.

.

Fıkıh Terimleri

E-posta Yazdır PDF

Sorunun tasdik edilmesi

soru_isareti.jpg66. MADDE:

 Sual(soru), cevabta iade edilmiş kabul edilir.(1)
Tasdik edilen sualde,  tasdik eden muhatab, o suali ikrar etmiş olur.
Bu kaide burada mutlak zikredilmişse de, lakin mukayyettir. Suale karşı cevab gelince, kelam cevabın ihyitacı kadar ise, o kelam sual üzere kasredilir, sual cevabın zımnında iade edilmiş olur. Eğer kelam, cevabtan daha fazlasına muhtaç ise, zahirde kelam inşa olur. Bazen de zahirin hılafına cevab olur.
Cevab veren "–ancak cevabı kasdettim," derse, dinen tasdik edilir, hükmen değil. Misal: Fuzuli olan biri, başkasının malını izinsiz olarak satsa, mal sahibine gidip  "-bana bu satışta izin verdin mi?" dese, mal sahibi de "–evet," dese, bu sözü satışına izin verdim demek olur ve satış  geçerli olur.
Birisi başkasına hitaben "–şu binamı sana şu kadar liraya sattım" dese, diğeri de –evet- dese, bu sözü kabul olur ve satış geçerli olur.
Hasta olana hitaben "–malının üçte birini hayır yollarına sarf etmek için beni vasiy tayin ettin mi?" dese, hasta olan da "–vasiy tayin ettim" dese, bu sözü ile vasiy tayin etmiş olur.
اَلسُّؤَالُ  مُعَادٌ  فِى الْجَوَابِ (1)
 
 

E-posta Yazdır PDF

Cüzlere bölünmeyen şeyin bazısını zikretmek..

kuran_tesbh.jpg63. MADDE:                        


  Cüzlere bölünmeyen şeyin bazısını zikretmek, tamamını zikretmek gibidir.

  Bu yüzden bütününü zikretmek hangi hükmü gerektirirse, cüzünü zikretmek te aynı hükmü gerektirir. Cüzün zikri, tamamı-nın zikri yerinde olmasa, o zaman kelamın manası mühmel kalırdı.

 

Misal: Bir kişi, başkasına kefil olurken, “Ben falancının yarısına veya dörttebirine kefil oldum” dese, kişi bölünmek kabi-linden olmadığı için, bazısını zikretmek, tamamını zikretmek kabi linden olup kefaleti tamamı hakkında sahihtir.

Şuf’a hakkı olanın, bu hakkının yarısını ıskat etmesiyle, şuf’a hakkınnın tamamı sakıt olur, zira şuf’a hakkı bölünmez.

Kısasta veli olanın, katilden kısasın bir kısmını affetmesiyle kısasın tamamı sakıt olur, zira kısas bölünmez. Çünkü bir insa-nın bazısını öldürüp, bir kısmını diri bırakmak mümkün değildir.

Cüzlere bölünen şeyin bazısını zikretmek, tamamını zikret-mek gibi değildir. Misali: Birisini, 600 lira olan borcundan 200 liralık kısmına kefil tayin etse, borç bölündüğü gibi, kefaleti de bölünmüş olur, yani 600 liranın tamamına kefil olmuş olmaz.

Birisinden alacağının bir kısmını ibra etse, kalan kısımda ibra tahakkuk etmez.

İstisna:

Birisi, başkasına şöyle dese: “Benim yarım veya üçte birim, sana kefildir.” Burda kefalet akti tahakkuk etmez, burda cüzün zikredilmesi, tamamının yerine kaim olmadı.

 

64. MADDE:

اَلْمُطْلَقُ  يَجْرِى عَلَى اِطْلاَقِهِ اِذَا لَمْ يَقُمْ دَلِيلُ التَّقْيِيدِ نَصًّا اَوْ دَلاَلَةً

Kayıtlama delili açıkca veya delaleten yok ise, mutlak, ıtlakı üzere cari olur.

Mutlak ıtlakı üzere, mukayyed takyidi üzere caridir. Mutlak, kemale sarf edilir. Mutlakın mukabili, mukayyettir.

Mutlakın tarifi: Tahsis, umum, tekrar ve adet üzere delalet eden karinelerden soyulmuş bir iştir.

