Tasdik edilen sualde, tasdik eden muhatab, o suali ikrar etmiş olur.
Bu kaide burada mutlak zikredilmişse de, lakin mukayyettir. Suale karşı cevab gelince, kelam cevabın ihyitacı kadar ise, o kelam sual üzere kasredilir, sual cevabın zımnında iade edilmiş olur. Eğer kelam, cevabtan daha fazlasına muhtaç ise, zahirde kelam inşa olur. Bazen de zahirin hılafına cevab olur.
Cevab veren "–ancak cevabı kasdettim," derse, dinen tasdik edilir, hükmen değil. Misal: Fuzuli olan biri, başkasının malını izinsiz olarak satsa, mal sahibine gidip "-bana bu satışta izin verdin mi?" dese, mal sahibi de "–evet," dese, bu sözü satışına izin verdim demek olur ve satış geçerli olur.
Birisi başkasına hitaben "–şu binamı sana şu kadar liraya sattım" dese, diğeri de –evet- dese, bu sözü kabul olur ve satış geçerli olur.
Hasta olana hitaben "–malının üçte birini hayır yollarına sarf etmek için beni vasiy tayin ettin mi?" dese, hasta olan da "–vasiy tayin ettim" dese, bu sözü ile vasiy tayin etmiş olur. اَلسُّؤَالُ مُعَادٌ فِى الْجَوَابِ (1)
Bu yüzden bütününü zikretmek hangi
hükmü gerektirirse, cüzünü zikretmek te aynı hükmü gerektirir. Cüzün zikri,
tamamı-nın zikri yerinde olmasa, o zaman kelamın manası mühmel kalırdı.
Misal: Bir kişi, başkasına kefil
olurken, “Ben falancının yarısına veya dörttebirine kefil oldum” dese, kişi
bölünmek kabi-linden olmadığı için, bazısını zikretmek, tamamını zikretmek kabi
linden olup kefaleti tamamı hakkında sahihtir.
Şuf’a hakkı olanın, bu hakkının
yarısını ıskat etmesiyle, şuf’a hakkınnın tamamı sakıt olur, zira şuf’a hakkı
bölünmez.
Kısasta veli olanın, katilden
kısasın bir kısmını affetmesiyle kısasın tamamı sakıt olur, zira kısas
bölünmez. Çünkü bir insa-nın bazısını öldürüp, bir kısmını diri bırakmak mümkün
değildir.
Cüzlere bölünen şeyin bazısını
zikretmek, tamamını zikret-mek gibi değildir. Misali: Birisini, 600 lira olan
borcundan 200 liralık kısmına kefil tayin etse, borç bölündüğü gibi, kefaleti
de bölünmüş olur, yani 600 liranın tamamına kefil olmuş olmaz.
Birisinden alacağının bir kısmını
ibra etse, kalan kısımda ibra tahakkuk etmez.
İstisna:
Birisi, başkasına şöyle dese: “Benim
yarım veya üçte birim, sana kefildir.” Burda kefalet akti tahakkuk etmez, burda
cüzün zikredilmesi, tamamının yerine kaim olmadı.
Kayıtlama delili açıkca veya delaleten yok ise, mutlak,
ıtlakı üzere cari olur.
Mutlak ıtlakı üzere, mukayyed takyidi üzere caridir. Mutlak, kemale sarf
edilir. Mutlakın mukabili, mukayyettir.
Mutlakın tarifi: Tahsis, umum, tekrar ve adet üzere delalet eden karinelerden soyulmuş bir
iştir.
Mukayyed: Şu karinelerden birine yakın olandır.
Misal: Birisi cübbe diken terzi ile bunun üzerine anlaşsa, ancak bizzat
terzinin kendisinin dikmesi şart koşulmasa, terzi olan kişi, cübbeyi yanında
çalışan başka bir ustaya diktirebilir. Bu sıra, teaddi ve kusur olmaksızın
meydana gelen telefi/zararı, terzinin ödemesi gerekmez. Zira akit mutlak
yapılmıştı.
