şükrana layık eylesin.) Muhakkak bu râsih âlimler nefsin mutmainne olmasından sonra bu mutâbaat devletiyle hakikatlanırlar. Allah dostları  (Allah onların sırlarının kudsiyetini artırsın)  için, eğer nefsin mutmainne olmasından bir nevi hasıl olsa bile lakin nefis için kamil mutmainne (olmak,) veraset yoluyla âlimlerin nasibi olan nübüvvet kemâlâtının tahsilinde hasıldır. Râsih  alimler, nefsin itmi'nanının kemali vasıtası ile, ittiba'nın hakikatı olan şeriatın hakikatıyla hakikatlanırlar. Diğerlerinde (Râsih olmayan âlimler) bu kemalat yok olunca, (onlar) bazen şeriatın suretiyle bazen şeriatın hakikatıyla hakikatlanırlar.

Râsih Âlimlerin alametinden (bir nebze) beyan edelim ki; her bir  zahir âlim, kendisinin râsih olduğunu iddia etmesin; nefs-i emmaresini  mutmainne zannetmesin. Râsih âlim o şahıstır ki, kitap ve sünnetin müteşabih olanının te'vilinden onun nasibi vardır; Kur'an surele rinin başındaki kesik harflerin sırlarından hissesi vardır. Müteşabihatın te'vili kapalı sırlar cümlesindendir.

"El" gibisini kudretle, "vech" gibisini zatla te'vil etmek, bu (kapalı sırlar cümlesinden olduğu) zannedilmesin. Çünkü bu (şekilde yapılan) te'vil zahir ilimden ortaya çıkar. Sırlarla (bunun) bir alâkası yoktur. Bu sırların ashabı, Peygamberlerdir. (Üzerine salât ve selâm olsun.) Bu rumuzlar onların (Peygamberler) muamelesine işarettir. Bu büyük devletle, bu büyüklere tabî olmak ve varis olmak sebebiyle kendisi için bu dev let irade edilen herkes şereflendirilir.   

            Mutâbaattan olan bu derecenin hasıl olması ki, bu mutâbaat mutmeinne nefse bağlanmış, şeriatın sahibine (üzerina salât selâm olsun) hakiki ittibaya ulaşmaya bağlan mıştır. Bazen fenâ ve bekânın aracılığı olmaksızın, sülük ve cezbenin vasıtası olmaksızın ele geçebilir. Arada haller, vecdler, tecelliler ve zuhuratlardan hiçbir şeyin olmaması da mümkündür. Bu devlet vaktin ele geçen (peşin sermayesi) olur. Fakat bu devle te (ittiba devleti) velâyet yolundan (seyr-i sülük) ulaşmak, diğer yollardan ulaşmaktan daha yakındır. Diğer yol bu fakirin zannınca sünnet-i seniy-yeye yapışmak, (o sünnetin sahibi üzerine salât, selâm ve tahiyye olsun), bid'atın isminden resminden sakınmak yoludur. Kim ki bid'atı haseneden sakınmazsa; onun bid'atı seyyieden sakınması, ruhunun derinliklerine bu devletten bir koku ulaştırmaz. Bu mana bugün zordur. Çünkü âlem bid'at denizinin derinliklerinde boğulmuş, bid'at karanlıklarında tatmin olmuştur. Bid'atı kaldırmakta ve sünneti ihya etmekte kimin tâkatı var?   

Bu vaktin ekseri âlimleri bid'atı revaçlandırıyorlar. Sünneti yok ediyor lar. Geniş geniş bid'atları işlemeye fetva veriyorlar, bilakis halkın örfünü illet yaparak bid'atı müstahsen sayıyorlar. İnsanları bid'ata delalet ediyorlar. Keşke bilseydim, şayet delalet yayılsa ve batıl örf olsa, teamül (halkın örfü) olur diye, neyi (bahane olarak) derlerdi. Bilmezler mi, her teamül/örf istihsan delili değildir. İtibar edilen teamül ancak, evvelki asırdan gelen bütün insanların cem olmasıyla hasıl olan teamül/örf dür.