Mukayyed: Şu karinelerden birine yakın olandır.

Misal: Birisi cübbe diken terzi ile bunun üzerine anlaşsa, ancak bizzat terzinin kendisinin dikmesi şart koşulmasa, terzi olan kişi, cübbeyi yanında çalışan başka bir ustaya diktirebilir. Bu sıra, teaddi ve kusur olmaksızın meydana gelen telefi/zararı, terzinin ödemesi gerekmez. Zira akit mutlak yapılmıştı.

Fakat müşteri, terzinin kendisinin bizzat dikmesini şart koşmasında durum böyle değildir, zira burda kayıtlanan şarta riayet edilmezse, terzi ödeme sorumluluğunda olur.

Birisi başkasına bir malı ödünç verse ve menfaatlenmenin nevisini ve kullanacak kişiyi kayıtlamasa, ödünç (emanet) alan kişi kendisi emaneti kullandığı gibi başkasına da verebilir. Zira emanet verirken kayıtlamadı.

Eğer emaneti verirken kullanış nevisini ve kullanacak kişiyi kayıtlarsa, o şartlara muhalefet sebebiyle emaneti alan kişi öder.

Satışa vekil tayin edilen kişi, mutlak olarak vekil olmuşsa, malı uygun gördüğü fiyatla ve vadeyle satabilir. Eğer müvekkil ücreti kayıtlamışsa, vekil o fiyattan aşağı satamaz. 

Geride geçen misaller, nass ile (açık ifade ile) yapılan kayıt lamaların misalidir. Delaletle olan kayıtlamaların misalleri de şöy ledir.

Misal: Kervancılık yapan biri, başkasına vekalet verip ken-disi için at almasını istese de vasıflarını beyan etmese. Vekilin, müvekkilin işine ve haline itibar etmesi gerekir. Sürat için olan binek atı alamaz, belki halin delaletiyle yük taşıyan at almalıdır.

Mutlak olarak bir şey satın almaya vekalet verilince, vekilin misli ücretle alması gerekir, fazla fiyatla (gabnı fahiş) alması geçerli olmaz.

Kurban bayramına yakın zamanda birisini kendine bir koyun almakla vekil tayin etse, veya yazın buz almasıyla veya kışın odun-kömür almakla vekil tayin etse, sözle müddetin kaydı olmasa da, halin delaletiyle bu sayılan işler, o mevsimlerle kayıt-lanır; yani kurbandan sonra vekil koyun almaya yetkili değildir. Yaz geçmekle buz almaya olan vekalet biter. Kış tükenmekle kömür almaya olan vekalet biter.

 

65. MADDE:

اَلْوَصْفُ  فِى الْحَاضِرِ لَغْوٌ  وَ فِى الْغَائِبِ مُعْتَبَرٌ

Hazırda vasıf lağv olur, gaibte itibar edilir.

Mesela: Satıcı mecliste hazır olan kır atını satmak istese ve –şu yağız atımı, şu kadar ücrete sattım- dese, icab söz sahihtir, söylediği –yağız- lafzı luzumsuz olur. Eğer kır at hazırda olmasa, -yağız- diyerek vasfederek satsa, kır at satılmış olmaz. Zira burda gaib olan atın vasfına itibar edilir.

Yani kişi bir şeyi beyan ederek cinsini ve vasfını açıklasa, eğer vasfedilen şey hazırda ise ve vasfedildiğinde ona doğru işaret edilse, vasfedilen ile zikredilen aynı cinsten ise, vasfa itibar edilmez. Eğer vasfedilen şey meclisten gaibte ise, o zaman vasıflara itibar edilir.

Bu kaidenin hükmü nikah, satış, icare ve diğer akitlerde caridir. 

Hakimin huzurunda iddia eden kişi, şu demirlerin yüz kilo olup kendinin olduğunu iddia etse, tartılmakla ağırlığın yüz on kilo olduğu anlaşılsa, burdaki davası kabuldür, zira işaret edilen şeydeki vasıf lağvdır.

Vasıf lağv olunca, iki şartın bulunması gerekir.

1- Vasfedilen şeyin mecliste hazır olması.