Fakat müşteri, terzinin kendisinin bizzat dikmesini şart koşmasında durum
böyle değildir, zira burda kayıtlanan şarta riayet edilmezse, terzi ödeme
sorumluluğunda olur.
Birisi başkasına bir malı ödünç verse ve menfaatlenmenin nevisini ve
kullanacak kişiyi kayıtlamasa, ödünç (emanet) alan kişi kendisi emaneti
kullandığı gibi başkasına da verebilir. Zira emanet verirken kayıtlamadı.
Eğer emaneti verirken kullanış nevisini ve kullanacak kişiyi kayıtlarsa, o
şartlara muhalefet sebebiyle emaneti alan kişi öder.
Satışa vekil tayin edilen kişi, mutlak olarak vekil olmuşsa, malı uygun
gördüğü fiyatla ve vadeyle satabilir. Eğer müvekkil ücreti kayıtlamışsa, vekil
o fiyattan aşağı satamaz.
Geride geçen misaller, nass ile (açık ifade ile) yapılan kayıt lamaların
misalidir. Delaletle olan kayıtlamaların misalleri de şöy ledir.
Misal: Kervancılık yapan biri, başkasına vekalet verip ken-disi için at
almasını istese de vasıflarını beyan etmese. Vekilin, müvekkilin işine ve
haline itibar etmesi gerekir. Sürat için olan binek atı alamaz, belki halin
delaletiyle yük taşıyan at almalıdır.
Mutlak olarak bir şey satın almaya vekalet verilince, vekilin misli ücretle
alması gerekir, fazla fiyatla (gabnı fahiş) alması geçerli olmaz.
Kurban bayramına yakın zamanda birisini kendine bir koyun almakla vekil
tayin etse, veya yazın buz almasıyla veya kışın odun-kömür almakla vekil tayin
etse, sözle müddetin kaydı olmasa da, halin delaletiyle bu sayılan işler, o
mevsimlerle kayıt-lanır; yani kurbandan sonra vekil koyun almaya yetkili
değildir. Yaz geçmekle buz almaya olan vekalet biter. Kış tükenmekle kömür
almaya olan vekalet biter.
Mesela: Satıcı mecliste hazır olan kır atını satmak istese ve –şu yağız
atımı, şu kadar ücrete sattım- dese, icab söz sahihtir, söylediği –yağız- lafzı
luzumsuz olur. Eğer kır at hazırda olmasa, -yağız- diyerek vasfederek satsa,
kır at satılmış olmaz. Zira burda gaib olan atın vasfına itibar edilir.
Yani kişi bir şeyi beyan ederek cinsini ve vasfını açıklasa, eğer
vasfedilen şey hazırda ise ve vasfedildiğinde ona doğru işaret edilse,
vasfedilen ile zikredilen aynı cinsten ise, vasfa itibar edilmez. Eğer
vasfedilen şey meclisten gaibte ise, o zaman vasıflara itibar edilir.
Bu kaidenin hükmü nikah, satış, icare ve diğer akitlerde caridir.
Hakimin huzurunda iddia eden kişi, şu demirlerin yüz kilo olup kendinin
olduğunu iddia etse, tartılmakla ağırlığın yüz on kilo olduğu anlaşılsa,
burdaki davası kabuldür, zira işaret edilen şeydeki vasıf lağvdır.
Vasıf lağv olunca, iki şartın bulunması gerekir.
1- Vasfedilen şeyin mecliste hazır olması.
2- Vasfedilen şeyin mecliste vasfedildiği gibi olması.
Eğer birinci şart yok ise, sadece ikinci şart mevcut olsa, vasıf itibar
edilir. İlk şart olsa, ikinci şart olmasa, vasıf yine itibar edilir.
Hazır olup vasfedilen şey, işaret edilenin cinsinden olma-lıdır. Yoksa kişi
bir taşa işaretle –şu elması sana sattım- derse, muhatabı kabul etse ve taş
denen şeyin sırça olduğu zahir olsa, satış akti hasıl olmaz. Ancak akti
yapanlar, o taşın zaten elmas olmadığını bilmeleri durumunda ise akit hasıl
olur.
