.

.

Diyaloğa

E-posta Yazdır PDF

Bazı Nurcu kardeşlerimize zaruri bir açıklama...

izah.jpgALİ EREN'DEN  AÇIKLAMA

   Ehli Sünnet inancına sahip her hassas Müslüman gibi, ben de bu inanca, ters gördüğüm tavırlara gücümün yettiği kadar karşı çıkmaya çalışıyorum. Bu cümleden olmak üzere, Dinlerarası Diyalog ve Hoşgörü faaliyetlerini yanlış buluyor ve zaman zaman tenkit ediyorum. Dinlerarası Diyalog faaliyetlerini yürütenler, bunu Risale-i Nurlara dayandırdıkları halde onları, -benim gibi- Nurcu kardeşlerimizin büyük çoğunluğu da tenkit ediyor. Tenkitle de kalmayıp, `Onlar Nurcu değil` diyorlar. Onun için, Diyalog faaliyetlerindeki yanlışları tenkit ederken, bunu yapanların Nurcu olduklarını yazmamaya dikkat edegelmişimdir. Buna rağmen, o tür yazılarımdan alınan ve internet ve telefonla, `Bu, Nurcuları tenkit gibi oluyor; oysa biz o faaliyetler içinde değiliz` diyen bazı Nurcu kardeşlerimiz oldu. İnternet veya telefonla bana ulaşanların hiçbirini cevapsız bırakmadım. Kendileriyle teker teker ve uzun uzun ilgilendim ve Allah`ın izniyle alınanların alınganlıkları kalktı, tenkit edenler de tenkitlerinden vazgeçtiler. Ve neredeyse hepsiyle de işin sonunu tatlıya bağladık.

    Bu zatlardan birisi de yaşlı Nurculardan İzmirli muhterem Muhiddin Naralan`dır. Kendisine hürmet eder, dua beklerim. Çok az da olsa, anlaşamadıklarımız da var. Bu zatlar, her şeyi gözlerinin önüne serdiğim veya sereceğimi söylediğim halde, nafile. Bunlardan, İstanbul`da ikamet edenlere, `Kabul etmediğiniz meselelerin belgelerini göstereyim, gözlerinizle görün` dediğim halde, görmek bile istemiyorlar. `Siz bana gelmeyin; zararı yok, ben size geleyim` desem de kabul edemiyorlar. Peki bu ne! Onların yerinde ben olsam, `Şu adama gideyim de yalanını yüzüne bir vurayım` der, onu yazdığına yazacağına pişman eder, bir daha öyle şeyler yazamayacak hale getirirdim. 23 Haziran`da Milli Gazete`den bir iktibas yapmış, bu yazıdan hiç çıkarma yapmadan olduğu gibi almıştım. Hıristiyan olan iki kişiden bahseden yazıda şöyle bir ifade vardı: `Nurculuktan başpapazlığa geçti.` Bir Nurcu kardeşimizin yazdığına göre, bazı Nurcu kardeşlerimiz bu cümleden alınmışlar. `Nurcular insanları Hıristiyan yapıyor öyle mi!` diyorlar. Bi kere o ifade bana ait değildi. İktibas ettiğim yazıdaydı, ama farketmez. İşin doğrusu, o kelimelerden bu mananın çıkmayacağıdır. Bir adam hakkında; `Müslümandı, Hıristiyan oldu` desek, `Müslümanlar insanları Hıristiyan yapıyor` demiş olmadığımız gibi, `Nurculuktan papazlığa geçti` deyince de, `Nurcular insanları Hıristiyan yapıyor` demiş olmayız. Buna rağmen, Ehl-i Sünnet Nurcu kardeşlerimizi bilmeden üzmüşsek, özür dilemeyi bir borç biliriz. Üzüntüye sebep olan yazımızda, El-Cihad ve Rumuzul Kur`an gibi, Risale-i Nur`u esas alan eserlerden bahsetmiş ve `Bu eserleri bilhassa Risale-i Nur mensupları okumalıdır` tavsiyesinde bulunmuştuk. Kardeşlerimizin bu satırları okuyup okumadıklarını merak ediyorum. Bi kere ortada Müslümanken Hıristiyan olanlar var. Bir kişi bile olsa, bu çok mühim. Çünkü, sonu ebedi cehennem azabı. Esas, bu mesele karşısında harekete geçmek lazım değil midir?.. Bir Müslüman, din kardeşinin İslamı bırakıp Hıristiyan olmasına üzülmüyor da, daha basit noktalara takılıp tenkide yöneliyorsa, -kusura bakılmasın- benim bunu aklım almıyor. Değerli okuyucular, Kur`an gibi, Allah`ın gönderdiği İncil de aslında tek çeşittir. Buna rağmen Diyalogcular ne yapıyorlar?