Fetevayı Gıyasiyye de (bu mesele) zikredildiği gibi. Şeyhu-l İslâm Şehid (r.a.), Belh meşayıhının istihsanını almıyoruz, ancak evvelki ulemamızın kavlini alıyoruz dedi. (Allah onlara rahmet etsin.) Çünkü bir beldedeki teamül cevaza delâlet etmez. Cevaza ancak sadr-ı evvelden (asrı saadet) beri gelen teamül delâlet eder. (Bu), Peygamberimiz’in -sallallahu aleyhi ve sellem- onları bu iş üzere takriri olduğuna delil olması içindir. Bu, Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- için şeriat (tayini) olmuş olur. Bu şekilde olmayınca onların (diğerlerinin) fiilî huccet olmaz, ancak bütün beldelerdeki insanların tamamından olursa, o zaman icmâ' olur. İcmâ huccettir.

Bakmazmısın ki insanlar şarap satmaya, faiz alıp vermeye alışıp örf yapsalar bunların helalığı ile fetva verilmez.[1] Şüphe yok ki insanların hepsinin örfünü bilmek, bütün şehir ve beldelerin ameline vâkıf olmak, insanın kuvvetinin tâkatı dışındadır. (Netice olarak) sadr-ı evvelden gelen ve hakikatta Peygamberimiz'in  -sallallahu aleyhi ve sellem- takriri olan ve sünnete dönen teamül, (uygulanmakta sabit) kaldı. (Diğer örfler geçerli delil olmaz.) Nerde bid'at ve nerde güzelliği? 

Ashab-ı kirâm rıdvânullahi aleyhim hazretlerinin bütün kemalatla-rının hâsıl olması için, beşerin en Hayırlısının -sallallahu aleyhi ve sellem- sohbeti kâfî oldu.

Sofiye yolunu seçmeden, sülük ve cezbe ile (mânevî) mesafeler kat' etmeden, selef âlimlerinden râsih olmak devletiyle şereflenen, (bu devlete) sünnet-i seniyyeye ittibaya yapışması vasıtasıyla (ulaştı), -sünneti seniyyenin sahibine salât, selâm ve tahiyye olsun- razı olunmayan bid'atlardan kaçması vasıtasıyla (ulaştı.)

Allah'ım! Bizi sünnete ittiba üzere sabit kıl, bid’atları işlemekten, sünnetin sahibi hürmetine -sallallahu aleyhi ve sellem- uzak eyle.  



[1] Bu günkü halimizi beyan ediyor. Şimdi insanların pek çoğu, kati haramları dikkate almıyorlar. Bunlar için helal olduğuna asla fetva verilmez, zira Kur’an nasları kıyamete kadar değişmez. Kendimiz Kur’ana uymalıyız, Kur’anı kendimize uyduramayız.

Çarşamba, 10 Eylül 2008 05:41 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

Din düşmanlarına ihanet - 269. Mektub

mucahidde.jpg

269. MEKTUBUN BAŞLIĞI VE KONUSU

İkiyüz altmışdokuzuncu mektup, Murtaza Han'a yazılmıştır.

Din düşmanlarına ihanete, batıl ilahlarını tahrib etmek ve onları hakir görmeye teşvik, şu kıymeti büyük işi temenni etmek ve bunlarla alakalı hususlar hakkındadır.  

 

269. MEKTUBUN TERCÜMESİ

Hamd Allah'a mahsustur, selam seçtiği kullar üzerine olsun.

Bil ki her kes için, işlerden bir işi temenni vardır. Bu fakirin temennisi, Allah celle celaluhu'nun ve Resulullah sallallahu aleyhi ve âlihi sellem'in düşmanlarına karşı şiddetli olmak, şu hainlere karşı ihaneti ulaştırmak, batıl ilahlarını hakir görmektir.

Yakinen biliyorum ki Hak celle ve alâ katında, bu amelden daha çok razı olunan bir amel yoktur. Bu yüzden sizi, şu razı olunan amele tekrarlı olarak teşvik ediyorum. Bu işi yerine getirmeyi, islamın en mühim işlerinden görüyorum.

Orayı şereflendirmeye muvaffak edildiğinden, şu sıkıntılı beldeyi tahkirde teayyün ettiğinden ve ehlini değersiz yaptığından dolayı evvela şu nimetin şükrünü eda etmek lazımdır. Zira pek çok kimseler, o makama tazim için giderler, oranın ehline hürmet ederlerdi. Allahu subhanehu'ya hamd ve minnet olsun ki bizi şu bela ile imtihan etmedi.