Kelamın manası mümkün ise, imal ettirilir, değilse mühmel (boş) bırakılır.
Yani kelamı manasız bırakmak, itibarsız kılmak, hakiki veya mecazi manalardan
birine hamletmek mümkün olduk ça, caiz olmaz.
Akıl ve din, kişinin sözünün boşuna olmasına cevaz ver-mez, akıl sahibi
kişinin sözünü sahih kılmak gereklidir.
Kelamda asıl olan hakikat manasıdır. Hakikat manası özür-lenmedikçe, kelamın
manasını mecaza hamletmek caiz olmaz.
Tesis, te’kitten evladır, veya ifade iadeden evladır.
Lafız bir manaya konduğundan, onu o manada kullanma-yıp başka manayı
tekidlemekte kullanmak, o lafzın vaz edildiği manayı ihmal etmek olur.
Te’kid: Kendisi ile evvelki lafzın manasının takrir ve takvi-yesi
kasdedilen lafızdır. Buna ayrıca –iade- denir.
Te’sis: Evvelki lafzın ifade etmediği manayı ifade eden lafızdır. Buna
ayrıca –ifade- denir.
Mesela: Birisi, başkası için üzerinde olan bir borcu ikrar etse, sonra
sebeb belirtmeden başka bir borcu ikrar etse, bu ikincisi, evvelkinin te’kidi
olmaz, belki yeni bir borç olur ve her iki borcu ikrar etmiş olur.
Birisi, hanımına “sen boşsun” “sen boşsun” “sen boşsun” diye üç kere
söylese, bununla üç talak vakı’ olur. İkinci ve üçüncü sözleriyle,evvelkiyi te’kit ettim demekle koca, hükmen
tasdik edilmez.
Müvekkilin sözü te’kide hamledilir: “Onu filancıya sat, sat.” Burda kelamı
te’kid için hamledersek vekil, malı o şahsa veya başkasına da satabilir. Eğer
te’sis manasında olsaydı vekil, malı ancak söylenen şahsa satabilirdi,
başkasına satamazdı.
Hakiki mananın özürlenmesi halinde, kelam mühmel kılın-maz, belki mecaza
gidilir. Mehcur lafız, şer’an ve örfen kullanıl-mayan lafız olup özürlenmiş
hükmündedir. Mananın özürlenmesi üç türlü olur:
Teazzürü Hakiki iki vecih olur, birincisi: Hakikat manasının irade edilmesi imkansız olur.
Misal: Kendi evladı hayatta olmayan birisi, bir miktar malını evlatlarına
vakfetse, hakiki manada kendi evladı olmadığından, hakikat manası imkansız
olur. Sözünün boşa gitmemesi için torunları, mecazen evlat kabilinden
olduğundan vakıf onlara verilir.
İkincisi: Manayı hakikinin irade edilmesi, büyük bir meşak-kat ile ancak
mümkün olur.
Misal: Birisi, “Şu hurma ağacından yemeyeceğim” diye ağaca işaret ederek
yemin etse, o ağacın gövdesi/odunundan yemek mümkün olsa da, bu sözü söyleyenin
kasdı o ağacın gövdesinden yemek değildir, belki meyvesinden yemektir.
Teazzürü örfi: Lafzın hakiki manasının, insanlar tarafından terk edilmiş ve kullanılmaz
olmasıdır. Mesela birisi; “Ayağımı filancının evine basmayacağım” diye yemin
etmesi gibi. Bu sözün hakiki manası terk olunmuş ve kullanılmaz olmuştur.Bur-da kullanılan mana, binaya girmek
manasıdır. Yani yemin eden kişi, kendisi içeri girmeyip kapıdan ayağını içeri
sokmakla yemini bozulmaz.