a) Bozulduğu için birbirine uymayan 4 ayrı İncil`i de Kur`an`ın seviyesine getiriyor ve İncillerle Kur`an`ın kaynağının aynı olduğunu söylüyorlar.

b) Üç Allah inancına sahip olan Hıristiyanların, -haşa- Hz. İbrahim`in dinine mensup olduğunu söylüyorlar. (Tabii ki Yahudileri de aynı kategoride görüyorlar.) c) Peygamberimiz`e iftira atmaktan çekinmiyor. `Bir kimse bana da inanmasa cennete gider` dediğini yazabiliyorlar.

d) Bir yaratıcının varlığını kabul eden Zerdüşti ve Budistlerin bile cennete gireceğini söylüyorlar. Değerli okuyucular, bizim bir-iki kelimemize alınganlık gösterip de, İslam inancına taban tabana zıt bu sözlere sessiz kalan bazı kardeşlerimize ne demeli? Tabii ki sessiz kalanlar için söylüyorum. Okuyan, gören, dinleyen bir kimse olarak söylüyorum. Diyalog, ne karşılıklı konuşmak, ne de İslamı anlatmaktır. İslam`dan taviz üstüne taviz vermektir. Aksini iddia eden varsa buyursun. Bu toplantılarda neler olduğunu bilmeyenler de bize lütfen bilmeden itiraz etmesinler. Gidip görsünler de, ölçüleri Ehl-i Sünnetse, gözleri faltaşı gibi açılsın.

                                                                      Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

 

Cuma, 10 Ekim 2008 13:36 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

Rahibenin dedesi ! İbretlik Yazı

bat.jpgBu rahibenin dedesini tanıdınız mı?

     Bir müddet önce bu köşede, “Bu adamı ve dedesini tanıdınız mı?” başlıklı bir yazı kaleme almıştık. Şimdi sıra geldi, “Bu kızı ve dedesini tanıdınız mı?” sorusuna cevap aramaya. Hem de bugünlerde isminden sıkça söz edilen bir profil üzerinden.

     Gelenekleri olan köklü bir toplumda, bir milletin tarihi açısından oldukça kısa sayılabilecek bir sürede kuşaklar arasında yaşanan inanılmaz uçurumun bir başka çarpıcı hikâyesine yer vereceğiz bugün.

     Yıllardan 1862, aylardan ekimdi. Kim bilebilirdi o gün dünyaya gelen minicik kız çocuğunun gün gelip ilk kadın Türk romancısı olacağını. Aslında onun kaderi ebesinin göbek bağını keserken ettiği duasından belliydi. “Aklı güzel olsun” deyivermişti ebe kadın, “Sesi de, talihi de güzel olsun” diyeceğine. Öyle de olmuştu.

     Öğrenmeye, okumaya ve Fransızcaya ilgisi vardı. Fransızcayı evde kendi kendine kitaplardan öğrenmişti. Annesi Adviye Hanım ise, “Dilini değiştiren dinini de değiştirir” diye söyleniyordu bazen.

     Arapça ve Fransızca derslerinden sonra matematik, hukuk, Arap tarihi ve felsefesi okudu. 17 yaşına geldiğinde babasının isteği üzerine Abdülhamit’in Kolağası Faik Bey ile evlendi. Azimliydi. 1892 yılında ilk romanı olan “Muhadarat”ı yazdı.

     George Ohnet’nin “Volonte”sini çevirip yayımladı. Çevirisine imzasını “Bir kadın” diye atmıştı. Bir erkek ismi de kullanabilirdi ama o “Bir kadın” yazmayı tercih etmişti.

     1914 yılında yazdığı “Ahmet Cevdet Paşa ve Zamanı”, Meşrutiyet sonrası zamanı anlatıyordu.