Şu büyük nimetin şükrünü eda ettikten sonra, şu hainleri, hüsranda olan şu kimseleri ve batıl ilahlarını değersiz kılmakta son derece gayret göstermek, gizli ve aşikârede şu cemaati yok etmek için mümkün oldukça son derece gayret etmelidir. İhanet nevilerini, nakıs putlarına ulaştırmalı ki, bu amel ile, onlar hakkındaki bazı gevşekliklerimizin telafisi ve tedarükü hasıl olması umulur. Bu iş, şu şeyler hakkında keffaret olur.

Bedenin zafiyeti ve şiddetli soğuk, beni oraya gelmekten men ediyor. Değilse elbette, şu işe rağbetlendirmek için hizmetinize koşardım. Şu münasebetle, şu taşa tükürürdüm. Ve bunu, saadetin baş sermeyesi kabul ederdim. Bundan daha fazla nasıl mübalağa edeyim.


  Yorum:

İşte şu büyük imamın açıklamaları. Bu kadar tavizsiz ve net. Böyle olduğu halde bazıları, İmamı Rabbani'yi k.s. diyaloga karşı değilmiş gibi göstererek  yalış tevile kaçıyorlar ki bu, mazaallah şu Allah dostuna iftira olur. Allahu teala dostlarını muhafaza eylesin, bizleri de onların peşinden ayırmasın. 

Perşembe, 19 Şubat 2009 16:07 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

303. MEKTUB - Ezan kelimeleri

minare2.jpg303. MEKTUBUN BAŞLIĞI VE KONUSU

Üçyüz üçüncü mektup, Hacı Yusuf Keşmiri'ye yazılmıştır.

Ezan kelimelerinin manalarını beyan hakkındadır.

 

303. MEKTUBUN TERCÜMESİ

Hamd ve salavattan sonra, bilmek lazım ki ezan kelimeleri yedi tanedir.

Allahu ekber-Allahu ekber. Allah, kendine ibadet edenin ibadetine ihtiyaç duymaktan çok büyüktür-yücedir. Bu kelime, dört kere tekrarlanır ki, şu mühim mana te'kidlensin.

Eşhedü en lâ ilâhe illellâh. Yani, şehadet ederim ki O, büyüklüğü ve ibadete ihtiyaçsızlığı ile beraber, ibadete O'ndan başka layık ve müstehak yoktur.

Eşhedü enne Muhammeden resulullah. Yani, şehadet edrim ki O sallallahu aleyhi ve sellem Allahu subhanehu'nun resulüdür, O'ndan bizlere ibadet yollarını tebliğ edicidir. Cenab-ı Kudsihi teala'ya ibadetin layık olması ancak, sallallahu aleyhi ve sellem'in tebliği ve risaleti tarafından alınmış olmasıyladır.

Hayya-ales-salah. Hayya-alel felah. Bu iki kelime, felaha/kurtuluşa götüren namazın edasına, namaz kıacak kimseyi davet içindir.

Allahu ekber-Allahu ekber. Yani, hiçbir kimsenin ibadetinin Cenab-ı kudsihi teala tarafına layık olmasından yücedir/büyüktür.

Lâ ilâhe illellâh. Yani, Allahu taeala, çaresiz ibadete müstehak olan Zat'tır. Her ne kadar hiçbir kimseden O'nun tarafına layık ibadet sadır olmasa da.

Namaz vaktini bildirmek için konulan şu yüce kelimelerin azametin den, Namazın şanının yüceliğini idrak etmek gerekir.

Mısra':

Bolluk senesi, baharından bellidir.

Allahım! Bizleri  resullerin Efendisi sallallahu aleyhi ve sellem hürmetine kurtulan namaz kılıcılardan eyle. O'nun ve diğerlerinin üzerine slavatın en tamamı ve tahıyyelerin en mükemmeli olsun.