Teazzürü şer’î: Lafzın hakiki manası şer’an terk edilmiş olmasıdır. Mesela –husumet-
kelimesi gibi. Şer’an asli manası terk olununca, artık şer’an murafaa ve
müdafaa (cevap vermek) manalarında kullanılır oldu.
62. MADDE:
اِذَاتَعَذَّرَاِعْمَالُالْكَلاَمِيُهْمَلُ
Kelamın i’mali
mümkün olmazsa mühmel bırakılır.
Kelamın hakiki ve macazi manalarına
hamledilmesi müm-kün değilse, manasız/boş bırakılır. Hakikat veya mecaz manaya
kelamı hamletmek mümkün olmazsa, veya her iki manada müş-terek olup birini diğerine
tercih mümkün değilse, bu zaruretten dolayı kelam manasız kalır ve onunla amel
edilmez.
Kelamın ihmalini gerektiren şey
evvela, kelamı hakiki veya mecazi manaya hamledememektir.
İkinci olarak, lafzın iki manada
ortak olup birinin tercih edile memesidir.
Misal: Kendinden yaş bakımından büyük
birinin, kendi oğlu olduğunu iddia eden kişinin davası sahih olmaz. Zira bu,
hakika-ten imkansızdır.
Birisi, “Filancının iki elini
kestim, onların diyeti olarak beş-yüz lira borçlandım.” dese, bahsettiği
kişinin elleri sağlam olsa, bu kişinin sözüne itibar edilmez, sözü ihmal
edilir.
İki manada müşterek olmasının
misali: Bir kişinin mu’tik (azat eden) efendisi olsa, birde mu’tak (azat ettiği
kölesi) olsa; bu kişi şöyle dese “Malım, öldükten sonra mevlamındır.” hangisi
olduğunu da tayin etmese;-Mevla-
kelimesi, efendi ve köleye de kullanıldığından, herhangi birini tercih etmek
mümkün olmayınca, bu vasıyyet sahih olmaz.
Cuma, 20 Mart 2009 11:26 tarihinde güncellendi
Pazar, 22 Şubat 2009 14:03
Ali Kara
Mecelle de ictihad...
16. MADDE:
İctihad, misli ile bozulmaz.(1)
Müctehidin biri şeri’ bir meselede ictihad edip onun hük-münce
amel edince, sonra kendisi için başka bir görüş zahir olsa, ikinci ictihadı,
evvelki ictihadının hükmünü bozmaz. Aynı şekilde bir müctehidin hükmü üzerine
başka bir müctehid başka bir şekilde hüküm verse, evvelki müctehidin ictihadı
üzere dayanan hüküm bozulmaz.
Müctehidlerin bazı şartları var ki, usul kitablarında zikredilmiştir. Alim için,
şartlarına haiz olmadıkça müctehid denmez. Bununla berabersonra gelen alimler, hükümlerin dağınık
olmasından korktukları için ictihad kapısının kapan-dığına hükmetmişlerdir.
Hemde mevcut olan dört mezheb hakkında yeterli olan hükümler söylenmiştir.
Ancak şiadan olan bazılarına göre ictihad kapısı kapanmamıştır ve kendile-rinde
her an müctehidin bulunduğunu iddia ederler. İran ve ırak bölgesinde bu hal
mevcuttur.
Müctehidin hükmünün, evvelki ictihadın hükmünü boza-mamasının
sebebi, bir ictihad için diğeri üzerine tercih sebebi bulunmamasıdır. Hem de
ikinci ictihad, evvelkiden daha isabetlidir demek te mümkün değildir. Zira
ictihad, zannı gali-bin hasıl olmasından ibaret olup kendinde hataya da ihtimal
mevcuttur. Bütün ictihadların isabetli olması caiz olduğu gibi, aynı şekilde
hatalı olmaları da caizdir.
Mesela Ebu Bekir Sıddık radıyellahu anhu tarafından yapı lan
bazı ictihadlarda, o mecliste Ömer radıyallahu anhu oldu-ğu halde ve görüşü de
Ebu Bekir’e (radıyellahu anhu) muhalif olduğu halde, yerine halife olduğu
zamanda onun ictihadların-dan bir şeyi nakzetmiş (bozmuş) değildir.