2- Vasfedilen şeyin mecliste vasfedildiği gibi olması.

Eğer birinci şart yok ise, sadece ikinci şart mevcut olsa, vasıf itibar edilir. İlk şart olsa, ikinci şart olmasa, vasıf yine itibar edilir.

Hazır olup vasfedilen şey, işaret edilenin cinsinden olma-lıdır. Yoksa kişi bir taşa işaretle –şu elması sana sattım- derse, muhatabı kabul etse ve taş denen şeyin sırça olduğu zahir olsa, satış akti hasıl olmaz. Ancak akti yapanlar, o taşın zaten elmas olmadığını bilmeleri durumunda ise akit hasıl olur.

Cuma, 20 Mart 2009 11:21 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

Kelamın i-mali , ihmalinden daha evladır.

kitap01.jpg60. MADDE: Kelamın i’mali (manada kullanımı), ihmalinden (manasız bırakılmasından) daha evladır.

 

Kelamın manası mümkün ise, imal ettirilir, değilse mühmel (boş) bırakılır. Yani kelamı manasız bırakmak, itibarsız kılmak, hakiki veya mecazi manalardan birine hamletmek mümkün olduk ça, caiz olmaz.

Akıl ve din, kişinin sözünün boşuna olmasına cevaz ver-mez, akıl sahibi kişinin sözünü sahih kılmak gereklidir.

Kelamda asıl olan hakikat manasıdır. Hakikat manası özür-lenmedikçe, kelamın manasını mecaza hamletmek caiz olmaz.

Tesis, te’kitten evladır, veya ifade iadeden evladır.

Lafız bir manaya konduğundan, onu o manada kullanma-yıp başka manayı tekidlemekte kullanmak, o lafzın vaz edildiği manayı ihmal etmek olur.

Te’kid: Kendisi ile evvelki lafzın manasının takrir ve takvi-yesi kasdedilen lafızdır. Buna ayrıca –iade- denir.

Te’sis: Evvelki lafzın ifade etmediği manayı ifade eden lafızdır. Buna ayrıca –ifade- denir.

Mesela: Birisi, başkası için üzerinde olan bir borcu ikrar etse, sonra sebeb belirtmeden başka bir borcu ikrar etse, bu ikincisi, evvelkinin te’kidi olmaz, belki yeni bir borç olur ve her iki borcu ikrar etmiş olur.

Birisi, hanımına “sen boşsun” “sen boşsun” “sen boşsun” diye üç kere söylese, bununla üç talak vakı’ olur. İkinci ve üçüncü sözleriyle,  evvelkiyi te’kit ettim demekle koca, hükmen tasdik edilmez.

Müvekkilin sözü te’kide hamledilir: “Onu filancıya sat, sat.” Burda kelamı te’kid için hamledersek vekil, malı o şahsa veya başkasına da satabilir. Eğer te’sis manasında olsaydı vekil, malı ancak söylenen şahsa satabilirdi, başkasına satamazdı.

 

61. MADDE:

اِذَا تَعَذَّرَ  الْحَقِيقَةُ  يُصَارُ اِلَى الْمَجَازِ

Hakikat özürlenince, mecaza gidilir.

Hakiki mananın özürlenmesi halinde, kelam mühmel kılın-maz, belki mecaza gidilir. Mehcur lafız, şer’an ve örfen kullanıl-mayan lafız olup özürlenmiş hükmündedir. Mananın özürlenmesi üç türlü olur:

1- Teazzürü hakiki, 2- Teazzürü örfi, 3- Teazzürü şer’î.

Teazzürü Hakiki iki vecih olur, birincisi: Hakikat manasının irade edilmesi imkansız olur.

Misal: Kendi evladı hayatta olmayan birisi, bir miktar malını evlatlarına vakfetse, hakiki manada kendi evladı olmadığından, hakikat manası imkansız olur. Sözünün boşa gitmemesi için torunları, mecazen evlat kabilinden olduğundan vakıf onlara verilir.

İkincisi: Manayı hakikinin irade edilmesi, büyük bir meşak-kat ile ancak mümkün olur.

Misal: Birisi, “Şu hurma ağacından yemeyeceğim” diye ağaca işaret ederek yemin etse, o ağacın gövdesi/odunundan yemek mümkün olsa da, bu sözü söyleyenin kasdı o ağacın gövdesinden yemek değildir, belki meyvesinden yemektir.