     Kolağası Faik Bey ile evliliğinden Ayşe, Hatice, İsmet ve Nimet adlı 4 kızı dünyaya geldi.

     Yazının buraya kadar ki kısmında sanırım kimden bahsettiğimi anladınız…

     1 Ocak’tan itibaren tedavüle girecek olan Türk lirasında resmine yer verilecek olan Fatma Aliye Hanım’dan söz ediyorum.

     Ama buraya kadar yazdıklarımız konunun sadece bir yönü.

     1926 yılına gelindiğinde Fatma Aliye Hanım’ı şok eden bir olay yaşandı.

     Dame De Sion’da okuyan kızının, yani İsmet’in ortadan kaybolmasıyla hayatı değişti. Çünkü İsmet’in kaybolmasının nedeni bir gençlik hevesi değil, Katolik bir rahibe olmayı tercih etmesiydi. İsmet, annesine uzaklardan mektuplar yazdı ama hayatının sonuna kadar onun karşısına çıkmayı reddetti.

     Fatma Aliye Hanım babasından kalan tüm bütün servetini kızını bulma uğruna harcadı. Birçok ülke gezdi, dedektifler tuttu ve kalan ömrünü kızı İsmet’i bulmaya adadı. Ancak Hıristiyan olan kızı İsmet’e kavuşamadan 13 Temmuz 1936 da hayata gözlerini yumdu.

     İşte size, 1 Ocak’ta tedavüle girecek olan lirada resmine yer verilen Fatma Aliye Hanım’ın acıklı hikâyesi.

     Bitti mi? Bitmedi?

     Kızı rahibe olan Fatma Aliye Hanım’ın babası kimdi dersiniz?

     Abdülhamit döneminin devlet büyüklerinden ünlü tarihçi ve hukukçu Ahmed Cevdet Paşa…

     Yani, İslam Hukuku konusunda önemli çalışmalara imza atan Ahmet Cevdet Paşa’nın torunu İsmet, bir rahibe oldu.

     Tıpkı, dönemin ünlü Osmanlı bakanlarından gazeteci Ali Kemal’in, geçtiğimiz mayıs ayında Londra'ya belediye başkanı seçilen torunu Boris Johnson’un İslam karşıtı bir Hıristiyan olması gibi.

     Boris Johnson’un büyük dedesi Hacı Ahmet Efendi’de, İstanbul’un büyük camilerinin aydınlatma mumlarını bedava verecek kadar dinine ve devletine hürmetkâr bir Osmanlı idi.

     Pekâlâ, bu nasıl oldu?

     Fatma Aliye Hanım’ın 1880’li yıllarda doğan kızları Hatice ve Ayşe evde eğitim gördü. 1900 doğumlu Nimet ile 1901 doğumlu İsmet ise Dame De Sion’a gitti.

     Ailenin üçüncü kızı Nimet, “saçlarımdan tutarak beni Hıristiyanlığın sembolü olan ikonları öpmeye zorluyorlar” diyerek Dame De Sion’a bir daha gitmeyeceğini söyledi. Nitekim bu okuldan alınarak Robert Kolej’e kaydettirildi. Ama İsmet o kadar şanslı değildi. Kendisiyle özel ilgilenildi, peşine kendisiyle özel ilgilenmesi için misyoner kızlar takıldı ve din değiştirmesi sağlandı.

     Neticede Ahmet Cevdet Paşa’nın torunu İsmet Katolik rahibe oldu. Tevfik Fikret’in oğlu Haluk, Protestan papaz… Haluk bir Protestan kilisesinin papazı olarak 1965 yılında öldü. Namık Kemal’in torunu ise kimliğini bir ateist olarak oluşturdu.

     Bu nasıl bir kaderdir Ya Rabbi…

     Aranızda bu konuda açıklaması olan, ya da kendi akıbetini garanti gören var mı?

PROF. DR. OSMAN ÖZSOY - HABER 7
Çarşamba, 08 Ekim 2008 13:07 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

İBRAHİM A.S. HANGİ DİNDEN ?

yol_gkk.jpgİBRAHİM A.S.'I KUR'AN NASIL TANITIYOR ?