Aynı şekilde bir hakimin, evvelki hükmünün hılafına ola-rak
ikinci bir mes’elede başka bir hüküm vermesi de caiz olup bu ikinci hükmü,
evvelki hükmünü iptal etmez.
Ancak bu kaideden bir mes’ele müstesnadır:
Umuma ait bir meselede, umum hakkında maslahat varsa,
evvelki ictihad, umumun menfaatine olarak ikinci bir ictihad ile bozulur.
--------------------------------------------
(1) - Metnin arapçası:
َاْلاِجْتِهَادُلاَيُنْقَضُبِمِثْلِهِ
Pazar, 22 Şubat 2009 18:10 tarihinde güncellendi
Cumartesi, 21 Şubat 2009 10:09
Ali Kara
İlimlerin tasnifi...
Felsefe ve diğer bazı ilimler...
Felsefe Yunanca bir sözdür. Mânası ziynetli hüküm, yani dışı süslü, içi
fâsid demektir. «Bu âlem kadimdir.» Ve emsali küfür ve harama müeddi sözler bu
kabildendir.
İhyâu'l-Ulûm'da beyan edildiğine göre felsefe
başlı başına bir ilim değildir. Dört cüzden meydana gelmiştir.
Birincisi hesap ve hendesedir. Bunları öğrenmek mubahdır. Bunlar
vâsıtasıyla çirkin ilimlere kayacağından kor-kulmayan kimse, hesap ve hendese
okumaktan men edilmez.
İkincisi mantık'tır. Mantık, delilin veçhini, şartlarını ve
tarifin veçhini, şartlarını araştırmaktır. Bu iki şey kelâm ilmine dahildir.
Üçüncüsü İlâhiyattır. Bu, Allah'ın zâtını, sıfatını araştır maktır.
Feylesoflar bunda mezheplere ayrılmışlardır ki bazısı küfür, bazısı bid'attır.
Dördüncüsü tabiiyyâttır. Bunların bazısı şeriata muha-liftir. Bazısı
cisimlerin sıfatlarını, hassalarını ve nasıl istihale geçirip değiştiklerini
araştırmaktan ibarettir. Bu dördüncü cüz doktorların muâyenesine benzer. Ancak
doktor sadece insanın bedenine, hasta olup olmaması yönünden bakar. Bunlar ise
değişip hareket etmeleri yönünden bütün cisimlere bakarlar. Ama tıp bundan
hayırlıdır. Çünkü ona ihtiyaç vardır. Felsefe-cilerin tabiiyyât hakkındaki
bilgilerine ihtiyaç yoktur.
Şa'beze-ki doğrusu Şâ'veze'dir - Kamus'ta beyan edildiği vecihle sihir gibi el
çabukluğudur. Güneşi, aslı olmadık şekil de gösterir. Lâkin el-Misbah'da bu
kelimenin Şâ'vere ve şâ'beze şekillerinde okunabileceği ve bedevî Arapların
sözünden olmadığı bildirilmiş, «Şa'beze bir oyundur ki, insan onunla sihir
gibi hakikati olmayan şey! görür», denilmiştir.
İbn-i Hacer yollarda halkalar kurarak insanın başını kesip tekrar yerine
koymak, topraktan para yapmak gibi garip şeyler gösteren kimselerin
yaptıklarının sihir mânâsında olduğunu söylemiştir. Velev ki sihirbazlardan
sayılmasınlar. Böyle şeyler ne onlara câizdir, ne de başkalarına onları
seyretmek mubahtır.
İbn-i Hacer bundan sonra Malikîlerin «el-Müdevvene» adlı kitabından şunu
nakletmiştir: «Bir adamın elini kesen yahut karnına bıçak sokan kimse sihir
yapıyorsa öldürülür. Yaptığı sihir değilse cezalandırılır».
Tencîm: Gök cisimlerinin teşekküllerinden, âdi hâdise-lerin vukubulacağına
istidlâl ilmidir.