 Yorum:

Günde beş kere bu davetle muhatab olan insanlık, daha ne bekler, özel davetiyemi istiyor?  Keyfinin gelmesini bekleyeceğiz öyle mi? Kendileri bilir, Allahu tealanın hakkımızda getirdiği delil sabit olmuştur, artık gelmeyenler kendilerine zarar verirler. Ehli küfür de bu ilandan alacağını alsın, daha ne yapalım, günde beş kere davet ediyoruz bir de diyalogmu yapalım, hiç gerek yok, iman edecek olan biraz araştırır, nefsini kırar ve tevazu ederek sorup öğrenir. Dünyanın menfaatini bulmak için en uzak mesafelere, denizlerin dibine inen, uzaya çıkan avrupalı, yanıbaşındaki Kur'anı ve camiyi niçin bulmuyor? Tek cevap: İnadına. Küfrü inadi içindedirler.

 

Çarşamba, 27 Ağustos 2008 08:07 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

Tarikat - Allaha Giden Hususi Yol- 5. Bölüm

KUTBUL İRŞAD - KUTBUL MEDAR

       Ey evlat! Peygamber aleyhisselama tabi olan kamil kişi tebeiyyetle nübüvvet makamı kemalatlarını tamamlayınca eğer makam ehli ise imamet mansıbı ile şereflendirilir. Velayeti kübra kemalatlarını tamamla-yınca eğer makam ehli ise hilafet makamı ile şereflendirilir. Zılliyet kemalatları makamında imamet mansıbı için münasib olan kutbül irşad makamıdır. Hilafet makamı için münasib olan, kutbül medar makamıdır. Şu altta bulunan iki makam üste bulunan iki makamın zıllidir.

Şehy Muhyiddîn ibni A’rabi kudise sırruhu’ya göre gavs, kutbu medarın kendisidir. Ona göre gavsiyet başlıbaşına bir makam değildir. Bu fakirin itikadına göre gavs, kutbu medardan başkasıdır. Kutub, bazı işlerde ondan imdad ister. Onun için, abdalların makamına tayinde tesir vardır.

‘Bu Allahın fazlıdır, onu dilediğine verir, Allah büyük fazıl sahibidir’

       İlave: Nübüvvet ve velayet makamına münasib marifet ve ilimler, peygamberlerin şeriatlarıdır. (üzerlerine salat ve selam olsun). Nübüvvette peygamberlerin adımlarında farklılık olunca aynı şekilde o farklılık miktarınca şeriatların da da ihtilaf ortaya çıktı.

       Velilerin velayet makamında münasib olan marifetler meşayıhın hoş sözleri, tevhid ve ittihattan haber veren ilimlerdir. Bunlar ihata ve sereyandan haber verir.[1] Bunlar beraberlik ve yakınlık alametini ortaya çıkarır. Bunlarda zılliyet ve aynalık bildirip, müşahede ve şuhudu sabit ederler.

       Hasılı kelam, peygamberlerin marifetleri kitab ve sünettir. Evliyanın marifetleri ise fusus ve futuhatı mekkiyyedir. (İki kitap ismidir)

       Mısra:  Bahçemin halinden baharımı kıyas et.

       Evliyanın velayeti, Hakkın yakınlığını taleb eder. Peygamberlerin velayeti, Hak Tealanın en yakınlığını açığa çıkarır. Velilerin velayeti şuhuda delalet eder, peygamberlerin velayeti keyfiyeti bilinmeyen nisbeti sabit eder. Velilerin velayeti akrabiyet ne şeydir bildirmez, cehalet ve hayret hangi şeydir göstermez. Peygamberlerin velayeti, akrebiyetin bulunma-sıyla beraber, yakınlığı uzaklığın aynısı görür, şuhudu gaybın aynısı kabul eder.

       Mısra:  Söylediğim şeyin izahını tafsilatını dersem uzun gider.

       Ey evlat! Muhakkak nübüvvet kemalatlarının açık lamasında ve onların velayet üzerine üstünlüğünde üç velayet ki suğra, kübra ve ulyadır, bunlar arasındaki farkta, her birerlerine münasib olan marifetlerin açıklamakta ve bunlar ile alakalı imkansız şeyleri beyanda sözü uzattım. Şu mananın açıklamasına pek çok tekrarlı fıkraları girdirdim, bu hususta insanların son derece yabancılığından dolayı fehimlerinden uzak görül-mesi halinden çıkmasını umarak ve inkar zannından kurtulmasını umarak sözün eteğini uzattım.