 

İbrahim aleyhisselamın, güya üç dinle alakası olduğu iddiasını ortaya atanlar, İbrahimi dinler demekle İslamı, hıristiyanlığI ve yahudiliği birbiriyle irtibatlı ve perygamberlerin babası sayılan İbrahim aleyhisselam tarafından makbul olduğunu iddia etmekle, şu yüce peygambere ve onun izinden gelen Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ve Kur’ana, farkında olarak veya olmayarak büyük bir iftira atmış olmaktadırlar.

Biz ehli sünnet mensubları, bu hususta bilgimiz ve imkanlarımızı kullanarak sizleri meselenin aslından makbul tefsirlerden alıntı yaparak haberdar etmeyi üzerimize bir dini vecibe addetmekteyiz. İnşaallah nasibi olan istifade eder, diğerleri de meydanı boş bulmasınlar, hakkı ve hakikatı bilenler ve savunanlar ölmedi, Allahın izniyle cihad kıyamete kadar bakidir, akıbet takva ehlinindir.

 

Pazartesi, 29 Eylül 2008 13:44 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

İbrahim Aleyhisselamın Dini !

kopru.jpgİbrahim aleyhisselamın, sadece hanif (tek olan Allaha inanmış tevhid ehli) olduğunu, bütün batıllardan beri (uzak) olduğunu beyan eden ayetlerden biri de Mümtehine suresinin 4. ayetidir. Bu hususta makbul tefsirlerimizden Tefsiri kebir ve Kurtubi’nin açıklamalarını aktarıyoruz, gerçek ehli sünnet itikadında olan kardeşlerimizin meseleyi iyice öğrenmeleri ve İbrahim aleyhisselamın üç dinle alakası varmış gibi yaygara koparanları tanımalarını, buna karşı sessiz durmamalarını umuyoruz.
 
Tefsiri Kebir’den, Mümtehine suresi ayet: 4
 

İbrahim (a.s.) ve Beraberindekilerde Örnek

 
"ibrahim'de ve onun maiyyetindekilerde, sizin için, hakikaten güzel bir örnek vardı. Hani onlar, kavimlerine, "Biz, sizden ve Allah'ı bırakıp da tapmakta olduğunuz nesnelerden kesin olarak uzağız. Sizi reddettik. Siz, Allaha, bir olarak iman edinceye kadar bizimle aranızda ebedî düşmanlık ve buğz belirmiştir" demişlerdi. Yalnız, ibrahim'in, babasına, ''Muhakkak ki, senin bağışlanmanı isteyeceğim. Fakat, senin için Allah'dan gelecek herhangi bir şeyi def etmeye gücüm yetmez" demesi müstesna. Siz şöyle deyin: "Ey Rabbimiz, ancak Sana güvenip dayandık ve yalnız Sana yöneldik. Son dönüş de ancak Sana'dır"  (Mümtehine, 4).
Pazar, 05 Ekim 2008 07:58 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

Diyalogçuların Hatası !

diyalogcu.jpg“Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez.'  (Mümtehine, 60/8)

Diyalog sevdalıları bu ve benzeri ayeti kerimeler ve hadisi şerifleri delil getirerek, ehli kitabla diyalog hususunda hataya düşmüşlerdir, zira onların ifadesiyle ehli kitabla dostluk iki kısımdır, kabul edilmeyen dostluk ve makbul olan dostluk.

1-kabul edilmeyen dostluk: Ehli kitabla içli dışlı sıkı fıkı dost olup sırları paylaşmak ve onlarla samimi dostluk yapıp yağcılık derecesine ulaşması şeklinde bir dostluk.

2-Kabul edilen dostluk: Onlarla içli dışlı olmayıp tebliğ gayesi ile dyalog kurarak islamı anlatmak için yapılan dostluk. Bu ikinci kısım için delil olarak zikrettiğimiz mümtehine ayeti ve benzerlerini ve ayrıca Efendimiz s.a.v. ve ashabının yakınlarında bulunan ehli kitab mensublarına karşı müsamahakar davranışlarını delil getirmektedirler.