Teazzürü örfi: Lafzın hakiki manasının, insanlar tarafından terk edilmiş ve kullanılmaz olmasıdır. Mesela birisi; “Ayağımı filancının evine basmayacağım” diye yemin etmesi gibi. Bu sözün hakiki manası terk olunmuş ve kullanılmaz olmuştur.  Bur-da kullanılan mana, binaya girmek manasıdır. Yani yemin eden kişi, kendisi içeri girmeyip kapıdan ayağını içeri sokmakla yemini bozulmaz.

Teazzürü şer’î: Lafzın hakiki manası şer’an terk edilmiş olmasıdır. Mesela –husumet- kelimesi gibi. Şer’an asli manası terk olununca, artık şer’an murafaa ve müdafaa (cevap vermek) manalarında kullanılır oldu.   

 

62. MADDE:

اِذَا  تَعَذَّرَ   اِعْمَالُ   الْكَلاَمِ   يُهْمَلُ

Kelamın i’mali mümkün olmazsa mühmel bırakılır.

Kelamın hakiki ve macazi manalarına hamledilmesi müm-kün değilse, manasız/boş bırakılır. Hakikat veya mecaz manaya kelamı hamletmek mümkün olmazsa, veya her iki manada müş-terek olup birini diğerine tercih mümkün değilse, bu zaruretten dolayı kelam manasız kalır ve onunla amel edilmez.

Kelamın ihmalini gerektiren şey evvela, kelamı hakiki veya mecazi manaya hamledememektir.

İkinci olarak, lafzın iki manada ortak olup birinin tercih edile memesidir.

Misal: Kendinden yaş bakımından büyük birinin, kendi oğlu olduğunu iddia eden kişinin davası sahih olmaz. Zira bu, hakika-ten imkansızdır.

Birisi, “Filancının iki elini kestim, onların diyeti olarak beş-yüz lira borçlandım.” dese, bahsettiği kişinin elleri sağlam olsa, bu kişinin sözüne itibar edilmez, sözü ihmal edilir.

İki manada müşterek olmasının misali: Bir kişinin mu’tik (azat eden) efendisi olsa, birde mu’tak (azat ettiği kölesi) olsa; bu kişi şöyle dese “Malım, öldükten sonra mevlamındır.” hangisi olduğunu da tayin etmese;   -Mevla- kelimesi, efendi ve köleye de kullanıldığından, herhangi birini tercih etmek mümkün olmayınca, bu vasıyyet sahih olmaz.

Cuma, 20 Mart 2009 11:26 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

Mecelle de ictihad...

kitp-mecel.jpg

 

16. MADDE:

 

İctihad, misli ile bozulmaz.(1)

Müctehidin biri şeri’ bir meselede ictihad edip onun hük-münce amel edince, sonra kendisi için başka bir görüş zahir olsa, ikinci ictihadı, evvelki ictihadının hükmünü bozmaz. Aynı şekilde bir müctehidin hükmü üzerine başka bir müctehid başka bir şekilde hüküm verse, evvelki müctehidin ictihadı üzere dayanan hüküm bozulmaz.

Müctehidlerin bazı şartları var ki, usul kitablarında zikredilmiştir. Alim için, şartlarına haiz olmadıkça müctehid denmez. Bununla beraber  sonra gelen alimler, hükümlerin dağınık olmasından korktukları için ictihad kapısının kapan-dığına hükmetmişlerdir. Hemde mevcut olan dört mezheb hakkında yeterli olan hükümler söylenmiştir. Ancak şiadan olan bazılarına göre ictihad kapısı kapanmamıştır ve kendile-rinde her an müctehidin bulunduğunu iddia ederler. İran ve ırak bölgesinde bu hal mevcuttur.

Müctehidin hükmünün, evvelki ictihadın hükmünü boza-mamasının sebebi, bir ictihad için diğeri üzerine tercih sebebi bulunmamasıdır. Hem de ikinci ictihad, evvelkiden daha isabetlidir demek te mümkün değildir. Zira ictihad, zannı gali-bin hasıl olmasından ibaret olup kendinde hataya da ihtimal mevcuttur. Bütün ictihadların isabetli olması caiz olduğu gibi, aynı şekilde hatalı olmaları da caizdir.