Şu ilimler keşfi ve zaruridir, istidlali ve nazari değildir. Bazı mukad-dimelerin zikri ancak avamın anlayı-şını yakınlaştırmak ve tenbih içindir, belki mahlukattan has olan ları anlamaları için açıklamak ve izahtır.[2] Şu ol bir yoldur ki, Hak Sübhanehü ve Teala Hazretleri bu hakiri başından sonuna kadar kendisiyle mümtaz kıldığı yol dur. Esası nihayeti bidayete girdirmeyi içine alan Nakşibendi nisbetidir. Muhakkak şu esas üzerine yapılar ve köşkler bina edildi. Şayet şu esas olmasaydı asla muamele ziyade olmazdı ve şu makama ulaşmazdı.

Muhakkak Butha ve Yesrib toprağından aslı olan tohumu, Buhara ve Semerkand’a getirdiler, Hind arazisine onu ektiler, senelerce onu fazıl suyu ile suladılar, ihsan terbiyesiyle onu büyüttüler. Şu ekin olgunlaşıp kemale erince şu ilimleri ve marifetleri meyve verdi.[3] ‘Bizi buna ulaştıran Allaha hamd olsun, şayet Allah bizi buna hida-yet etmeseydi asla biz hidayet bulamazdık. Muhakkak babbimizin elçileri hakkı getirdi’.

 

VAKTİN İMAMI

       Bilinmesi gerekir ki şu yüce tarikatta süluk kendisine uyulan şeyhe muhabbet rabıtası iledir. O şeyh ki şu tarikatta muradî seyr ile seyretti ve cezbe kuvvetiyle şu kemalatlar ile boyandı.[4] Şu kemalatların sahibi vaktin imamı ve zamanın halifesidir. Onun bakışı kalbdeki hastalıklara şifadır, onun teveccühü manevi illetleri kaldırıcıdır. Kutublar ve abdallar onun makamlarının gölgesi ile ferahlanırlar. Evtad ve Nuceba onun kemalat denizinden bir damla ile kanaat edicidirler.

Hidayet ve irşad nuru, güneşin ışıkları gibi onun isteği olmaksızın bütün şahıslar üzerine akıcıdır. Kendisi istediği vakitte nasıl olur. Eğer onun iradesi kendi ihtiyarında bulunmazsa. Zira o çok kere irade etmeyi ister fakat şu iradesi onun için hasıl olmaz. Ve şu manayı bilmesi ve onun nuru ile kim hidayet buluyor ve onun aracılığı ile kim istikamet buluyor diye haberdar olması lazım gelmez. Belki çok kere hidayetlerinin ve istikametlerinin aslını, layık olduğu şekilde bilmezler; bununla beraber kendisine uyulan şeyhin kemalatları ile hakikatlenirler ve alemi hidayet ederler.

       Muhakkak halleri bilmek her bir kişiye verilmez. Makamların seyrinin tafsilini bilmek bütün şahıslara ihsan edilmez. Evet! Vucud-u şerifi, vusul yollarından hususi bir yolun binasının temeli olarak seçilen şeyh, elbette ilim sahibidir ve seyrin tafsilatını bilmek sahibidir. Diğerleri onun ilmi ile yetinirler. Ve onun aracılığı ile kemal ve tekmil mertebesine ulaşırlar, fena ve beka ile şereflenirler.

       Şiir:

       Allahu Teâlâ üzerine alemi bir kişide cem etmesi zor değildir.
 

İFADE VE İSTİFADE

İfademizle istifademiz, akis ve boyanma yolu üzeredir. Mürid kendi-sine tabi olunan şeyhe muhabbeti vasıta sıyla, saat saat şeyhin boyasıyla boyanır, akis yoluyla onun nurlarıyla nurlanır. Şu şekilde ifade ve istifade de halleri bilmeye hangi ihtiyaç vardır.