Önce şunu anlamak lazım; islamın hükmüne razı olup içimizde yaşayan bir ehli kitab (gayrı müslim- zimmi) kişi, zimmet aktine yani verdiği söze sadık kaldıkça bizim vatandaşımız hükmünde olup pek çok konuda bizim haklarımız gibisine sahiptir, ona taarruz edilmez malı ve canı islamın garantisi altındadır, ama ahdine vefa ettiği müddetçe; eğer ahdi bozarsa, veya izinsiz küfür memleketine giderse kaçarsa, veya dinimizin temellerinden bir konuyu açıkça tenkit ederek red ve alay ederse o zaman ölümü hak eder, nalaşması biter. Bu hükümler fıkıh kitablarımızda teferruatıyla zikredilir. Bu durum taa İsa aleyhisselam gelene kadar onlara verilen bir fırsattır yani içimizde veya bizim idaremiz altında vergi -cizye- vererek yaşasınlar bizim güzel ahlakımızı medeniyyetimizi görüp belki islam olurlar diyerek onlara bir fırsat daha verilir. Ama isa laeyhisselasm gelince haçı kıracak, hınzırları öldürecek ve cizyeyi kadıracak yani ya islam veya ölüm ikisinden birini tercih edecekler, artık vergi verip kafir olarak yaşamalarına izin verilmeyecek.

İslamın ehli kitaba tanıdığı insdanlık haklarını, onlara verilen bir üstünlük ve şeref zannetmeyelim, sadece islama girmeleri için bir imkandır ve ahırette bilmedik haberimiz yoktu gibi bahaneleri kalmaması içindir. 

Zira asrı saadetten beri bu zamana ladar devam eden cihadın ekserisi hıristiyanlarla olmuş ve olmaktadır, zira -cihad kıyamete kadar devam edecektir- hadisi şerifi bunu bildirmektedir. Siz cihadı yok ederseniz, hangi islamı hakim edeceksiniz? 

Diyalogçuların öne sürdüğü kabul edilen dostluk kısmının en az zararını İmamı Rabbani k.s. Hazretleri açıklamaktadır  ki, -Ehli küfürlwe dostluğun en az zararı, islamin hükümlerini yaşamakta gevşeklik ve haya meydana gelmesidir, bu zarar da az değildir- Yani kişi kafirlerle ilişkileri çoğaltırsa mecburen islam ve müslümanlarla ilişkilerini azaltacak ve hatta dini hükümlerini yaşayamaz hale gelecektir. Nitekim bazı müesseselerde bulunanlara namazı göz ucuyla kıl veya evde hapsini kılarsın demek, orucun bu gün tutmazsın demek gibi.  İşte büyüu imamın ifadesi nekadarda isabetl; zaten İmamı Rabbani k.s. 2. bin yılın müceddidi olan büyük bir müçtehittir. Yani kıyamete kadar gelecek olan dönemde islamın ihyası feyiz ve marifetler onun vasıtasıyla ümmete akıtılır demektir. Yoksa sahte mücedditler ve üstadların lafına sözlerine asla bakılmaz, itibar edilmez, zaten bu zamandakilerin sözlerinin ekserisi de o mübarek zatın sözlerinden ve kitablarından çalma çırpmadır.

Netice olarak Mahmud Efendi Hazretlerinin k.s. buyurduğu gibi -üzerinizde kafirlere zerre kadar benzeyen bir şey bulunmasın- ikazını dikkate alarak asla hiç bir kafirin kıyafetine hal ve hareketlerine söz ve kelimelerine benzememeye dikkat etmeli, mümkün oldukça onlarla birarada olmamaya özen göstermeliyiz, zira onlar duaya başlayınca batıl ilahlarına yönelirler ki o anda üzerinize lanet iner. Zaten fatihayı okuyan ve ona inana bir müslüman asla ehli kitaba meyletmez ve onlardan uzak olmak için son derece gayret eder. -Kendilerine in'am ettiğin -ihsan ettiğin- kimselerin yoluna -bizi ulaştır- gazab ettiklerinini -yahudilerin- ve sapıtmışların -hıristiyanların- yoluna değil.  

Bu mubarek sureyi günde en az kırk defa okuyan bir müslüman, sürekli olarak bütün kafirlerden uzak kalmayı isterken, nasıl olur da onlarla diyalog etmek için dostluk kurar beraber olmaya çalışır veya onların arasında ülkelerinde yaşar? Bu iş tercih meselesidir, iman meselesidir, kalb meselesidir. Kalb eşine meyleder, sevdiğine yakın olur. İslam aleminde bu kadar alim ve siyaset ehli olduğu halde onlarla diyalog yapılmayıp islama saldrımayı sinsi şekilde planlı olarak yürüten bir çete -papazlar- mensunblarıyla dostluk kurulur? Akıl almıyor. Fetih suresinin son ayetinde -Muhammed ile berabere olanlar, kafirlere karşı sıon derece şiddetli, mü'minlere karşı sonderece merhametlidirler- buyruluyor. Allahu teala bu ahlakı nasib etsin. 