Mesela Ebu Bekir Sıddık radıyellahu anhu tarafından yapı lan bazı ictihadlarda, o mecliste Ömer radıyallahu anhu oldu-ğu halde ve görüşü de Ebu Bekir’e (radıyellahu anhu) muhalif olduğu halde, yerine halife olduğu zamanda onun ictihadların-dan bir şeyi nakzetmiş (bozmuş) değildir.

Aynı şekilde bir hakimin, evvelki hükmünün hılafına ola-rak ikinci bir mes’elede başka bir hüküm vermesi de caiz olup bu ikinci hükmü, evvelki hükmünü iptal etmez.

 

Ancak bu kaideden bir mes’ele müstesnadır:

Umuma ait bir meselede, umum hakkında maslahat varsa, evvelki ictihad, umumun menfaatine olarak ikinci bir ictihad ile bozulur.

--------------------------------------------

(1) - Metnin arapçası:

َاْلاِجْتِهَادُ  لاَ  يُنْقَضُ  بِمِثْلِهِ

 

 

Pazar, 22 Şubat 2009 18:10 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

İlimlerin tasnifi...

ilim-2-.jpgFelsefe ve diğer bazı ilimler...

Felsefe Yunanca bir sözdür. Mânası ziynetli hüküm, yani dışı süslü, içi fâsid demektir. «Bu âlem kadimdir.» Ve emsali küfür ve harama müeddi sözler bu kabildendir.

İhyâu'l-Ulûm'da beyan edildiğine göre felsefe başlı başına bir ilim değildir. Dört cüzden meydana gelmiştir.

Birincisi hesap ve hendesedir. Bunları öğrenmek mubahdır. Bunlar vâsıtasıyla çirkin ilimlere kayacağından kor-kulmayan kimse, hesap ve hendese okumaktan men edilmez.

İkincisi mantık'tır. Mantık, delilin veçhini, şartlarını ve tarifin veçhini, şartlarını araştırmaktır. Bu iki şey kelâm ilmine dahildir.

Üçüncüsü İlâhiyattır. Bu, Allah'ın zâtını, sıfatını araştır maktır. Feylesoflar bunda mezheplere ayrılmışlardır ki bazısı küfür, bazısı bid'attır.

Dördüncüsü tabiiyyâttır. Bunların bazısı şeriata muha-liftir. Bazısı cisimlerin sıfatlarını, hassalarını ve nasıl istihale geçirip değiştiklerini araştırmaktan ibarettir. Bu dördüncü cüz doktorların muâyenesine benzer. Ancak doktor sadece insanın bedenine, hasta olup olmaması yönünden bakar. Bunlar ise değişip hareket etmeleri yönünden bütün cisimlere bakarlar. Ama tıp bundan hayırlıdır. Çünkü ona ihtiyaç vardır. Felsefe-cilerin tabiiyyât hakkındaki bilgilerine ihtiyaç yoktur.

Şa'beze-ki doğrusu Şâ'veze'dir - Kamus'ta beyan edildiği vecihle sihir gibi el çabukluğudur. Güneşi, aslı olmadık şekil de gösterir. Lâkin el-Misbah'da bu kelimenin Şâ'vere ve şâ'beze şekillerinde okunabileceği ve bedevî Arapların sözünden olmadığı bildirilmiş, «Şa'beze bir oyundur ki, insan onunla sihir gibi hakikati olmayan şey! görür», denilmiştir.

İbn-i Hacer yollarda halkalar kurarak insanın başını kesip tekrar yerine koymak, topraktan para yapmak gibi garip şeyler gösteren kimselerin yaptıklarının sihir mânâsında olduğunu söylemiştir. Velev ki sihirbazlardan sayılmasınlar. Böyle şeyler ne onlara câizdir, ne de başkalarına onları seyretmek mubahtır.

İbn-i Hacer bundan sonra Malikîlerin «el-Müdevvene» adlı kitabından şunu nakletmiştir: «Bir adamın elini kesen yahut karnına bıçak sokan kimse sihir yapıyorsa öldürülür. Yaptığı sihir değilse cezalandırılır».