Karpuza bakmazmısın, güneşin hararetiyle saat be saat olgunlaşır ve günlerin geçmesiyle olgunluk mertebesine ulaşır. Güneşin hararetini bilmesi ona nerden lazım gelsin, güneş için karpuzun olgunlaşmasında, kendisinin sebeb olduğunu bilmesi nerden lazım gelsin. Evet! İhtiyari seyr ettirme ve seyretmeyi bilmek için ilim lazımdır fakat bu (diğer) silsilelere bağlıdır. Ashabı Kiram (üzerlerine Allahın rızası olsun) ın yolu olan şu bizim tarikatımızda sülük ve tesliki bilmek asla lazım değildir.[5]

Şu tarikatta çoban olan, kendisine tabi olunan şeyh eğer ilmin kemali ile vasıflanmış ve bol marifetle hakikat-lenmiş ise şübhesiz diriler, ölüler, çocuklar, yaşlılar, gençler ve ihtiyarlar Mevlaya ulaşmak hakkında bu tarikatta eşittirler. Çünkü onlar maksadların nihayetine ya mahabbet yolu ile, veya şu devlet sahibinin teveccühü ile ulaşırlar. [6]

       ‘Şu Allahu Teâlâ’nın fazlıdır onu dilediğine verir. Allahu Teâlâ büyük fazıl sahibidir’.

       Fakat bilinmesi gerekir ki nihayette olan, ilim sahibi değilsede fakat onun için elbette harika hallerin zuhuru lazımdır. Çok kere şu zuhurlar hakkında onun ihtiyarı olmaz, belki çok kere onların zuhurunu bilmek onun için olmaz. Belki insanlar ondan harika halleri görür halbuki onun bunlar üzerine ittilaı (haberdar olması) yoktur.

       ‘Nihayette olan her ne kadar ilim sahibi değilse de’ demiştim, ilimin olmamasından murad hallerin tafsilatını bilmenin olmamasıdır, yoksa mutlak olarak ilmin olmaması değil şöyleki asla hallerini anlamıyor, buna geride işaret geçtiği gibi.

       Zikr edilen hidayet nuru vasıtasız veya vasıta ile veya pek çok vasıtalar ile müridlerine geçer. Onlar hususi yolunu, değişiklik ve tağyirat bulanıklığı ile bulaştırmadıkları müddetçe, bidatları ve uydurma şeyleri o yola, katarak tahrib etmedikçe.

       ‘Allahu Teâlâ bir kavmi, kendilerinde olan şeyi değiştirmedikçe değiştirmez’

       Bir topluluğun haline şaşılır ki onlar şu değişiklikleri bu tarikatı tamamlamak zan ederler ve şu katılan şeyleri şu nisbeti tamamlayıcı olarak tasavvur ederler. Bilmezlerki şu tekmil ve tetmim işi her bir kâsırın ve nâkısın işi değildir. Bir şeyi katmak ve icad etmek kabı boş olan herbirinin havsalasında değildir.

     Şiir:

       Muhakkak şu yüce nisbetin nurları bidat karanlıkları ile örtündü. Muhammed Mustafanın dininin revnaklarını, uydurulan işlerin bulanıklığı ile yitirdiler. Bu dinin sahibi üzerine salatu selam ve tahiyye olsun.

       Bundan daha acayibi, bir topluluğun şu uydurmaları güzel işler zan etmesidir. Onların şu uydurmaları hoş güzellikler zan etmeleridir. Bunlarla dini olgunlaştırmak ve mileti tamamlamak isterler. Şu işleri yapmaya çok fazla rağbetle rağbetlendirirler. Allahu Subhanehu Hazretleri, onları yolun ortasına ulaştırsın. Bilmedi lermi ki din, şu uydurmalardan evvel kamil idi, ve nimet tamam idi ve Hak Subhanehu Hazretlerinin rızası hasıl olmuştu. Allahu Teâlânın şöyle buyurduğu gibi:

‘Bu gün sizin için dininizi ikmal ettim ve üzerininze nimetimi tamam-ladım ve sizin için din olarak islamdan razı oldum’.

       Şu uydurma şeylerden dinin kemalinin taleb etmek, şu ayeti kerime-nin gereği üzerine hakikatte inkardır.

       Şiir:

       Himmetlerimi size açıkladım ve bıkmanızdan korktum, şayet böyle olmasaydı söz çok idi.