Birde şunu hatırlatalım, tevil ehli ayeti kerimeleri ve hadisi şerifleri kendi indi mülahaxalarına göre yorumladığı için sen ne dersen de, onlar illa kendilerine göre bir yol çizerler, işte mutezile işte şia işte kaderiyye ve hariciler, hepsinin elinde ayet ve hadislerden deliller var, delille kaymışlar. Ama söz dinleyen ehli sünnettir, onlar Efndimiz s.a.v. ve ashabının anladığı ve yaptığı gibi yapan seçilmiş kimselerdir. Öyleki Efendimiz s.a. kendi huzuruna gelip soru soran ehli kitabı müsamaha ile dinledi ve cevaplarını verdiği halde asla kabul etmediler, sonunda onları mubahaleye -lanetleşmeye- davet etti. Gelmediler. Bir rtahmet peygamberihiç lanet etmezken sonunda lanetleşmeye davet ediyor niçin? Zira ehli kitab haddi aştı, mucize ve delilleri gördüğü halde inkarda devam ettiler ve mücadeleye kalkıştılar, o zaman mücadeleye gerek yok, gelin kim haklı ise karşılıklı üzerimize kanet okuyalım, haksız olan kahrolsun. Hiçbiri gelmedi, şayet gelseydiler bir tane hıristiyan kalmayacaktı. O yüzden mühürlenmiş adamlarla uğraşmaktansa gafil müslümanları uyandırıp ilim amel ihlas kazandırmaya bakalım, boş işleri bırakalım. İstanbul tekbirlerle fethedildiği zaman hangi tarafta olacağız onu düşünelim, işgale yardımcı olmayalım, fethe hazırlanalım.

Sitemizde bulunan sayfalarda bu zaman ve eski hıristiyanların yaptığı zulümleri yeri gelmişken yayınlıyoruz, ibretle bakarsak bunların ekserisinin -çok azı müstesna- islama düşman olduğunu anlarız. en son yayınladığımız müslüman cesedinden kilise resimleri onların zulmünün belgesidir, laflarına bakılmaz. O cesetleri sahiplerine iade edip özür dilemedikçe asla hiç bir hıristiyanla görüşecek bir şeyimiz yoktur.  Ermenilerin 15 bin askerimizin gözünü kör etmesi vesikası da yayınlandı. ABD de bir kadın öğretmenin tahtaya islamın teröre eşit olduğunu yazdığı fotoğraf galerimizdevar. Başkabir öğretmenleri terröden korunmayı anlatırken tatbik edeceği hususu müslüman öğrenci üzerinde göstererek çocuğu terörist göstermiş. Bilgisayar oyunu olarak yaptıkları müslüman öldür puan kazan, sonunda peygamberimizi ve Allahu tealayı öldirmeyi hedefleyen bu zihniyetin en aşağısı da en yukarısı da asla dost edilemeyecek dercede bize düşmandır, aldanmayın hepsi bir millettir. Zaten Efendimiz s.a.v - ehli kitaba tabi olmayın-buyurmakla hepsini aynı kefeye koymuştur, diyalogçuların iki kısma ayırmasının bir manası yoktur.  Eğer onlarda bir hayır olsa bunu bize beyan ederlerdi. Onlara iyilik yapmak, onların islama kazanılması umulduğu yerdedir, yoksa senini din kardeşinin ihtiyacı varken kalkıp gavura destek olmak islamı yıkmak demektir.

İlk zikrettiğimiz mümtehine ayetinin -onlara iyilik yapmaktan men edilmememiz- şeklindeki ifadesi, onlardan yakın akrabanız veya elinizin altında olanlar sizin hükmünüzde olanlar veya islama ısınması beklenenler şeklinde manalandırılmıştır. Bu gibi iyilikler men edilmemişse de, emredilmiş te değildir. 

 

 

Perşembe, 25 Eylül 2008 06:46 tarihinde güncellendi

Sayfa 17 - 20

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.