Tencîm: Gök cisimlerinin teşekküllerinden, âdi hâdise-lerin vukubulacağına istidlâl ilmidir.

Merginâni'nin «Muhtarü'n Nevazil» adlı eserinde şöyle deniliyor: «Bilmiş ol ki, ilm-i nücûm (Astronomi) haddizatında kötü değildir. Çünkü o iki nevidir.

Birincisi: hesap yolu iledir ve haktır; Kur'an'da zikredilmiştir. Allah Teâlâ «Güneş ve ay husban iledir», buyurmuştur. Bundan murad, güneşle ay'ın seyretmeleri hesapladır, demek-tir.

İkincisi, istidlâl yolu iledir. Yıldızların seyri ve feleklerin (gezegen dairelerinin) hareketi vasıtasiyla hâdisatın Allah'ın kaza ve kaderi ile vukubulacağına istidlâl edilir. Bu câizdir. Ve doktorun nabzına bakarak hastalığa veya sıhhate istidlâli gibidir.

      Ama hâdisatın Allah'ın kazası ile olduğuna inanmaz, yahut kendisinin gâibi bildiğini iddia ederse kâfir olur.

Bunlardan namaz vakitlerini ve kıbleyi bilecek kadar bir şeyler öğrenmekde beis yoktur».

Merginâni'nin bu izahatından anlaşılıyor ki fazlasını öğrenmekte beis vardır. Hatta «el-Fusul» da bunun haram olduğu açıkca söylenmiştir. Kitabımızın şarihi Muhammed Alâaddin de bu yoldan gitmiştir. Zâhire bakılırsa Merginânî ilm-i nücumun ikinci kısmını kasdetmiştir. Onun içindir. ki İmam Gazâlî, İhyâu'l-Ulûm'da, «İlm-i nücum. haddizatında kötü değildir. Çünkü o iki kısımdır...» demiştir.

Hazreti Ömer (r.a.), «İlm-i nücumdan karada, denizde yolunuzu bulacak kadarını öğrenin; geri kalanından vaz geçin!». demiştir. Fazlasından men etmesinin sebebi üçtür:

Birincisi: Bu ilim, halkın ekserisine zararlıdır. Çünkü kendilerine bu eserlerin yıldızların hareketi neticesinde meyda na geldiği anlatılınca yıldızların hakikî müessir olduğu kanaatine varırlar.

İkincisi: Yıldızlar hakkındaki hükümler sadece bir tahminden ibarettir. İlm-i nücûm, rivayete göre İdris Aleyhisselâmın mucizesi imiş; sonra ortadan kalkmış.

Üçüncüsü: Bu ilimde bir fayda yoktur. Zira mukadder olan mutlaka meydana gelecektir. Ondan korunmaya imkân yoktur.

İlm-i remil: Birtakım çizgi ve noktalardan meydana gelen şekillerle malûm kaideler tahtında harfler çıkaran ve bunlardan ileride olacak şeylere delâlet eden cümleler kuran bir ilimdir. Bunun kat'î haram olduğu malûmdur. Aslının İdris Aleyhisselâm'a mahsus olduğunu az yukarıda gördük. Onun şeriatı mensuhtur.

İbn-i Hacer'in «F e t â v â» sında bu ilmi öğrenmenin ve öğretmenin şiddetle haram olduğu beyan edilmektedir. Çünkü bu ilimde avam tabakasını aldatarak remilcinin gaibi bilmek hususunda Allah'a ortak olduğunu vehmettirmek vardır.

Tabii ilim: Çeşitli hallerde değişip değişmemesi yönünden cismin halinden bahseden ilimdir. İbn-i Hacer'in «Fetevâ» sında bu ilmin felsefeciler yolu üzere olanının haram olduğu bildirilmiştir. Çünkü birçok mefsedetlere yol açar. Bu âlemin kadîm olduğuna inandırması bu kabildendir. -Tabiî ilim- haram olması hususunda ilm-i nücûma benzer. Zira her ikisi de ayni şekilde mefsedetlere yol açarlar.

Pazar, 22 Şubat 2009 08:58 tarihinde güncellendi

Sayfa 2 - 12

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.