Merginâni'nin «Muhtarü'n Nevazil» adlı eserinde şöyle deniliyor: «Bilmiş ol
ki, ilm-i nücûm (Astronomi) haddizatında kötü değildir. Çünkü o iki nevidir.
Birincisi: hesap yolu iledir ve haktır; Kur'an'da zikredilmiştir. Allah Teâlâ «Güneş
ve ay husban iledir», buyurmuştur. Bundan murad, güneşle ay'ın seyretmeleri
hesapladır, demek-tir.
İkincisi, istidlâl yolu iledir. Yıldızların seyri ve feleklerin (gezegen
dairelerinin) hareketi vasıtasiyla hâdisatın Allah'ın kaza ve kaderi ile
vukubulacağına istidlâl edilir. Bu câizdir. Ve doktorun nabzına bakarak
hastalığa veya sıhhate istidlâli gibidir.
Ama hâdisatın Allah'ın kazası ile olduğuna
inanmaz, yahut kendisinin gâibi bildiğini iddia ederse kâfir olur.
Bunlardan namaz vakitlerini ve kıbleyi bilecek kadar bir şeyler öğrenmekde
beis yoktur».
Merginâni'nin bu izahatından anlaşılıyor ki fazlasını öğrenmekte beis vardır. Hatta
«el-Fusul» da bunun haram olduğu açıkca söylenmiştir. Kitabımızın şarihi
Muhammed Alâaddin de bu yoldan gitmiştir. Zâhire bakılırsa Merginânî ilm-i
nücumun ikinci kısmını kasdetmiştir. Onun içindir. ki İmam Gazâlî,
İhyâu'l-Ulûm'da, «İlm-i nücum. haddizatında kötü değildir. Çünkü o iki kısımdır...»
demiştir.
Hazreti Ömer (r.a.), «İlm-i nücumdan karada, denizde yolunuzu bulacak
kadarını öğrenin; geri kalanından vaz geçin!». demiştir. Fazlasından men
etmesinin sebebi üçtür:
Birincisi: Bu ilim, halkın ekserisine zararlıdır. Çünkü kendilerine bu eserlerin
yıldızların hareketi neticesinde meyda na geldiği anlatılınca yıldızların
hakikî müessir olduğu kanaatine varırlar.
İkincisi: Yıldızlar hakkındaki hükümler sadece bir tahminden ibarettir. İlm-i nücûm,
rivayete göre İdris Aleyhisselâmın mucizesi imiş; sonra ortadan kalkmış.
Üçüncüsü: Bu ilimde bir fayda yoktur. Zira mukadder olan mutlaka meydana gelecektir.
Ondan korunmaya imkân yoktur.
İlm-i remil: Birtakım çizgi ve noktalardan meydana gelen
şekillerle malûm kaideler tahtında harfler çıkaran ve bunlardan ileride olacak
şeylere delâlet eden cümleler kuran bir ilimdir. Bunun kat'î haram olduğu
malûmdur. Aslının İdris Aleyhisselâm'a mahsus olduğunu az yukarıda gördük. Onun
şeriatı mensuhtur.
İbn-i Hacer'in «F e t â v â» sında bu ilmi öğrenmenin ve öğretmenin
şiddetle haram olduğu beyan edilmektedir. Çünkü bu ilimde avam tabakasını
aldatarak remilcinin gaibi bilmek hususunda Allah'a ortak olduğunu vehmettirmek
vardır.
Tabii ilim: Çeşitli hallerde değişip değişmemesi yönünden cismin halinden bahseden
ilimdir. İbn-i Hacer'in «Fetevâ» sında bu ilmin felsefeciler yolu üzere
olanının haram olduğu bildirilmiştir. Çünkü birçok mefsedetlere yol açar. Bu
âlemin kadîm olduğuna inandırması bu kabildendir. -Tabiî ilim- haram olması
hususunda ilm-i nücûma benzer. Zira her ikisi de ayni şekilde mefsedetlere yol
açarlar.
Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir. Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.