       Muhakkak müctehid alimler dinin hükümlerini açıkladılar, onlar dinde bulunmayan şeyi icad etmediler bu yüzden ictihad ile sabit olan hükümler bidat işlerden değildir. Belki dinin aslındandır. Zira dördüncü asıl kıyastır [7]

       Ey evlat! Ben kutbu-l irşad ile alakalı marifetleri ifade ve istifade babında, Mebde’ ve Mead Risalesi’nde yazdım. Fakat bunların şu makam ile münasebeti olunca ve kendisin de faide bulununca şu mektubda onları yazmak uygun oldu.

Bundan anlaki kutbul irşad ferdi kemalatları cem edici olmasıyla beraber cidden varlığı çok değerlidir. Şu cevher gibisi çok asırlar ve uzun zamanlar geçtikten sonra ortaya çıkar. Karanlıklar alemi onun zuhur nuruyla nurlanır. Onun hidayet ve irşad nuru, bütün aleme şamildir. Kendisi için rüşd, hidayet, iman ve marifet hasıl olan arşın çevresinden yerin merkezine kadar bulunan herkes için, ancak onun yoluyla (hidayet ve rüşt) hasıl olur ve ondan istifade olunur. Şu devlet, onun nurunun vasıtası olmaksızın hiç kimseye hasıl olmaz.

Onun nuru, uçsuz bucaksız deniz gibi alemin tamamını kuşatır. Şu deniz, sanki donuk olup asla hareketlenmezdi. O zata yönelen ve ona samimiyetle bağlanan talib veya o zat  talibe yönelicidir.  Sanki teveccüh anında talibin kalbine doğru bir pencere açılır. İhlası ve teveccühü mikta-rınca şu denizden bu yol ile susuzluğunu giderir.

Zikrullaha yönelen ve teveccüh eden şu kutba asla yönelmiş değilse de durum yine aynıdır. Yalnız onu inkar cihetinden değil belki asla onu bilemediği için. Şu gibi bir faide onun için hasıl olur. Fakat bu ifade evvelki surette ikinci surettekinden daha fazladır. Fakat kutbu inkar eden veya kendisinden kutbun eziyetlendiği kişi, zikrullah ile meşgul olsa da lakin o hidayet ve rüştün hakikatından mahrumdur. Şu inkarı ve eziyeti, feyiz yolunda engel olur. Hidayetin hakikatı, şanı yüce olan şu kutbun tevec-cühü olmaksızın, ifadesi olmayana kadar, istifadeyi men edene ve zararı kast edene kadar o kişide yoktur. Belki onda sadece rüştün sureti vardır. Manadan boş olan suret, menfati ve faidesi azdır. Kendilerinde şu kutba muhabbet ve ihlas bulunan kişiler, zikr edilen teveccühden boş kalsalar ve Allahı zikirden boş kalsalar da, sadece muhabbetleri vasıtasıyla rüşt ve hidayet nuru onlara ulaşır. Şu marifet mektubun sonu olsun.

       Şiir:

        Yetiniyorum, zira şu zekilere yeter.

Nidaya kulak verene, defalarca nasihat ettim.

        Rahman ve rahim olan alemlerin Rabbi olan Allaha, başta ve sonda hamd olsun. Resulu Muhammed aleyhisselam, âli ve ashabı üzerine devamlı ve sürekli salat ve selam olsun.



[1] İhata: kuşatmak. Sereyan: içine girmek. Bu gibi vasıflar Allahu Teâlâ için caiz değildir. Bu söyleyenler sekir halinde olanlardır.

[2] İmamı Rabbani Hazretleri bu ilimleri sağlam keşfiyle bulduğunu ve zaruri bilgi ifade ettiğini söylüyor. İnanmak için ayrıca delil getirmeye gerek yok. Delil şüphesi olana getirilir.

[3] Bu meyvenin kendisine nasibi olduğunu ifade etmiş oluyor.

[4] Murad: Kendisi dilemesede Mevla tarafından çekilen has velilerdir. Mürid: çalışarak, çabalayarak Mevlayı bulmak isteyendir.

[5] Müridin manevi yolculuğunu bilmesi gerekmez. Verilen vazifeye tabi olmakla her an ilerler ama farkında olmaz.

[6] O kamil şeyhe olan sevgileri sayesinde ondan feyizlenirler. Veya o kamil zat onlara teveccüh ederek onları yetiştirir.

[7] Diğer üçü kitap, sünnet ve icma’dır.

Sayfa 6 - 9

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.